Deprem bölgesine bir an önce varma taleplerimizin karşılanamaması organizasyon eksikliğinden miydi, neydi öğrenemeden geç de olsa yola çıktık. Aracımızla seyir halindeyken sosyal medya ve haberleri izleyerek durumun vahametini öğrenme fırsatı bulduk. İskenderun üzerinden karayolu ile geçerken, yıkılmış şehirden öbek öbek beyaz dumanlar yükseldiğini gördük.

6 Şubat 2023 sabahı saat 05:00’de uykudayken telefonumun çalmasıyla uyandım. Arama Kurtarma Ekip Lideri Yardımcım tarafından kırmızı kod uyarısıyla, Maraş’ta çok büyük bir depremin olduğu ve yarım saat içerisinde yerleşkemizde olmam gerektiği tebliğ edildi. Daha önce de deprem bölgelerine kurtarma amaçlı gitmeme rağmen, uyku sersemliğiyle önce ne yapacağıma karar veremedim. Televizyonu açıp haber almaya çalıştım ancak depremin büyüklüğü ve etkileri hakkında sağlıklı bilgiler verilemiyordu. Eşimi uyandırdım, durumu açıkladım. Kendisinin de yardımıyla almam gereken kışlık kıyafetlerimi gözden geçirip giyinerek yarım saat içinde Ataşehir’de bulunan Kadıköy Belediyesi Kentsel Arama Kurtarma Ekibi yerleşkesine aracımla varıp aracımı kaç gün sonra alacağımı bilmeden park ettim. Birçok ekip üyesi arkadaşım varmış ve hepsi de ekipmanları araçlara yükleme işlerine başlamıştı. Ben de kurtarma kıyafetlerimi giyerek çantamı hazırladım ve arkadaşlarıma yardım etmeye başladım. Bir yandan da yönetici arkadaşlar ulaşımla ilgili olarak AFAD’la görüşmeler yapıyor, bizleri de bilgilendiriyorlardı. Sabiha Gökçen Havaalanı'ndan deprem bölgesine ilk gidecek olanlar arasına kabul edildik. Kurumsal olarak AFAD'dan akredite almış, ülkenin ilk orta seviye arama kurtarma takımıydık.
Şehrin üzerinde beyaz dumanlar
Saat 09:15 de uçağa bindik. Uçağa ancak, hazırladığımız boxlardaki el aletlerini alabildik. Araçlarımız ve asıl kurtarma alet ve ekipmanları ile arama kurtarma köpekleri daha sonra bizlere katılacaklardı. Saat 11:00 gibi Adana Havaalanı'na vardık. Depremin büyüklüğünden halâ habersiz sayılırdık. Depremin büyüklüğünü AFAD yetkilisince Hatay’a gönderileceğimiz söylendiğinde öğrenmiş olduk. Adana’dan Hatay’a Adana Belediyesi'nin ayarladığı otobüslerle gidecektik. 30 arkadaş, malzeme ve ekipmanlarımızla yaklaşık bir saat bekletildik. Deprem bölgesine bir an önce varma taleplerimizin karşılanamaması organizasyon eksikliğinden miydi, neydi öğrenemeden geç de olsa yola çıktık. Aracımızla seyir halindeyken sosyal medya ve haberleri izleyerek durumun vahametini öğrenme fırsatı bulduk. İskenderun üzerinden karayolu ile geçerken, yıkılmış şehirden öbek öbek beyaz dumanlar yükseldiğini gördük. Saat 13:24’te ikinci büyük depremi araçta seyir halindeyken fark edemedik, sosyal medyadaki canlı görüntülerden anlayabildik.
İçecek suyumuz yoktu, yemeği zaten düşünmüyorduk. Yardım bekleyen, yakınının kurtarılması için yalvaran insanları gördükçe, bireysel hiçbir ihtiyacını düşünemiyor insan. Aklına bile gelmiyor. Kurtardığımız yaralıları hastaneye götürecek araç bulmakta sıkıntı yaşıyorduk.

