Kürt Özgürlük Hareketi’nin paradigması tam da Marksizmin güncelliğini direnişin güncelliğinden yola çıkarak yeniden üretmenin politik pratiğidir. Uzun bir süredir Marksizm, özellikle alt yapı/üst yapı diyalektiğine indirgenmiş olmasının krizini yaşamaktadır. Bu yeni paradigmada antagonizma temsil felsefesinden kurtulmuştur.

Kapitalist modernite düşünceyi kapma konusunda büyük bir başarı kazandı. Bu başarı, herkesi ikilikler şeklinde düşünmeye alıştırmasında kendini hemen gösterir. Özellikle kapitalizmin, kendi kurucu dinamikleri, öyle bir ikilikler haline getirildi ki bu düalizmden çıkmanın olanağı artık kalmamıştır. Oysa ikili düşünme rejimi kapitalist modernitenin yaşamı sürekli segmente etmesi (bölümlemesi/dilimlemesi) ile doğrudan bağlantılıdır. Yaşamın her anının belirli bölümlemelerle düşünülmesi ne kadar katı ve keskin bir nitelik taşırsa buna molarlaşma çizgisi denir. Bu dilimler/bölümlemeler ne kadar esnek ve birbiri içine geçmeye eğilimli ise o zaman buna molekülerleşme çizgisi denir. Molarlaşma, katman/tabaka oluşturur ve temelde büyük ikili karşıtlıklara göre işler. Örneğin ikili toplumsal sınıf sistemi kadar, erkek-kadın veya yetişkin-çocuk gibi büyük ikili karşıtlıklar şeklinde bölümlenmesi gibi ölçeklendirmeler salt söylemsel bir karşıtlık üretimi değildir. Aynı zamanda kapitalizmin kurucu dinamikleri bağlamında çalışma prensibidir. Bu çerçevede bu yazıda temel olarak Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin son hamlesi sonrası ortaya çıkan sınıfın reddi gibi ifadeleri kapitalizmin kurucu dinamikleri çerçevesinde analiz etmeye çalışacağız.
Yaşamın segmente edilmesi (bölümlenmesi/dilimlenmesi) salt ikilikler üretilerek kurulamaz. Aynı zamanda dairesel ve doğrusal segmentlerin/dilimlemelerin de üretilmesi gerekir. Dairesel bir dilimleme de sorunlar belirli eş merkezler eşliğinde çalışır. (Apartmanımızın sorunları, mahallemizin sorunları, şehrimizin sorunları, ülkemizin sorunları vb.) Burada dairesel eş merkezler ne kadar birlikte titreşmeye başlarsa, dilimlilik de o kadar katmanlaşmış…tabakalaşmış…molar bir yaşam üretir. Doğrusal bir dilimleme de ise her biri kendi ölçü birimine tabi işleyişler üretilir. Artık evde değilsin, okuldasın…artık okulda değilsin, askerdesin…artık işyerindesin vb… Bu dilimleme modelinde de aynı şekilde işleyişler arasındaki ölçü birimi ne kadar katmanlaşmış ya da esnek olduğuna göre molar ya da moleküler çizgiler adı verilir.
