Bu seri fotoğraflar sadece bir cinayetin meydana gelişini değil, fotoğrafları çeken gazetecinin tanıklığının da kanıtları. Fotoğrafın icadı, şüpheye mahal vermeyen tanıklığından dolayı hem bir lütuf hem de bir lanettir. Fotoğrafın icadından sonra pek çok zulüm, fotoğraf görüntüsü olmadığı için şüpheyle ele alınmış, üzerine iddia damgası yapıştırılmıştır. Öte yandan, ayrıntılı ve kapsamlı görüntülerin varlığının yetmediği durumları da görüyoruz.
Gazetecinin işi, en temelde, olanı söylemektir. Olanı söylemek devrimci bir eylemdir. Aidiyeti, inancı, dünya görüşü, eğitimi, deneyimi ne olursa olsun, olanı anlatabilmek için ihtiyacı olan araçlara ve bakışa erişebilecek şekilde kendisini geliştirmiş bir gazeteci, hakikatten taraftır. Günümüzün yalan ve korkuyla yönetilen dünyasında hakikatten taraf olan, aynı zamanda yaşamdan taraftır. Bunun neden mecburen böyle olduğunu anlamanın en kestirme yollarından biri, günümüzün savaş ortamında olanı anlatma iddiasıyla üretilen haberlerdeki kaynaklara, haber diline, duygulara hitap etmek için kullanılan ayrıntılara bakıp incelemektir. Bu haberlerin büyük bir kısmı, savaşı, yıkımı ve talanı sürdürmek üzere, olanı eksik anlatarak ya da çarpıtarak egemenin propagandasına hizmet ediyor. Olanı olduğu gibi anlatmayanlara, muktedirin söylediklerini tekrarlamak, iktidarın borazanlığını yapmak ve bunu yaparak aldatmacaya aktif olarak katılmak düşüyor.
Bu açıdan baktığımızda gazetecilerin yaptıkları işleri değerlendirmenin en doğrudan yolu, olanı ne kadar gösterebildiklerine bakmaktır. Ama olanı tam olarak biz de bilmiyoruz; hiç birimizin olanı tanrı gözüyle görebilme gibi bir yeteneğimiz yok. Olayın içinde olduğumuzda bile tüm çeperlerini, öncesini ve sonrasını göremiyoruz, dolayısıyla olmakta olanın ya da olmuş olanın kapsamını ve etkisini algılayabilmemiz için elden toplanan birçok veriye ve zamana ihtiyaç duyuyoruz. O yüzden gerçekte olan ile okuduğumuz haberi karşılaştırabilmenin ilk aşamada elimizdeki tek yolu, habercinin kendini nerede konumlandırdığına bakmak: yaşamdan mı, yoksa yıkımdan yana mı?
Bunları diyerek bütün yükü ve sorumluluğu tekil gazetecinin omuzlarına yıkmışım gibi anlaşılmasın. Elbette haberi üreten de diğer bütün üretim alanları gibi bu üretimi tek başına yapmıyor. Halk için, halktan yana, yaşamdan taraf habercilik yapmasının önündeki engelleri aşabilmesi, habercilerin yarattığı kurumlara, ağlara ve elbette dayanışmaya ve en önemlisi de okurlara bağlı. Gazeteciler, yaptıkları haberlerle, çektikleri fotoğraflarla, ürettikleri ses ve videoyla, olana dair algımızı ve anlayışımızı şekillendiren en önemli kaynaklardan biri oldukları için, yaşamdan (hakikatten) yana mücadelenin aktörlerinin başında geliyorlar.
Haber fotoğraflarının, halkların (aşağıdan) tarihini yazmadaki imkanları üzerine odaklanan bu yazı dizisinde, her yazıda bir adet ya da bir dizi fotoğrafın ayrıntılı okumasını yapmayı deniyorum. Bu yazı, bir dizi fotoğrafı ele alıyor.
25 Ağustos 2017 tarihli 693 sayılı KHK ile kapatılmadan önce dihaber’e bağlı çalışan gazeteci Abdurrahman Gök, 21 Mart 2017 günü sabahın erken saatlerinde, Amed’de Evrim Alataş Caddesi üzerinde, Newroz kutlama alanının protokol girişi olan polis noktasında çektiği 28 kareden 8 karesini bağlı bulunduğu dihaber ajansında haber yaparak yayınladı. Bu sekiz kare ve içlerinde Kemal Kurkut’un polis kurşunuyla vurulduğu anı gösteren fotoğraf, başta Yeni Özgür Politika ve Evrensel olmak üzere, pek çok yerel ve yabancı basında yayınlandı.
Bu seri fotoğraflar sadece bir cinayetin meydana gelişini değil, fotoğrafları çeken gazetecinin tanıklığının da kanıtları. Fotoğrafın icadı, şüpheye mahal vermeyen tanıklığından dolayı hem bir lütuf hem de bir lanettir. Fotoğrafın icadından sonra pek çok zulüm, fotoğraf görüntüsü olmadığı için şüpheyle ele alınmış, üzerine iddia damgası yapıştırılmıştır.* Öte yandan, ayrıntılı ve kapsamlı görüntülerin varlığının yetmediği durumları da görüyoruz.