Yıkılmış binalar arasında…
Saat 14:00 sularında şehrin girişine vardığımızda durumun vahametini daha iyi anlamaya başladık. Daha önce gittiğim depremler bölgeleri, o an gördüklerim karşısında hiçbir şeymiş. Resmen cehennemdeydik. Hatay’daki AFAD binasına geldik. 3-4 görevliden başka hiç kimse yok. Deprem, Hatay kurtarma personelini de uykuda yakalamıştı. Binası kısmen yıkılmış; elektrik, su, telekomünikasyon yok. Telsiz sistemi çökmüş vaziyette. Bir arkadaşımızı iletişim için bıraktık ve AFAD yetkilisi tarafından en çok enkazın olduğu düşünülen bölgeye aynı araçla bırakıldık. Hatay Merkez Odabaşı Mahallesi'ne girdik. Araç yetkilisi, verilen adresin burası olduğunu belirterek bizi bırakıp geri döndü. Yıkılmış binaların arasından kendimize bir sığınak aradık. Yağmur olanca şiddetiyle yağıyordu. Etrafımızdaki tüm binalar riskliydi, olası artçılarda malzemelerimizin göçük altında kalmaması için tüm eşya ve ekipmanlarımızı boş bir alana bırakmak zorunda kaldık. İki arkadaşımızı nöbetçi bırakıp, mevcut ekipmanlarımızla birlikte ilk enkaza vardık.
2’ye 3’e bölündük. Artık kendi güvenliğimizi düşünemez olduk. İlk enkazdan bir kız çocuğunu çıkardık. Aileleri başımızdan ayrılmıyor, birçok aile de sıranın kendi enkazları olması için yalvarıyordu. Yandaki enkazdan yine bir genç kız, ardından ilk kızın ailesi derken yağmurun ve soğuğun varlığını yorgunlukla birlikte fark etmeye başladık. İçecek suyumuz yoktu, yemeği zaten düşünmüyorduk. Yardım bekleyen, yakınının kurtarılması için yalvaran insanları gördükçe, bireysel hiçbir ihtiyacını düşünemiyor insan. Aklına bile gelmiyor. Kurtardığımız yaralıları hastaneye götürecek araç bulmakta sıkıntı yaşıyorduk. Bizden bir sağlıkçı arkadaşımız ve aileden biriyle birlikte, komşularının araçlarıyla insanları hastaneye gönderiyorduk. Arkadaşımız hasta teslim prosedürlerini işletip, aynı araçla geri dönüyordu. 500 metre ilerimizde, üzerinde ‘Hastane’ yazan bina 40 derece eğimle bizlere bakıyordu.
“Evladımın sesini duyuyorum, ne olur yardım edin” diyen anne ve babaları kırmıyor, sismik ve kulak dinlemesi yapıyor, ancak çoğu zaman bir ses alamıyorduk. İnsanların psikolojisi bozulmuştu. 8-10 saat önce duydukları sesin, halâ geldiğini sanıyorlardı. Çıkardığımız eksleri ailelerine teslim tutanağı ile veriyor, karşımızda hiçbir devlet görevlisi bulamıyorduk. 48 saat bu böyle sürdü.

“Evladımın sesini duyuyorum…”
Bulunduğumuz bölge Amik havzasıydı. Hâlâ ekilip biçilen birçok bostan vardı burada. Buraya yeni yeni 10-15 katlı binalar yapılmaya başlanmış. Bu yeni binalar ayaktaydı ancak ya eğik vaziyette duruyor ya da zemin katlardan patlayarak üzerine oturmuş, cam çerçeve patlamış durumdaydı. Bu binalara girilmesi imkânsızdı. Binaların betonu ve statiği ne kadar iyi olursa olsun, alüvyon zemine zemin etütleri olmaksızın inşa edilmesinin sonuçlarıydı bunlar. Sorun deprem değil, bu alanın imara açılmasıydı.
