PolitikART
Anı-Hikâye

Sonsuzluğa dokunan Mizrap

Sayı: 350
Hasan Sağlam
Bu kadar kısa bir ömre sığmayacak büyüklükte işler yaptı Hasret. Çalışmalarına baktığımızda bin yaşında bir ozan çıkar karşımıza. Feqiyê Teyran’dan Mehmet Çapan’a, Virani’den Pir Sultan’a… Bizi uçsuz bucaksız, namütenahi bir yolculuğa çıkarıyor. Zira “mutluluk yoldadır. Varılacak yerde değil.”

Kerbela mı yakın, Sivas mı uzak? Bir hasret yazısını şiirle mi başlamalı? Sözün öncesine ne düşer? İntrosu hangi dilde olsa canını daha az yakar insanın? Kaç yalın ayak koşar bu yangını söndürmeye?

Bu yangın hiç sönmedi. Bu sorular hiç sorulmadı, zaten cevapları da yok. Varsa da yok işte. Devlette yok. Hükümette yok. Partilerde yok. O yüzden şiire sığınıyoruz ya… Alişer Efendi’nin “Benim çektiğimi erd û sema çekmedi” dizeleri bütün zamanların mazlumlarının feryadıdır; Azger köyünün yaylalarında, Koçgiri semalarında dolanır. Pir Sultan dostları bedbaht zamanlara kafa tutarak yarıyor karanlığı.

İşte Hasan Hüseyin:

“Hey fırat

neyleyim ben suyunu

yangınım kaç bin fırat

çilem kaç bin cehennem

her günüm bir Kerbela” diyerek Fırat’ın yangına koşmayan akışına sitem eder.

Ahı arşı boylayan Firik Dede, can paresi oğlu Behzat yakılırken “To chîto şilliya xo ne vorne, yi zalimo kê lacê mı vesna?” (O zalimler oğlumu yakarken sen nasıl yağmurunu yağdırmadın!) diye çığlığını saldıktan sonra bilmem kaç onlarca yıl cümle düşürmedi dilinden, sakalının teline dokunmadı. Ve sonra 2 Temmuz 1993… Aklımıza, vicdanımıza, yerimize, göğümüze düşen o alevler.

“Yangın karası günler tutuşturdum ömrüme

Temmuz’da ektiğim güller soldular hep kül renginde

gittiğin günden beri

yüreğim yangın yeri

sen küllerde savruldun

ben yandım diri diri” (1)

Temmuz güneşinin aleve dil dokundurduğu o alaca akşamda yükselen bed seslerin ardından bilmem ne kadar zaman geçti ki bu mısraları uydurmuştum. “Uydurmuştum” diyorum, zira gerçeği anlatmak için uydurmak gerek. Kırmancki-Zazaki’de bir deyim vardır: “Hala ju kılame ımıs kê” — “hele bir ağıt uydur.” Neden mi uydurmak? Zira gerçek burada yalnızca totolojik bir kavramdır. Hele hele bu denli şiirin, resmin, melodinin bir arada katledildiği ölüm ancak retorik bir anlatımla, yani ağıt uydurarak anlatılır. Gerçek mi? O hala yanıyor.

Sivas, dünyada benzeri olmayan spesifik bir katliamdır. Bu kadar sanatçı, yazar, şair, tiyatrocu yani bu denli aydınlığa özel saldırı, bir Pisagor’un okuluna bir de Madımak Oteli’ne yapılmıştır. Her biri ayrı bir cevahirdi kuşkusuz; Asım Bezirci’den Muhlis Akarsu’ya… Ve o gün bugündür duygu kantarımızın Hasret kefesi her daim ağır basıyor.

Üst üste düşen kar tanelerinin ağırlığınca eziliyor her günümüz. Farkında olmadan kopup gittiğimiz ezgilerden geriye kül rengi akşamlarımız kaldı. Sivas’ta kıyılmış bir temmuz serencamına kimsenin düşüreceği iki cümle kalmadı gayrı. Bu yüzden şiire sığınıyorum ben hala. “Hasret” mesela, başlı başına bir imge değil mi? Ve Hasret olduğumuz her an kaçınılmaz olarak şiire ihtiyaç hasıl olur.

“Hiçbir romana sığmayacak

hiçbir yüzyıla hasretimiz

alnımdan kırgın sloganlarla bir şehir geçer her gün

bültenler kelle başı söz eder öldüğümüz ülkeden” (2)

Dersim Mazgirt Baba Mansur ocağından gelen pirin, zelzelede yerle yeksan olan Arıx köyü ve taliplerine yaktığı “Arıx” ağıtı zelzelenin korkunç draması ile daha sonra ma-tem günlerinde anaların feryad û figanı, Hasret Gültekin’in teli ile ciğerimize dokunuyor. El-ayak buz içinde iken “Newroz 1” ve “Newroz 2” adlı kasetlerde Kırmancki-Zazaki ve Kurmanci kılamlarının avazını ince bir kıvrımla sansüre bulaştırmadan, akan bir nehir gibi iliştirdi soluğumuza, daha o yaşta, o çocuk yaşta. Hatırlamak mı Hasret’tir, Hasret mi hatırlamak? Bu ikilemden sıyrılıp 2 Temmuz’a düşürünce aklımı, bed sesi ile ferman eyleyen “yakın la yakın” naraları kulaklarımın zarını yırtıyor hâlâ.

Albüm çalışmalarında Dersim’i coğrafi olarak büyük bir titizlikle, bütünlüklü biçimde irdelemiştir Hasret. Kırmanci ve Kurmanci eserler, Koçgiri ve Dersim ezgilerini bugüne aktarmış büyük bir bağlama virtüözüdür kuşkusuz. Bugün bağlama çalan bir sürü gencin idolü olarak ezgilerde, kılamlarda yaşayan Hasret Gültekin asırlar boyunca Sivas’ı yakanların karanlık yüzlerine tükürecek.

Bu kadar kısa bir ömre sığmayacak büyüklükte işler yaptı Hasret. Çalışmalarına baktığımızda bin yaşında bir ozan çıkar karşımıza. Feqiyê Teyran’dan Mehmet Çapan’a, Virani’den Pir Sultan’a… Bizi uçsuz bucaksız, namütenahi bir yolculuğa çıkarıyor. Yolun başı ve sonunun olmadığını anlıyoruz. Hasret’in sonsuzluğu gibidir tıpkı bu seremoni. Hasret Gültekin ve Sivas’ta yakılan canlarımız yoldalar. Zira “mutluluk yoldadır. Varılacak yerde değil.” (3)

(1) Hasan Sağlam

(2) Selim Temo

(3) Ralph Waldo Emerson

 

Yayın Tarihi: 24/05/2026