Bütün bunların anlamı nedir? Kapitalizmin analizini mikro politikanın ilkelerine göre analiz etmediğimizde karşımıza sadece çelişki sistemi içinde üretilmiş ikili karşıtlık rejimleri çıkar. Sınıfsallığı bir sınıflaştırma ilişkisi olarak değil de ikilikler üzerinden düşündüğümüzde aslında birbirinin ölçü birimi içinden çıkan ikili dilimleme düzleminin de dogmatikliğine düşmüş oluruz. Burada sorun böyle bir ikili sınıf sisteminin varlığı ya da yokluğu sorunu değildir. Bu ikili sınıf sisteminin, birbirinin ölçü birimi içinden çıkarak üretilmesinden dolayı, bu işleyişin bir sınıflaştırma ilişkisi olduğunu düşünmektir asıl mesele. Dolayısı Modernist Marksist düşüncenin tam da bu nedenlerden dolayı toplumsal sahayı, bu ikili sistem dahilinde düşündüğü için kapitalizme karşı direnişleri anlamlandıramadığını düşünüyoruz. Çünkü ikili sınıf sistemi, hareket etmeyen bir işçi sınıfı kavramına son derece sadık olarak ilerler. İşçi sınıfının hareketinin, sadece bilinen günlük anlamıyla fabrika grevlerine indirgenmesi ya da en fazla sokak eylemlerine indirgenmesine neden olur. Oysa yukarıda anlattığımız düzlem içinde düşündüğümüzde, bu bakış, direnişlerin ve direnişlerin ötesine ilişkin kurucu pratiklerin görülmediği anlamına gelir. Mesele ikili dilim içinde bir seçim yapmak değil, tam olarak kuvvetlerin, molar ilişkileri molekülerleştirdiği alanları tespit etmekle ilgilidir.
Bu anlatılanlar birçok insana karışık gelse de yapılmak istenenin aslında Abdullah Öcalan’ın sosyolojiye verdiği önemi kuramsal bir boyuta taşımaktan ibarettir. Bu durumda sosyoloji, Durkheim’ın ikilikleri…dikotomileri ile değil, Gabrel Tarde’ın kuvvet ilişkileri içinde çatlamalar…kırılmalar…kuantaların analizi ile çalışır. Durkhem, tam da kuvvetler sahasını makrofizik bütünlüğün içinden ikili temsil sistemine dönüştürür. Maalesef Modernist Marksizm de bu anlamda birçok açıdan hala Durkhemcıdır. Oysa Tardecı bir mikrososyolojide, kuvvetler heterojen arzu ve inanç akışlarının açığa çıkarılması ile çalışır.
Bu şu demektir aslında. Kapitalizm analizimizi ve/veya direnişimizin analizini, ikili düşünce sisteminin içinden kalarak yapmak tam da kapitalizmin aradığı ve arzuladığı şeydir. Ki zaten bu ikilikler, bir ikileştirmeler değil midir? Ve bir ikileştirme sistemi yaşamın katmanlaştrılması…tabakalaştırılması… tek merkezleştirilmesi anlamında sınıflaştırılması değil midir?
İşte bu nedenlerden dolayı kapitalizmin kurucu pratiğinin, sınıflaştırma ilişkisi üretmek olduğunu söyleyeceğiz. Dolayısı ile bu sınıflaştırma ilişkisi üretmek için de kullandığı çeşitli dispozitifler vardır. İkili sınıf rejimi gibi, ikili cinsiyet rejimi de hatta yetişkin ve çocuk gibi ikileştirmeler, doğu-batı ikiliklerin üretilmesi gibi birçok dispozitifin işlevi bu sınıflaştırma ilişkisini üretmek ve yeniden üretmektir.
“Hiçbir hezeyan bireysel değildir”
O zaman bir direnişin ya da anti-kapitalist bir hareketin başlangıç noktası, bu ikili çelişki sistemi ile yaşamın kılcal damarlarına kadar yayılan antagonizmacı bakış arasında paradigma farkı olduğunu söylemektir. İkili çelişki sistemi iki entite/varlık üzerinde temellendiği ölçüde her zaman bir homojenleştirme pratiği olarak yönü sınıflaştırmaya dönüktür. Oysa antagonizmayı varlıklar/özneler arasında değil kuvvetler arasına koyduğumuzda bu kuvvet ilişkilerinin nerede molarlaştığını, nerede molekülerleştiğini inceleyerek tam da kuvvetlerin açığa çıkartılması anlamında Nietszcheci bir soykütük çalışması yaptığımızı görürüz. Açıkçası, toplumsal sahanın ne zaman/hangi ilişkiler içinde molarlaştığını ya da molekülerleştiğini görebilmek elbette çok zordur. Deleuze bir yerde molekülerleşmeyi maalesef en son dogmatik düşünen solcuların gördüğünü söyler. Oysa yaşlıların ve bürokratların bu molekülerliği ilk görenler olduğu açıktır. Bir dedenin torunu için, “bizim toruna bir haller oldu” demesi gibi. Burada mesele hiçbir zaman bireysel bir mesele değildir elbette. Tarde’a olan ihtiyacımız tam da buradadır zaten. Tarde, birey toplum dikotomisinden değil bireyin içindeki toplumlardan…kuvvetlerden bahsettiği için çok güçlü bir düşüncedir söz konusu olan. Aynı şekilde yine Deleuze’lerin, “hiçbir hezeyan bireysel değildir. İçine savaşlar, soykırımlar karışmamış bir hezeyan yoktur,” deyişlerinde olduğu gibi toplumsal sahayı sınıflaştırma ilişkilerine karşı sınıfsızlaştırma ilişkileri arasındaki kavganın içinde analiz etmektir.