Abdurrahman Gök’ün çektiği fotoğraflarda, üstsüz genç bir erkeği önce polis bariyerlerinin berisinde, sonra bariyerler ve etrafındakilerden koparak kameraya doğru hareket ederken görüyoruz. Önce etrafında görünenler sonraki karelerde arkasında kalmış. Karelerde üstsüz gencin elinde ucu geriye bakan bıçak olduğunu, arkasındakilerden birinin havaya silahını doğrulttuğunu görebiliyoruz. Beşinci karede cepheden kameraya dönük olan gencin yüzündeki ifadeden tam o an vurulduğunu çıkarabiliyoruz, arkasında eğilerek nişan almış olan kişi de (sivil giyimli bir polis) kareye net bir şekilde girmiş. Son karelerde yan tarafında ve kolunda kan görünen üstsüz genç, bir tümsekte oturmuş, sonuncu karede ise, etrafı polislerle çevrili halde yerde yatar halde görünüyor.

Fotoğraflardaki üstsüz gencin, o gece Meletî’den Amed’e Newroz’a katılmak için gelmiş, İnönü Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik Bölümü öğrencisi 23 yaşındaki Kemal Kurkut olduğunu dihaber muhabirlerinden Nuri Akman’dan öğrendik. Aileyle iletişime geçen Gök, Alevi olan ailenin Meletî'de cenazelerinin yıkanmasını beklerken Battalgazi Belediyesi tarafından cenaze evinin suyunun kesildiğini, Alibaba Mezarlığı’nda önceki gece kazılan mezar yerine defin yapılmasına izin verilmediğini, ailenin cenazeyi kendi imkanlarıyla yıkamış olduğunu da haberleştirdi.
Kemal Kurkut’un vurularak öldürülmesi olayının kovuşturulmasında, adli açıdan fotoğrafların kanıt olarak sunulmasına gerek bile kalmayabilirdi; günümüzün adli tıp ve balistik incelemeleri, hangi yaranın öldürücü olduğunu, o yaraya neden olan kurşunun hangi silahtan atıldığını bulabilecek kadar gelişmiş halde. Öte yandan, kanıt denilen olgu, adli bir sürecin parçasıdır; fotoğraflar veya video görüntüleri, tıpkı sözlü tanıklıkta olduğu gibi, belli yasal dayanaklar ve adli süreç çerçevesi içerisinde kanıt haline gelirler.

Bu fotoğraflar ve görgü tanıklarının aktardıkları, mahkemede bir suçun gerçekleşmiş olduğunu kanıtlamaya yetmedi. Polis memurlarından şüpheli Yakup Şenocak hakkında “olası kastla öldürmekten” müebbet hapis istemiyle açılan davanın 17 Kasım 2020 tarihli karar duruşmasında mahkeme heyeti, yargılanan sanık hakkında “delil yetersizliği” gerekçesiyle beraat kararı verdi. İtiraz sonucu açılan temyiz davasında ise 17 Ocak 2023 günü sanık hakkında kanun hükmünü yerine getirdiği gerekçesiyle “ceza verilmesine yer olmadığı”na kararı verildi.**
Gök’ün çektiği fotoğraflar mahkeme salonunda, suç oluştuğuna dayanak sayılmadı. Ama mahkeme salonunun dışarısında, bu fotoğrafların yayınlanması, egemenin olayın oluşu ve anlamı üzerindeki tekelini kırdı.
Ailesi ve arkadaşlarına ve kamuoyuna, Kemal Kurkut’un bir intihar bombacısı olmadığını gösterdi. Kemal Kurkut’un vurulma anının fotoğrafları henüz yayınlanmadan önce, Newroz kutlamaları sürerken Diyarbakır Valiliği olaya dair yaptığı açıklamada sırt çantalı bir şahsın polis aramasına itiraz ettiğini, “çantamda bomba var hepinizi öldüreceğim” diyerek güvenlik güçlerine bıçakla saldırdığını belirtti: “Söz konusu şahsın canlı bomba olma ihtimali değerlendirildiğinden ve alanda bulunan katılımcıların can güvenliği göz önünde bulundurulduğundan dolayı, arama noktasında görevli güvenlik güçlerince müdahale edilmiştir,” dendi. Basın kuruluşları bu açıklamayı olduğu gibi yayınladılar ve bağımsız araştırma yapmadan haberleştirdiler.
Gök’ün çektiği fotoğraflar, Valiliğin açıklamasını boşa çıkarıyor. Mezopotamya Ajansı’nın ulaştığı ve dava dosyasına eklenen güvenlik kamerası görüntüleri de, Kemal Kurkut’un etrafındakilerle arasında mesafe olduğunu ve bıçağı kendisine doğru tuttuğunu gösteriyor ve dolayısıyla silahla müdahaleyi gerektirecek mutlak bir tehlike durumunun olmadığı, polisin çantada bomba olduğu şüphesiyle hareket etmediği izlenimini destekliyor.
