Destan, insan var oldukça devam edecek edebi türlerin başında gelmektedir. İçinde bulunduğumuz uzay çağına atfedilen bitimler, tarihi çizgisel bir ilerleme ile okuma ısrarından vazgeçememiş edebi kuramlar destanı miadını doldurmuş bir tür olarak lanse etmekte, bilim-kurguyu insan zihnine sıçrama adı altında tek seçenek olarak dayatmaktadır. Oysa ki aynı rüyayı hala görüyor olmamız, üzerimizdeki etkisinin hala aynı olması bu kuramların mahkumiyetinin kanıtıdır.

Çizim: Sinan Hezer
"Başlangıçta söz vardı. Söz Tanrı'yla birlikteydi ve Söz Tanrı'ydı. Başlangıçta O, Tanrı'yla birlikteydi. Her şey O'nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O'nsuz olmadı. Yaşam ondaydı ve yaşam insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar. Karanlık onu alt edemedi."
Yuhanna 1-5
Sözün insandan önce var olduğuna inanışın en zarif ifadesidir belki de yukarıdaki ifade. Her biri altında derin kuyular ve uçsuz evrenler barındıran sözcükler bir araya getirilerek sarf edilen bu ifade karşısında insandan önce anlamı ve sözü yaratan Tanrı demek de yetersiz kalıyor. Çünkü sözün başlangıçtan beri Tanrı ile beraber olduğu dile getiriliyor.
Ve özel bir zamanda, Kâlû Bêla'da sözü kendinden taşırıyor Tanrı. Bedenlerine kavuşturmadan önce ruhlara "Ben sizin rabbiniz miyim?" diye sorduğunda, "Evet" cevabını alıyor.
Eksik tanrı ve üstün insan olarak Gılgamış, yaradılışa dair tüm ihtimalleri zihninde teker teker yoğurarak kabul edilebilir bir bileşkeye ulaşmak isteyen, yaşamın anlamına dair fikir yürüten ve sonsuzluğa ulaşmak isteyen insanlığın benliğini idrak ettiği günden itibaren duygusal ve düşünsel serüveninin özeti gibidir.
Bu iki kutsal kitap anlatısı, Orta Doğu insanın anlam ve söz ile ilişkisine dair temel kodlarını taşıması bakımından çok önemli. Tekrarlanabilir seslerin ifadeye dönüşerek anlamı inşa edişi diye tanımlıyoruz dili. Ama tecellinin, bir diğer deyişle belirginleşerek gerçekleşmenin ilk basamağına sözü koyan Orta Doğu insanı, sözü kendisinin yarattığından ziyade sözün kendisinden önce var olduğuna inanmayı seviyor.
İnsanlığın beşiği olarak tabir edilen bu coğrafya, dünya üzerinde sözün şekle büründüğü ilk yer aynı zamanda. İlk alfabeyi ortaya koyan Sümerler, aynı zamanda kayda geçirilmiş ilk destanının da sahipleri. Sümerlerden günümüze ulaşmış bir tablette, dünyanın yazıya dökülmüş ilk aşk şiiri de var ama milattan öne üçüncü binyılda kil tabletlere yazılan Gılgamış, derli toplu olarak dünyanın kayda geçirilmiş ilk edebi eseri olma niteliğini de taşıyor.
Yazıya geçirildiği tarihi, destanın oluşum tarihi olarak ele almak elbette yanılgılı bir yaklaşım olacaktır. Destanın oluşum süreci ile yazıya dökülme tarihi arasındaki zamanın ne kadar olduğunu tahmin etmek mümkün değilse de, içerik bize bu sürecin gayet uzun olduğuna dair ciddi ipuçları veriyor. Tam da burada, Gılgamış'ın hikayesini anlatan bu metnin neden bir destan sayıldığının cevabı yatıyor aslında.
Eksik tanrı ve üstün insan olarak Gılgamış, yaradılışa dair tüm ihtimalleri zihninde teker teker yoğurarak kabul edilebilir bir bileşkeye ulaşmak isteyen, yaşamın anlamına dair fikir yürüten ve sonsuzluğa ulaşmak isteyen insanlığın benliğini idrak ettiği günden itibaren duygusal ve düşünsel serüveninin özeti gibidir. Epik ve lirik tüm duygulanım, felsefik ve aşkın tüm düşünce, kendi tasarrufunu adeta bu formu yaratarak insana "Beni böyle anlatacaksın" diye dayatmıştır. Döndük yine başladığımız yere. İnsanın hükmünde gibi gözüken söz, tüm bu bileşke içerisinde esasen hükmü kendi elinde tutmaktadır.
Dünü bugüne taşıdığı, bugünü yarınla bitiştirebildiği bir edebi forma ulaşmıştır insan. Elbette tarih içerisinde bunu daha da geliştirecektir.
Mit rüya ise destan görülen rüyanın mahmurluğu, tarih de rüyanın bilimsel yorumu gibidir. İşte insanın destanla ilişkisi, bu rüyanın uyandıktan sonra dahi devam eden esrikliğidir. Bu yüzden destan, insan var oldukça devam edecek edebi türlerin başında gelmektedir.
