PolitikART
Toplum-Politika

Sèvres, Kendi Kaderini Tayin ve Kürtler

Sayı: 318
Loqman Radpey
5 Haziran 1926'da İngiltere, Türkiye ve Irak arasında imzalanan Ankara Antlaşması uyarınca Irak-Türkiye sınırı belirlendi ve Musul (Güney Kürdistan) Irak'ın bir parçası oldu. Irak’ın petrol kaynaklarından yüzde onluk bir pay da 25 yıllığına Türkiye'ye verildi. Böylece Kürdistan, Kürtlerin çıkarları ve kolektif ulusal istekleri yok sayılarak İran, Irak, Suriye ve Türkiye arasında pay edilmiş oldu.

10 Ağustos 1920'de, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından İtilaf Devletleri'nin ulusların kendi kaderini tayin hakkına olan ilgilerini ortaya koymalarıyla artık, Kürt ulusunun ve onun toprağı olan Kürdistan'ın siyasi kaderi gündemdeydi. Başkan Wilson, Ocak 1918'de kamuoyuna sunduğu ‘Dünya Barışı için On Dört Madde’ metninde şunları yazmıştı: ‘’Mevcut Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk kısımlarına güvenli bir egemenlik sağlanmalı, ancak şu anda Türk idaresi altında bulunan diğer milletlere de şüphesiz bir can güvenliği ve özerk gelişme fırsatı verilmelidir.’’ 9 Kasım 1918'de İngiltere ve Fransa ortak bir bildiriyle, uzun süredir Türkler tarafından ezilen ‘halkların’, ‘yerel hükümetler ve yönetimler’ aracılığıyla ‘tam ve nihai kurtuluşunu’ vaat ettiler. Bu düzenlemeler, ulusların kendi özgür iradeleri ile ‘kendi kaderlerini tayin etme ilkesi’ [1] bağlamında hareket etmeleri halinde uygulanacaktı.

Bununla birlikte, barış antlaşmaları uyarınca, bazı bölgeler orada yaşayan halklara danışılmadan sınırlandırılmıştır. Buna karşılık, Avrupa'da devletlerin sınırlarının çizilmesi çoğunlukla ulusal hatlar boyunca gerçekleşmiştir. Egemenlik yoluyla kendi kaderini tayin etme pratikte Avrupa merkezli bir kavram iken, Orta Doğu'da kendi kaderini tayin etme uluslararası alanda tanınan bir devlet olmaktan ziyade kendi kendini yönetme anlamına geliyordu. Sonuç, savaştan etkilenen bölgeler arasında kendi kaderini tayin etme çeşitlerinde, günümüze kadar devam eden ve bazı halkların ulus olma halinin diğerlerinden daha az meşru olduğunu öne süren savunulamaz bir çeşitlilik olmuştur.

1920'ye gelindiğinde, kendi kaderini tayin hakkı sadece devletlerin kendi içlerinde gerçekleştiriliyordu. Azınlıklara dilsel, kültürel ve dini haklar garanti edilerek kimliklerini koruma hakkı tanınıyor, ancak tam egemenlik verilmiyordu. Azınlık hakları Milletler Cemiyeti Sözleşmesi'ne dahil edilirken, aynı sözleşmede kendi kaderini tayin ilkesine hiç değinilmemiştir. Bunun yerine, Madde 22'de ‘henüz kendi başlarına ayakta duramayan halkların’ ‘ileri uluslara’ emanet edildiği Manda Sistemi oluşturuldu. Böylece savaştan sonra kendi kaderini tayin hakkı, ırksal, dini ve kültürel kriterlere dayalı olarak sadece bazı halklar için geçerli olan bir ilke haline geldi.