Yaşamın sömürgeleştirilmesi
İşte bu yazıda bundan sonra yapacağımız tam da KÖH’ün silah bırakmaya indirgenemeyecek hamlesini bir sınıfsızlaştırma pratiği olarak okumanın olanağını üretmektir.
Öncelikle bazı yaklaşımlarımızı açıkça ifade etmemiz gerekir. Kapitalizmin kurucu dinamiklerini, sadece ikili sınıf rejimi içinden düşünen Modernist Marksizmin yönelimlerine karşı antagonizmayı devletleşmeler ve komünleşmeler üzerinden okuyan yeni paradigmanın tam da yukarıda söylediğimiz anlamda sosyolojisinin gücünü kuvvet analizine odaklanmaktan aldığını düşünüyoruz. Ayrıca bu analizin yine temeline kadının sömürgeleştirilmesini koyması da aynı şekilde antagonizmanın yaşamın kılcal damarları içinde arandığını göstermektedir. Kaldı ki bu konuda Öcalan yalnız da değildir. Deleuzeler de oluş düşüncesini kurarken kadın-oluş paradigmasını diğer tüm oluşlara karşı önceler ve tüm oluşların kadın-oluştan yani kadın özgürleşmesinden geçtiğini ya da başladığını söylerler.
İşte bütün bu nedenlerle kapitalizm analizimizi öncelikle bir sömürgecilik analizine dönüştürmek zorundayız. Burada sömürgecilik derken kastımız, sadece bir ülkenin işgal ve ilhak edilmesi meselesi değildir. Sömürgecilik konusunu yeni paradigmanın içinden yaşamın sömürgeleştirilmesi olarak da görmek zorundayız. Tam da bu nedenle aslında KÖH’ün de bilinen anlamıyla anti-sömürgeci olmadığını, anti-sömürgeciliğinin anti-kapitalizme içkin olduğunu söylememiz gerekir. Bilinen anlamıyla anti-sömürgecilik, aynı zamanda ulus-devlet düşüncesi eşliğinde çalışır. Ve sömürgecilik karşıtı bir hareket olarak örneğin Filistin direnişi, ulus-devlet düşüncesinin ekseninde çalışır. Ve bu yüzden direniş anti-kapitalist değildir. Burada sorun doğru mücadele/yanlış mücadele sorunu değildir. Bu bir tespittir. Oysa KÖH’ün ürettiği anti-sömürgeciliğin salt direnişten değil, direnişin ötesine uzanan kurucu politikadan geldiğini de düşünmek zorundayız. İşte bu çerçevede KÖH, kapitalizmin kurucu dinamiği olan sömürgecilik yoluyla ürettiği sınıflaştırmalara karşı, anti-kapitalist bir sınıfsızlaştırma dinamiği üretmektedir.