Destan mitle tarih arasında bir köprüdür aynı zamanda. Gılgamış ve devamında gelen ilk destanlar rüya aleminde fizik kurallarına meydan okuyan, zamanı eğip bükebilen insanın gördüğü rüya ile uyanıklık arasındaki mahmurlukta kendini sorgulayışı gibidir. İki ayağı üzerinde yürümekten başka bir meziyeti olmasa da uçma hissini demin yere konmuş gibi nereden bilebilir insan? Jack London, Ademden Önce romanının girişinde insanlığın ortak bir rüyasından bahseder: Yüksek bir yerden yere çakılırcasına şiddetle düşmenin rüyası! Bu hissi nasıl bilebilir insan diye sorar ve cevabı kendi verir: "Hocamın anlattığına göre bu, ırksal hatıralarımızdan biridir. Ağaçlarda yaşayan uzak atalarımıza kadar uzanan bir geçmişi vardır. Ağaçları mekan tutan atalarımız açısından, düşme olasılığı her daim var olan bir tehlikeydi. Hepsi feci düşme deneyimleri yaşamış, son anda bir dala tutunup kendilerini kurtarmışlardı; birçoğu hayatını bu şekilde kaybetmişti. Bu şekilde önlenen feci bir düşüş, şok yaratıyordu. Böyle bir şok da beyin hücrelerinde bazı moleküler değişikliklere neden oluyordu. Bu değişiklikler sonraki kuşakların beyin hücrelerine aktarılarak hatıralar haline geliyordu."
1906 ve 1907 yılları arasında Everybody's Magazine adlı bir dergide seri halinde yayımlanmış bir eserden bahsediyorum. Psikiyatri de psikoloji de bugün bu meseleye birçok cevap geliştirmiştir elbette. Ama insanlığın ortak rüyası üzerine yürütülen bu fikir, bana hep çarpıcı gelmiştir. Mit bu rüya ise destan görülen rüyanın mahmurluğu, tarih de rüyanın bilimsel yorumu gibidir. İşte insanın destanla ilişkisi, bu rüyanın uyandıktan sonra dahi devam eden esrikliğidir. Bu yüzden destan, insan var oldukça devam edecek edebi türlerin başında gelmektedir. İçinde bulunduğumuz uzay çağına atfedilen bitimler, tarihi çizgisel bir ilerleme ile okuma ısrarından vazgeçememiş edebi kuramlar destanı miadını doldurmuş bir tür olarak lanse etmekte, bilim-kurguyu insan zihnine sıçrama adı altında tek seçenek olarak dayatmaktadır. Oysa ki aynı rüyayı hala görüyor olmamız, üzerimizdeki etkisinin hala aynı olması bu kuramların mahkumiyetinin kanıtıdır.
Hem biz Orta Doğu'nun şah damarıyız, destanın bizim coğrafyamızda miadını doldurması mümkün mü?

Adnan Yücel
"Toprağın yüreğinde topraksız kalan
Bir nice yurt içinde yurtsuz olan kim?"
Adnan Yücel'e ait bir modern zaman destanı olan Ateşin ve Güneşin Çocukları'ndaki bu can yakıcı sorunun hem kendisi hem de şair tarafından verilen cevabıdır bizim hikayemizin özeti:
"İşte dünya-işte sen-işte toprak
Dört ayrı ülkenin rüzgârlı dallarında
Savrulup duruyorsun yaprak yaprak"
Ve belki de bizim hikayemizi anlatmaya edebi açıdan en müsait tür; epik ve liriğin, acının ve mutluluğun, hayalin ve gerçeğin en iç içe olduğu tür olan destandır. Şair de bunun böyle olduğunu düşünmektedir. 1991 yılında gazeteci Yavuz Özcan, Adnan Yücel ile yaptığı kapsamlı röportajda ona şu soruyu sorar; "Ateşin ve Güneşin Çocukları'nda hâkim sisteme de bayrak açıyorsunuz, bundan korkmuyor musunuz?" Yücel' in cevabı, hem politika hem de edebiyat açısından tarihe geçecek niteliktedir: "Ne bireysel olarak sistemin başıma açacağı veya öreceği duvarları, ne karşılaşabileceğim sinsi tecrit ve sindirme yöntemleri umrumda değil. O devasa halk pınarının içine koyuverdim kendimi ve Dehhaklardan başlayarak, bugünün modern özgürlük savaşının sunduğu sınırsız imgelerle buluşarak Kürt halkının yarattığı destanları geleceğe uzanan tarih bilinciyle yeniden yeniden yoğurup armağan ederim Kürtlere."
Modern zaman destancısı Adnan Yücel'in daimi devre tabi olduğu ve ona bu destanı yazdıranların Diyarbakır'da tarihin akışına yön verdikleri ay olan temmuza…
Yayın Tarihi: 16/07/2024