Sevr Antlaşması (1920): Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkına Bir Kala

Kürdistan bölgesini Osmanlı ve İran imparatorluklarına entegre eden 1639 tarihli Zuhab (Kasr-ı Şirin) Antlaşması’ndan bu yana Kürtler pro-aktif bir şekilde bağımsız bir Kürdistan devleti kurmaya çalışmaktadır. İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası arasındaki gizli Sykes-Picot Anlaşması (15-16 Mayıs 1916) [2] Ortadoğu halkları için yeni sınırlar yarattı, ancak bu sınırlar ne ABD ne de Bolşevikler tarafından tanındı. Bu anlaşmaya göre Kürdistan coğrafyası, İngiliz-Fransız-Rus yönetimindeki bölgelerin yanı sıra Fars bölgesine bölünecekti. [3] Rusya'nın geri çekilmesi ve tüm iddialarını kaybetmesi üzerine, Fransa ve İngiltere arasında 23 Aralık 1917'de yapılan anlaşma uyarınca Kürdistan ‘İngiliz nüfuz bölgesine’ tahsis edildi. [4]

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, 23 Şubat 1920'de düzenlenen Bakanlıklar Arası Konferansta Fransa, ‘’Kürdistan'ın İngilizler ve Fransızlar arasında bölünmesini ... ve federal bir örgüt kurulmasını’’ önerdi. [5] İngiliz hükümeti içinde ortak bir tutum olmaması nedeniyle, Konferansa başkanlık eden Lord Curzon, İngilizlerin Kürdistan'dan çekildiğini açıkladı ve Kürdistan'ın ‘özerk bir devlete dönüşmesinin’ ve Türklerin ‘tüm Kürt bölgelerini’ boşaltmasının önünü açtı. Konferans, ‘Kürdistan'ın geleceğine ilişkin nihai kararın [Paris] Barış Konferansı'nın sonucuna bağlı olacağını’ belirtti. [6] Osmanlı İmparatorluğu, bu konferansın sonucu olan Sevr Antlaşması'nı 10 Ağustos 1920'de imzaladı.

Madde 64 uyarınca, Antlaşma'nın yürürlüğe girmesinden itibaren bir yıl içinde, Kürtler isterlerse ve Milletler Cemiyeti Konseyi'nin onayını alırlarsa, halk çoğunluğuyla ‘’Türkiye'den bağımsızlık’’ elde edeceklerdi. [10] Türkiye'nin ‘’bu bölgeler üzerindeki tüm hak ve sıfatlarından’’ vazgeçmesi üzerine, Musul vilayetindeki (Güney Kürdistan’daki) Kürtler ‘’bağımsız Kürt Devleti'ne’’ bağlı kalabileceklerdi.

Antlaşmanın 62. maddesi (Bölüm III, Kürdistan) İngiliz, Fransız, İtalyan, İranlı ve Kürt temsilcilerden oluşan bir komisyona Osmanlı sınırlarında yapılacak değişiklikleri belirleme yetkisi veriyordu. Ayrıca İngiliz, Fransız ve İtalyan yetkililerden oluşan bir başka komisyona da altı ay içinde ‘’Fırat'ın doğusunda, Ermenistan sınırının güneyinde...ve Türkiye'nin Suriye ve Mezopotamya ile olan sınırının kuzeyinde kalan ağırlıklı olarak Kürt bölgeleri için bir yerel özerklik planı hazırlama yetkisi vermiştir.’’ [8] Madde 63'te Türkiye, ‘’her iki Komisyonun kararlarını ... üç ay içinde kabul etmeyi ve uygulamayı’’ kabul etmiştir. [9]

Madde 64 uyarınca, Antlaşma'nın yürürlüğe girmesinden itibaren bir yıl içinde, Kürtler isterlerse ve Milletler Cemiyeti Konseyi'nin onayını alırlarsa, halk çoğunluğuyla ‘’Türkiye'den bağımsızlık’’ elde edeceklerdi. [10] Türkiye'nin ‘’bu bölgeler üzerindeki tüm hak ve sıfatlarından’’ vazgeçmesi üzerine, Musul vilayetindeki (Güney Kürdistan’daki) Kürtler ‘’bağımsız Kürt Devleti'ne’’ bağlı kalabileceklerdi. [11] Antlaşma ayrıca, Türkiye'nin ‘’başka herhangi bir devletin egemenliğine veya himayesine tabi olan Müslümanlar üzerindeki her türlü hükümranlık veya yargı hakkından’’ vazgeçmesini gerektiriyordu. [12] Ancak, 9 Ağustos 1919 tarihli İngiliz-Fars Anlaşması [13] uyarınca İran'ın toprak bütünlüğüne saygı duyulacağı garanti edilerek, Doğu Kürdistan Kürtleri için ‘’Birleşik Kürdistan’’ şansı ortadan kaldırmıştır. Böylece İran toprakları, gümrükleri ve petrol kaynakları üzerindeki İngiliz otoritesi korunmuş ve İran’da yaşayan Kürtler ise kendi kaderlerini tayin etmeye aday olarak görülmemiştir. Öte yandan; Sevr Antlaşması’nda belirtilen Kürt bölgeleri aslında tüm Kürtleri kapsamıyordu, İran’a ek olarak Suriye’deki ve Ermenistan’daki Kürt topraklarını da etkilemiyordu. [14]

