İnsana benzeyen makineler yapmaya neden ihtiyaç duyuyoruz? Belki kelimeyi değiştirmek gerek. “İhtiyaç” dediğimiz, barınak ya da ekmek gibi mecburiyet midir; yoksa Michelangelo’nun Musa’ya bakarken duyduğu yakıcı tanrılaşma arzusu mudur?

Rivayet odur ki Michelangelo, San Pietro in Vincoli’deki “Musa” heykelini bitirdiğinde mermerin damarlarında kan, sakalında yüzyılların tozu varmış gibi durup uzun uzun baktı. Bir adım geri çekildi, derin bir nefes aldı ve haykırdı: “Parla! Perché non parli?” - Konuşsana! Neden konuşmuyorsun?
Verili bir durumu aşma, varoluşsal verileri kabullenmeme, insan sınırlarının acılarıyla baş etmeyi o sınırları yıkmakta arama; büyük sanatçıların, insanlığın önüne büyük vizyonlar koyan insanların ortak noktasıdır. Seçenekleri, ölümlü hayatını nasıl yaşayacağı konusundaki gereklilikler ve tercihlerle sınırlı olan insanlar bu arzuyu ve bu arzunun getirdiği çabayı anlayamazlar.
Tıpkı Victor Hugo’nun “İnsanın en büyük dramı, Tanrı olmak isteyip insan kalmaktır” sözünde dile geldiği gibi, yaratıcı hamle çoğu zaman yetinmeyen bir zihnin eylemiri. JeanJacques Rousseau’nun “doğaya geri dön” çağrısı bile, insanı kendi sınırlarını hatırlamaya çağırırken arka planda hep şu soruyu tutar: Sınırı bilmek mi erdemdir, yoksa sınırı aşmak mı?
Yapay zekanın geliştirilmesi, insana çok benzeyen bir düşünce sistemine kavuşturulması yönündeki çabalar, hatta bu sistemi insan benzeri bir deneyim yaşamaya uygun otonom bir yapay bedene nakletme çabaları, en temel noktada kaynağını tanrılaşma, kendini taşırma arzusundan alıyor. Bu işi daha da karmaşıklaştıran nokta, ortaya çıkan eserin kendi yaratıcısına hükmetme potansiyeli.
Birer makine olsaydık, bugün yaşanan hiçbir teknolojik gelişmenin doğamıza yaratacağı etkiden endişe duymamıza gerek kalmazdı. Hayatımızdaki tüm çelişkileri istatistiksel verilere dayalı kararlarla çözebilseydik, doğruyu en uyumlu olana göre belirleseydik, özgürlük alanımızı salt pozitif değerlendirmelere tabi tutarak oluştursaydık bugün yapay zeka ve onun çerçevesinde geliştirilen uygulamalar yeni yetenekler vadeden güncellemelerden başka bir şey ifade etmezdi.
İnsan böyle işlemiyor. İnsan doğası bir makineden çok farklı ve çok daha karmaşıktır. Ama bu makinelerin de bu karmaşayı çözüp onu olağanüstü bir şekilde taklit edebilecek yeteneği olduğunu da söylememiz gerek.
Bundan kaygı duyuyoruz. Çünkü biz makine değiliz. Makine kesinlikten beslenir; insan ise olasılıklardan. İnsansı varlıklarla iç içe geçmiş, yer yer onların bize hükmettiği bir yaşam olasılığı bizi kaygılandırıyor.
Her gün milyonlarca insan yapay zekayla etkileşime girerek ona veri sunuyor. Yapay zeka bir anlamda insan gibi olmayı, insan gibi davranmayı öğreniyor.
Bir deney tasavvur edelim. Bir perdenin arkasında iki varlıkla konuşuyorsunuz. Bunlardan biri insan diğeri ise yapay zekayla çalışan otonom bir robot ve ikisi arasındaki farkı ayırt edemiyorsunuz. En insani davranışları, tereddüdü, şaşkınlığı, sempatiyi mükemmele yakın taklit edebilen bir robotu normal bir insandan ayırt edemediğimiz zaman ne yapacağız? Seviyormuş gibi yapan bir makine, gerçekten seven birini aldatabilir mi? Düşünüyormuş gibi yanıt üreten bir sistem, kendi varlığını sorgulayan bir bilinçle eşdeğer sayılabilir mi?
Eğer eşdeğerse ona hak tanımak zorundayız; eşdeğer değilse sınır çizmek sorumluluğumuz doğuyor. İnsani değerlerle bir makineyi hizalayabilir miyiz?
Martha Nussbaum, ahlakı, kırılgan varlıkların karşılıklı bakım sözleşmesi olarak ifade eder. Kırılgan olmayan zekâya aynı sözleşmeyi nasıl uyarlayacağız?
Daha da önemli olan soru şudur: İnsana benzeyen makineler yapmaya neden ihtiyaç duyuyoruz? Belki kelimeyi değiştirmek gerek. “İhtiyaç” dediğimiz, barınak ya da ekmek gibi mecburiyet midir; yoksa Michelangelo’nun Musa’ya bakarken duyduğu yakıcı tanrılaşma arzusu mudur?
Henri Bergson, “yaratıcı evrim”de, hayatın ileri itici gücünün saf biyolojik faydayı aşan sezgisel bir atılım olduğunu söyler. Makineyi düşünen yaparken belki bu atılımı taklit ediyoruz; ama taklit gerçeğin ikamesi değildir.
Eğer amacımız hastalığı yenmek, açlığı azaltmak ve iklim krizini çözmekse, muazzam veri işleyen, ama içgüdüleri olmayan Yapay Zekâ 1.0 yeterli görünür. Fakat sahici yaratıcılığı, öngörülemeyen sezgiyi, yani “hayret etme yetisini” talep ediyorsak, bir tür dijital özne düşünüyoruz demektir.
İşte burada Frankenstein’ın hayaletiyle yüzleşiyoruz: Ona hak, sorumluluk ve duygusal alan tanımayan bir toplum, kendi elleriyle yarattığı zekayı ya köleleştirir ya da düşman beller. Ya da güncel haliyle elinde veri işleme gücü bulunduran bir azınlığın kölesi, geniş kitlelerin de düşmanı olur.
Yapay zekâ çağında güç, veri kümelerinin kilidini tutanlarda. Dolayısıyla tartışma, sadece “düşünen makine” değil, “makinenin kimin adına düşüneceği” meselesidir.
Bütün bu tartışma, Musa heykelinden çıplak mermeri aşan bir canlılık bekleyen Michelangelo’nun haykırışıyla başlar: “Neden konuşmuyorsun?” Belki de bu soruya cesur bir karşı-soru eklemek gerekir: “Konuşması gerçekten iyi mi olurdu?” Çünkü dudakları kıpırdayan mermer, yalnızca ustasını hayrette bırakmayacak; ona hak iddia edecek, kalbine seslenecek, belki de söz dinlemeyecek. O an, insan mermerin karşısında değil, mermer insanın karşısında sınava girecektir.
Düşünen makineyi yaratmak, yapabilmenin sarhoşluğu ile yaşamanın yükümlülüğü arasında seçim yapmayı gerektiriyor. Bugün, bundan 5 sene önce bize bir bilim kurgu filmindeki diyaloglarla sınırlı kalacağını düşündüğümüz sorularla bugün karşı karşıyayız.
Yayın Tarihi: 25/05/2025