Şimdi asıl sorun bu yaklaşımın Marksist bir yaklaşım olup olmadığı üzerinde düşünmektir. Özellikle Perspektif ve Manifesto metni sonrası yapılan tartışmaları düşündüğümüzde ikili sınıf rejimi yerine antagonizmanın devlet/komün çerçevesinde düşünülmesi birçok Modernist Marksisti, bu yeni paradigma ile aralarına mesafe koyma, bu paradigmayı Marksizmin dışına itme gibi yaklaşımlara neden olduğu ortadadır. Bizim açımızdan KÖH’ün paradigması tam da Marksizmin güncelliğini direnişin güncelliğinden yola çıkarak yeniden üretmenin politik pratiğidir. Uzun bir süredir Marksizm, özellikle alt yapı/üst yapı diyalektiğine indirgenmiş olmasının krizini yaşamaktadır. Bu yeni paradigmada antagonizma temsil felsefesinden kurtulmuştur. Artık molar kategorilerden değil, direnişin ürettiği molekülerleşme ve direnişin ötesine uzanan kaçış çizgileri üretiminden hareket etmektedir. KÖH’ün ürettiği son metinler de bu bağlamda anti-kapitalist bir yaşam üretmenin olanaklarını üretmektedir. Bu üretim, biyopolitik yaşamın tüm kılcal damarlarında çalışmaktadır. Çünkü bu paradigmada artık iktidar bir “nesne” değil, pratik edilen bir şeye dönüşür. Mücadele de bu çerçevede sınıflaştırma…devletleştirme pratiklerine karşı komünleşmenin sürekli deney ve yaşantılamasını üretmeye odaklanır.
Modernist geleneğin halk kavramına bu kadar pornografik derecede bağlı olmasına karşın, Kürt Hareketi için halk doğrudan üretilmesi ve yaratılması gereken ve yaşamın inşasının politik pratiği olarak karşımıza çıkar. “İlk kurşunu kendimize sıktık” ifadesi bu kuruculuğa içkin yıkıcılığın en açık ifadesidir.
Muhafazakarlaştırılan Marksizm
Modernist Marksistlerin sürekli KÖH’ün silah bırakmasına odaklanmasına karşıt olarak sınıfsızlaştırma pratiği, yeni bedenleşme pratikleri üretmek için enternasyonal çağrısı yapar. Bu çağrı…bu davet, artık kapitalizmin kurucu dinamiği olan sömürgeleştirmeleri parçalayacak asamblajların yaratımına odaklanır. Oysa Modernist gelenek, ikili…düalist düşünme biçimleri ile kendisini sürekli çelişki sistemi içinde kalarak düşünmeye zorladığı ölçüde Marksizmin krizi de sürekli dallanıp budaklanmakta…dahası onu sağcılaştırmaya, muhafazakarlaştırmaya itmektedir. Son dönemde Türkiyeli Modernist Marksistlerin aporiası budur. Marksizmin bu aporiası onu sömürgeleştirme ilişkisini, salt bir ülkenin ilhakına indirgemesine neden olur. Bu yüzden örneğin, Marksizmin en önemli kavramlarından “koşul” kavramını bir üretim olarak değil, bir kategori olarak almasına neden olur. Koşul kavramı kapitalist modernitenin ve onun felsefesinin en önemli kavramıdır. Öyle ki koşul, bir “belirleme” yani sömürgeleştirme gücü ile donatılmıştır. Örneğin bir mücadelenin belirli koşullarda haklı ya da haksız oluşu, içinde bulunan koşullara bakılarak yani rasyonel bir bağlantı içinde değerlendirilir. Dolayısı ile bu düşünceye göre, örneğin toprakları sömürgeleştirilmiş olan Kürt halkı ancak ulus-devlet sistemi içinde mücadele etmelidir. Koşul bu düşünüşün içinde bir “belirlenim” değil bir “belirleme” pratiğidir. Oysa KÖH, tam da bu sömürgeci koşulun dışarısında yani anti-kapitalizmine içkin bir anti-sömürgecilik ürettiğinde, yani mücadeleyi ulus-devlet sistematiğinin dışında üretmek istediğinde, hemen eleştiriler gelmeye başlar. Aslında konu çok basittir. Modernist gelenek, mücadeleyi sömürgecinin koşullarına indirger ve bu koşulun dışarısını görmek istemez.