Bölgeyi tanımadığımız için, bölge insanının bilgilendirmeleriyle önümüzü görmeye çalışıyorduk. Enkazda ulaştığımız eksleri, çıkarması zaman alacaksa bırakıp canlılara yöneliyorduk. Bir grup arkadaşımız ise arama faaliyetleri için başka binalarda çalışıyordu. “Evladımın sesini duyuyorum, ne olur yardım edin” diyen anne ve babaları kırmıyor, sismik ve kulak dinlemesi yapıyor, ancak çoğu zaman bir ses alamıyorduk. İnsanların psikolojisi bozulmuştu. 8-10 saat önce duydukları sesin, halâ geldiğini sanıyorlardı. Çıkardığımız eksleri ailelerine teslim tutanağı ile veriyor, karşımızda hiçbir devlet görevlisi bulamıyorduk. 48 saat bu böyle sürdü.
Bir ara ekip lideri arkadaşımla birlikte malzemelerimizin olduğu yere gitmeye ve nöbetçi arkadaşlarla görüşmeye gittik. Telefonlar çekmiyor, iletişim sıkıntısı yaşıyoruz. Vardığımızda tüm kişisel malzemelerimizin ıslandığını gördük. Arkadaşlar çözüm bulamamışlardı. Diğer arkadaşlarımız kurtarma faaliyetlerine devam ederken, bir yere sığınıp dinlenebileceğimiz ve hatta geceyi geçirebileceğimiz bir yer bulmaya çalıştık. Çevrili bir arazinin devlet kurumu olabileceğine kanaat getirip, etrafını dolaşarak kapısını bulmaya çalıştık. Nihayet arka tarafındaki kapısından girdik ve nöbetçisiyle görüştük. Hatay Açık Ceza İnfaz Kurumu'ydu burası. Depremden etkilenen bölgenin tüm adli personeli ve savcılar araçları ve aileleriyle gelip buraya sığınmışlardı. Kurumun Başsavcısı ile görüşüp, durumu anlattık. Bizleri severek kabul edeceklerini belirttiler. Bizlere eşyalarımızı getirebilmemiz için araç da tahsis ettiler. Hava kararmıştı artık. Arkadaşlarımızı getirip dinlendirmeli, gerekirse vardiya usulü çalışmalıydık.
Cezaevine taşındık. Tek katlı bina olmasına rağmen koğuşlardaki tüm dolaplar devrilmiş, asma tavanlar çökmüştü. Ranzalar sağlamdı. İyi ve sıkı bir çalışmayla kendimizi ranzaların üzerine atarak ıslak ıslak dinlenmeye çalıştık. Uyku hak getire, sabaha kadar 4-6 büyüklüğünde en az 6 deprem oldu. Hatay beşik gibi sallanıyordu. Nöbetleşe arama ve kurtarma faaliyetlerimiz devam ederken bir grup arkadaşımız da bulunduğumuz yeri yaşanılır bir hale getirmeye çalışıyordu. En büyük şansımız bu cezaevinde yaylı yatak imalatı yapılıyor olmasıydı. Depolar tıka basa yatak doluydu, kupkuruydu hem de.

Bir çocuk, bir anne, bir baba
İki gün ne su ne yemek yiyebildik, istesek bile yoktu. İkinci gün uzun süren bir çalışmadan sonra babasının kucağındaki güzel gözlü, 3 yaşında kızımızı kurtardık. Babanın kurtarılması zaman alacaktı, zor bela yakaladığımız bir ambulansa teslim ettik kızımızı. Beklemesi gerektiğini ve ona babasını getireceğimizi söyledik. Kurtarma esnasında konuşa konuşa zedelemeden çıkardığımız babayı ambulansa teslim ettik. Babanın ardından anneye de ulaştık, sağdı. Uzun bir uğraştan sonra anneyi de ambulansa getirdiğimizde, ambulans sağlık personelinden babayı kaybettiklerini, dolayısıyla hastaneye götüremeyeceklerini, anne görmeden babayı aşağıya indirip, anne ve kızını hastaneye götüreceklerini öğrendik. Hepimiz şok olmuştuk. Sevincimiz bir anda hüzne dönüştü. Bizlerle konuşa konuşa çıkan baba şimdi ölüydü. Kızından ve eşinden ayrı, ceset torbasına yerleştirilmiş vaziyette toprağın üzerindeydi. Ezilme Sendromu dedikleri bu olsa gerek.