Bu fotoğraflar yayınlanmayabilirdi, polis tarafından silinmiş olabilirdi. Abdurrahman Gök, o gün sabah fotoğrafları çekmesiyle akşam haber merkezine gidip fotoğrafları yayınlaması arasında geçen süreyi ayrıntılarıyla anlattı. Bu anlatıma göre fotoğrafların yayınlanmış olmasının nedeni, Gök’ün bu fotoğrafları çektiği kartı polis aramasından önce saklayabilmiş olması.
Daha sonrasında Gök, Kemal Kurkut’ün ölümüyle ilgili savcılığa bu fotoğrafları sunup ifadesini verdi. Olaydan bir ay sonra kendisi evde yokken evine polis baskını yapıldı, bazı eşyalarına el konuldu. Gök, 9 Ekim 2018’de, aralarında gazetecilerin ve siyasetçilerin de olduğu yüzden fazla kişiyle birlikte gözaltına alındı, 12 Ekim’de dört gazeteciyle birlikte serbest bırakıldı. Hakkında haber kaynaklarıyla yaptığı telefon görüşmeleri, sosyal medya paylaşımları ve yaptığı haberler gerekçe gösterilerek yürütülen soruşturma sonucunda “örgüt üyesi olmak” ve “örgüt propagandası yapmak” suçlamalarıyla açılan davanın ilk duruşması 23 Şubat 2021 günü görüldü. İddianamede, 2014 yılında yaptığı bir haber, anonim bir ihbar, yurtdışına çıkış ve dönüş kayıtları, evine yapılan baskında el konulan Azadiya Welat ve Özgür Gündem arşivleri, “Sabır” kod adlı gizli tanığın ifadesi, haber kaynaklarıyla yaptığı telefon görüşmeleri, 22 Nisan Kürt Gazeteciler Günü Forumu’na katılması, sosyal medya paylaşımları ve yaptığı haberler delil gösterildi ve 20 yıla kadar hapisle cezalandırılması talep edildi. Gök, 30 Haziran 2022 tarihinde iddianamede yer alan paylaşımları gerekçe gösterilerek “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan 1 yıl 6 ay 22 gün hapis cezasına çarptırıldı. Gök’ün avukatlarının istinaf başvurusu reddedildi.
Abdurrahman Gök, yine Amed merkezli, “örgüt üyeliği” iddiasıyla yapılan soruşturma kapsamında yüzü aşkın kişiyle birlikte 25 Nisan 2023 günü gözaltına alındı, 27 Nisan günü tutuklandı. Davanın ilk duruşması 14 Eylül, ikinci duruşması 5 Aralık’ta görüldü. İkinci duruşma öncesi avukatlarıyla gönderdiği mektupta Gök, Kemal Kurkut’un masumiyetini kanıtladığı için yargılandığını ifade etti. Daha önce gizli bir tanık beyanlarına dayanılarak “örgüt üyesi olmak” ve “örgüt propagandası yapmak” suçlamalarıyla yargılayıp, hakkında 1 yıl 6 ay 22 gün hapis cezası veren Diyarbakır 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi bu defa açık bir tanığın beyanlarıyla aynı suçlamalarla ikinci defa Gök’ü yargılıyor. MLSA (Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği) Eş Direktörü Veysel Ok ise bu davanın bir SLAPP*** davası olduğunu, yani gazetecinin çalışmasını engellemek üzere üst üste dava açılması gibi, yasal süreçlerin kötüye kullanılmasını içeren, kurgulanmış bir proje olduğunu ifade etti. 5 Aralık’ta mahkeme, Abdurrahman Gök’ün yurtdışı yasağı şartıyla tahliye edilmesine karar verdi, bir sonraki duruşma 12 Mart 2024’e ertelendi.
Bu tutuklama, gözaltı ve dava süreciyle cezalandırılmaya çalışılan sadece Abdurrahman Gök değil, onun yaptığı türde gazetecilik ve insanların haber alma ve haber verme özgürlükleridir. Gök’ün çektiği bu fotoğraflar ve gösterdiği cesaret, bir iftiranın yalanlanmasını sağlamış, halkın vicdanında bir gencin adını temize çıkarmıştır. Bu da hiç azımsanacak bir şey değil.
Serinin diğer yazıları için tıklayın.
Dipnot
* Zulmün görsel olarak yakalanabilmesinin sınırları ve görsellerin tanıklığını, Fransız sanat tarihçisi Georges Didi-Huberman, Images in Spite of All: Four Photographs from Auschwitz adlı kitabında, Auschwitz toplama kampında gizlice çekilen ve sonra kamptan çıkarılıp direnişe ulaştırılan dört kare fotoğraf üzerinden, tartışıyor.
** Avukat Mehmet Emin Aktar’ın, dava sürecindeki tutarsızlıkları, çelişen raporları ve dosyadaki ihmalleri değerlendirdiği söyleşiyi gazeteci Ayça Söylemez’ın kaleminden okuyabilirsiniz.
*** SLAPP, strategic lawsuits against public participation, yani kamuya katılıma karşı stratejik olarak açılmış davalar teriminin kısaltılmasıdır.
Yayın Tarihi: 10/12/2023