Nedir bu dışarısı? Dışarı, kapitalizmin kurucu dinamiğinin dışarısıdır. Örneğin, ikili sınıf rejimi…ikili cinsiyet rejimi…ikili ahlak rejimi gibi koşulun içeridenleştirmesine karşı, yaşamın tüm kılcal damarlarına yayılan antagonizması ile yeni bedenleşme pratikleri için yapılan çağrı, dışarının üretimidir. KÖH’ün yeni paradigmasına ilişkin metinlerinde bu dışarılık komünalizm olarak karşılık bulur. Ve direnişin içinde üretilen kavramsallaştırma ile bu dışarılık için yeni bedenleşmelere çağrı yapılır. Komünleşme…meclisleşme…enternasyonal bu çağrının “kolektif sözcelem asamblajıdır”. Kolektif sözcelem asamblajının basit bir teori ya da sözün gücü anlamına gelmediğine dikkat edilmesi çok önemlidir. Çünkü Modernist geleneğin, teoriyi ya da sözü koşullar bağlamında yapılması gerekenlere indirgemesine karşı olarak, KÖH, ürettiği kolektif sözcelem ile sömürgecinin koşullarının dışarısını üretmiştir. Artık modernist “çelişki” kavramının ancak sömürgeci koşulların içinde kalındığında mümkün olduğunu gören KÖH, Marksizmin aporiasına müdahale üretir. Bu anlamda Marksizmin aporiası, kapitalizmi yaşamın sömürgeleştirilmesinin dışarısına ilişkin düşünce üretememesinden geldiği açıkça görülür. Bu yeni paradigma, sosyolojiyi de bir mikrososyolojiye dönüştürür. Mikrososyolojinin çalışma prensibi, öncelikle yeni yaşam olanaklarını… yeni kuvvet ilişkileri üretmenin politik pratiğini, koşullar analizi ile değil, kuvvetler analizi ile kurmaktır. Bu koşul kavramından vazgeçildiği anlamına gelmez. Koşulun, bir belirlenim ürettiği ama “belirlemediği” yani sömürgeleştirme ilişkisinin içinden çalışmadığı anlamına gelir. Bir gösterge ürettiği ama “gösteren”leşmediği anlamına gelir.
Ancak elbette bu söylediklerimizin uzun uzun tartışılması gerekir. Bu dışarının düşüncesine varmamıza bizi yönlendiren şey nedir? Burada bu görece kısa yazıda tüm yönleri ile anlatmak zor olsa da kısaca bir çerçeve çizebileceğimizi düşünüyoruz.
“İlk kurşunu kendimize sıktık”
Herkes Kürt Özgürlük Hareketi’nin yaklaşık 45 yılda sürekli paradigma değiştire değiştire bir kudret ürettiğini kabul edecektir. Sorun şudur. Bu kudret, Kürt Hareketinin eylem yapma ya da basitçe kazanımlar elde etmesine indirgenemez. Bir kudretten bahsetmek onun verili öznellikleri parçalayıp yeni öznellikler üretmesi ile mümkündür. Örneğin, modernist geleneğin halk kavramına bu kadar pornografik derecede bağlı olmasına karşın, Kürt Hareketi için halk doğrudan üretilmesi ve yaratılması gereken ve yaşamın inşasının politik pratiği olarak karşımıza çıkar. “İlk kurşunu kendimize sıktık” ifadesi bu kuruculuğa içkin yıkıcılığın en açık ifadesidir. Ancak burada asıl dikkat edilmesi gereken, bu kuruculuğa içkin yıkıcılığın, salt Kürdistan coğrafyasına indirgenemeyeceğidir. Bir öznellik üretimi, bir yandan edimsel anlamda uzanımsal / yayılımsal bir özellik gösterirken bir yandan da virtüel anlamda bu edimsel uzanımın başka coğrafya ve halklarda yaratacağı etkilenmeleri ürettiğinde mümkündür.