3. gün gelen kurtarma ekipmanı
Ancak üçüncü gün polis ve asker, büyükşehirlerden belediye araçları, cenaze araçları, ambulanslar görülmeye başladı. Arama kurtarma takımları çoğalmaya başladı. Belediyeler aşevi kurmaya başlayınca yemek sorunumuz kalmadı. 30 yıl çalışıp 2015 yılında emekli olduğum Kadıköy Belediyesi’nin gönderdiği yardımlarla iki ilçeye aşevi kuruldu. Kurtarma araçlarımız ve arama kurtarma köpeklerimiz 3. günün sabahı bizlerleydi. İlk gün gelemeyen arkadaşlarımızla gönüllü arama kurtarmacılarımız ve destek grubu arkadaşlarımızla sayımız 100 kişiye ulaştı. Şimdi daha da güçlüydük. Arama kurtarma faaliyetlerimiz dinlendirilerek 2-3 bazen 4 ekiple devam etti. Şehirde kurtarma faaliyeti gösteren takımların isteği üzerine, sismik ve köpekli arama faaliyetlerimiz hiç bitmedi. Dördüncü günün sonunda AFAD, artık canlı kurtarma şansımızın kalmadığını, bu nedenle gitme isteğimiz olursa gidebileceğimizi ancak şehirde makinalı enkaz kaldırma işine başlanacağını, ekslerin çıkarılmasına yardımcı olursak sevineceklerini söyledi. Bunun üzerine çalışmalarımıza 12 gün boyunca devam ettik.
Devletin sınıfta kaldığı bu afet sonrasında, insanların dayanışarak birçok şeyi aştığına şahit olduk. Gönüllüler, STK’ler ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalıştılar fakat çoğu yerde tek engel yine devlet oldu. Dayanışmadan korkan, insanların birbiri ile temas edip yaralarını sarmasından korkan bir iktidar var. Neden?
Dayanışmadan korkan bir iktidar
Tabii benim arama kurtarmacı kimliğimin yanında KAYY-DER Kültür Derneği eşbaşkanıyım aynı zamanda. O sabah eşbaşkanıma ve yönetici arkadaşlarıma ulaşarak, deprem bölgesine gitmek zorunda olduğumu, KAYY-DER üyeleriyle iletişime geçerek KAYY-DER Afetzedelere Dayanışma Komisyonu kurup derhal çalışmalara başlamalarını rica ettim. Deprem bölgesinde kendileriyle şartları zorlayarak görüşmeler yaptım. Komisyon ben aralarına katılmadan birçok işi başardı. Adıyaman bölgesine ağırlık vererek bölgedeki Koordinasyonla birçok çalışmaya birlikte imza attık. Gerçek ihtiyaç sahipleri tespit edilerek nakdi yardım yapıldı. Gıda, giyim, ısınma ve temizlik malzemesi sevkiyatlarını gerçekleştirdik. Yönetici arkadaşlarım birebir katılım sağladı. 15. gün bu çalışmalara ben de katıldım. Özel olarak yaptırdığımız, içerisinde dört kişilik ailenin çok rahat yaşam süreceği; yataklarından, çarşafından, battaniye ve yastığından tutun, sobası, 1 haftalık yiyeceği, masası sandalyesi, tüpü, ocağı, tenceresi, tabağı, çatal bıçağı olmak üzere birçok gereksinim set halinde götürülüp ihtiyaç sahiplerine teslim edildi.
Devletin sınıfta kaldığı bu afet sonrasında, insanların dayanışarak birçok şeyi aştığına şahit olduk. Gönüllüler, STK’ler ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalıştılar fakat çoğu yerde tek engel yine devlet oldu. Dayanışmadan korkan, insanların birbiri ile temas edip yaralarını sarmasından korkan bir iktidar var. Neden? Çünkü tüm sermayesi, halkların, sınıfların, farklı kesimlerin kutuplaşması üzerine. Bütün yaşadıklarım ve tanık olduklarımdan bir kez daha gördüğüm şu oldu: Dayanışma yaşatır.
Yayın Tarihi: 17/02/2024