Kürt Hareketinin, kadın özgürleşmesi üzerinden ürettiği paradigmanın da sadece Kürdistan coğrafyasına değil Ortadoğu’nun hatta dünyanın tamamına ilişkin etkileme kudretine sahip olduğunu söylemek gerekir. İşte KÖH’ün dışarılığı ya da dışarının düşüncesini üretmesinin anlamı tam da bu virtüel ve edimsel kuvvetlere içkin etkileme kudretinden gelir. Tıpkı Marksizmin 19. yüzyıl sonrasında dünyanın her yerinde ürettiği etkileme kudretine benzer bir şekilde. Ancak işte sorun Modernist Marksizmin bu etkileme kudretini kaybetmesinden kaynaklanmaktadır. Marksizmin aporiası…krizi budur. Birilerinin Marksizmin hala güncel olduğunu söylerken, sadece sınıflaştırma ilişkisinin içinde, sermayenin birikim rejiminden yola çıkması, tam da bu krizin göstergesidir. Marksizmin güncelliği sermayenin birikim rejiminden gelmez. Tam da direniş ve direnişin ötesine uzanan edimsel ve virtüel etkileme kudreti üretmesinden gelir. İşte bizim açımızdan KÖH bu anlamda, Marksizmin de güncel olduğunun göstergelerini bir kudret pratiği ile önümüze koymuştur.
Söylemek istediğimiz şey, Modernist Marksizmin KÖH’ün ürettiği kavramları kabul etmek zorunda olması değildir. Tersine, burada sorun öncelikle Marksizmin krizinin kabul edilmesidir. Bu krizden çıkmanın yolu, kabaca yeni teorilere ihtiyacımız olması değildir. Tersine yukarıda söylediğimiz gibi, direnişlerin içinde yeni bedenleşme pratiklerine çağrı yapacak “kolektif sözcelem asamblajlarına” ihtiyaç vardır. Bir kolektif sözcelem asamblajı üretmek için de kapitalizmin biyopolitik dönemi içinde yaşamın tamamının sömürgeleştirildiğini görmekten geçer. Bu durumda bir kolektif sözcelem asamblajı, bedenleri harekete geçirecek…yeni bedenleşme pratiğinin zorunluluğunu kuracak etkileme kudreti üretmektir.
İşte, geniş halk kesimlerinin…dünya ezilenlerinin, Modernist Marksizmin sınıflaştırma ilişkisinin içindeki koşul ile hareket edememelerinin ya da direnişi üretememelerinin nedeni budur. Ekonomi-politik analizin, birbirinin ölçü birimi içinden yaptığı analiz, sömürgecinin koşullarına bağlı ve tabidir. Bu durumda Marksizm, güncelliğini duyuracaksa tam da ekonomi-politiğin koşullamalarından kurtulup, etik-politik bir koşul üretimine evrilmelidir.
Kapitalizmin, yaşamın sömürgeleştirilmesi olarak bir sınıflaştırma ilişkisi ürettiğini düşünmeyen bir Marksizm bugün güncelliğini yitirmiştir. Marksizm bu krizden çıkmak istiyorsa, devletleşmelere…. sınıflaştırmalara…. aileleştirmelere… erkekleştirmelere karşı dışarının düşüncesi olarak bir sınıfsızlaştırma pratiği ile güncelliğini yeniden üretmek zorundadır.
“Artık bu dünyaya inanmıyoruz”
O zaman bütün bu anlattıklarımızın içinde Kürt Özgürlük Hareketinin ürettiği yeni bir paradigma öneren metinlerini, Marksist bir sınıfsızlaşma hareketi olarak almak artık zor olmayacaktır. Yeni bedenleşme olanaklarını yeni kudretler olarak öznellik üretimine dönüştürme pratikleri…ulus-devlet sisteminden kopuş…molar bir ikili sınıf rejiminden kopuş…yine molar ikili cinsiyet rejiminden kopuş, KÖH için yeni bedenleşme olanaklarını komünalizm çağrısına dönüştürdüğünde, bu yeni bedenleşme pratiklerinin de tüm dünyada karşılık bulduğunu…bulacağını zaman bize gösterecektir. Burada mesele yengi/yenilgi meselesi değildir. Marksist hareketler de birçok kez yenmiş ve yenilmiştir. Ama burada, Deleuze’ün ifadesiyle “artık bu dünyaya inanmadığımızda”, Leibnizci anlamda başka dünyalardan…ıraksak ilişkilerin içinden… yani dışarının kuvvetlerinin içinden yapılan bir çağrı vardır. Bu çağrı, Heidegger’in “henüz düşünmüyoruz” belirlemesine de müdahalede bulunarak bizi düşünmeye zorlayan davetin çağrısıdır. Artık düşünce, sömürgeci koşulun şiddetine karşı, bedenleri karşılaşmaları örgütlemeye, ittifaklar oluşturmaya zorlayan bir davettir.
Anlattıklarımızın özeti şudur. Modernist Marksizm ekonomi-politik analiz gereği, teoriyi, direnişi yorumlamak için kullanmakta zorundayken, etik-politik analizde, kolektif sözcelem, yaşamı bir yorumlama nesnesine dönüştürmeden, bedenleri harekete geçirecek bir ifadenin göstergesi haline gelir. Bu durumda aslolan, yorumlamak değil deneylemektir. Dolayısı ile kapitalizmin yaşamı sınıflaştırma / sömürgeleştirme dinamiklerine karşı anti-kapitalist bir deneyleme her zaman yaşamı sınıfsızlaştırmayı / sömürgesizleştirmeyi deneylemektir.
KÖH’ün anti-kapitalizme içkin anti-sömürgeciliği, işte bu yüzden Marksizm için de yeni bir olanak üretmiştir. Bu olanak, dışarının düşüncesinin… bir öznellik üretmenin…kaçış çizgisi üretmenin olanağıdır.
Burada önemli olan, anlattıklarımızın kesinlikle bir doğru / yanlış meselesine indirgenmemesi gerektiğidir. Bu bir tartışma açma… bir polemik yazısıdır. Abdullah Öcalan’ın ve dolayısı ile KÖH’ün son metinlerini, sadece metin analizine indirgeyerek değil, ürettiği hakikat ve olanaklarla düşünmenin tartışması açılmak zorundadır. Elbette bu son metinler, büyük kavramsal farklar içermesi nedeniyle, savunma ya da eleştirilerin, özgül olarak kavram tartışması şeklinde yapılması doğaldır. Ancak, ilgili metinlerin bir virtüel kudret üretimi olarak yeni bedenleşmelere yaptığı çağrıyı, aynı zamanda anti-kapitalist bir düşüncenin olanağı… hakikati olarak da görebiliriz. Bu yeni düşünceler, aynı zamanda Marksizmin de krizlerine müdahale ederek, onu teori-pratik gibi aşkınsal ayrımların içinden değil, kolektif sözcelem ve bedenleşme pratiklerinin içkinliğinde düşünmenin olanaklarına zorlayacağına inanmak istiyoruz.
Son olarak söyleyeceğimiz, kapitalizmin, yaşamın sömürgeleştirilmesi olarak bir sınıflaştırma ilişkisi ürettiğini düşünmeyen bir Marksizm bugün güncelliğini yitirmiştir. Marksizm bu krizden çıkmak istiyorsa, devletleşmelere…. sınıflaştırmalara…. aileleştirmelere… erkekleştirmelere karşı dışarının düşüncesi olarak bir sınıfsızlaştırma pratiği ile güncelliğini yeniden üretmek zorundadır. Ama bu güncellik, sermayenin birikim rejiminden ya da onun sömürgeci koşulundan değil, tam da direnişin yeni bedenleşme olanakları için ürettiği düşünceye davetinden gelmektedir.
Yayın Tarihi: 21/12/2025