Osmanlı heyeti Sevr'i imzalıyor. 10 Ağustos 1920

Dahası, İstanbul'daki zayıf bir hükümet Sevr’in hükümlerini uygulayamazdı. Türk milliyetçileri, Kuzey Kürdistan'daki üç Kürt sancağının “gerekirse” halk oylaması yoluyla statülerinin belirlenmesi konusunda anlaştılar. [15] İngiltere, 12 Mart 1921'de Türklere gönderdiği bir mektupta, daha önce yaptığı “bağımsız Kürt devleti” [16] çağrısının altını çizerek: “Kürdistan'la ilgili olarak Müttefiklerin, yerel özerkliklere kolaylık sağlanması ve Kürtlerin çıkarlarının yeterince korunması koşuluyla, durumun mevcut gerçekliğine uygun olarak, Antlaşmada bir değişiklik yapmayı düşünmeye hazır olduklarını” belirtmiştir. [17]

Ekim 1921'de İngiltere Irak'ta bir Arap hükümeti ilan etti. Bir ay sonra, Kerkük ve Erbil'de yerel Kürt valilerle birlikte İngiliz kontrolü altında Irak Geçici Ulusal Hükümeti kuruldu. [18] Kahire Konferansı (Mart 1921), Kürtlerin yeni bir devlet kurulmasını benimseyene kadar Irak'ta bir “azınlık statüsünde olacağı” [19] “İngiliz-Kürt mandası” oluşturdu. [20] Bu arada Churchill ve Binbaşı Edward W.C. Noel hala bağımsız bir Kürdistan'ı savunuyorlardı. [21] Kürtler ise bir Kürt temsilci organı yeni devlete dahil olmayı tercih edene kadar “İngiliz koruması altında federasyonu” düşündüler. [22]

Türkiye'de Kemalistler Sevr Antlaşması'na uymadılar ve Müttefikler de antlaşmayı zorla uygulatmayı başaramadılar. İngiltere ile Türkler arasında 11 Ekim 1922'de imzalanan Mudanya Mütarekesi uyarınca, Sevr Antlaşması Lozan'da yeniden görüşülmek üzere sunuldu. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması  Türkiye’yi bağımsız bir devlet olarak tanıdı. [23] 5 Haziran 1926'da İngiltere, Türkiye ve Irak arasında imzalanan Ankara Antlaşması [24] uyarınca Irak-Türkiye sınırı belirlendi ve Musul (Güney Kürdistan) Irak'ın bir parçası oldu. Irak’ın petrol kaynaklarından yüzde onluk bir pay da 25 yıllığına Türkiye'ye verildi. [25] Böylece Kürdistan, Kürtlerin çıkarları ve kolektif ulusal istekleri yok sayılarak İran, Irak, Suriye ve Türkiye arasında pay edilmiş oldu. [26] Irak’taki İngiliz mandası 1930’larda Levant'taki Fransız mandası 1940'larda sona ermiş, her ikisi de birer Arap devleti olarak bağımsızlıklarını kazanmışlardı. Bu değişimler Kürtlerin haklarında herhangi bir değişiklik olmadan gerçekleşti, böylece Ortadoğu özelinde ulusların kendi kaderini tayin hakkı bir hayal olarak kaldı.

Kendi kaderini tayin hakkı, 1966 İnsan Hakları Sözleşmelerinin 1. Maddesiyle uyumlu olarak, bir dekolonizasyon ilkesinden, eskiden sömürge olan topraklardaki halklara da tanınan bir post-kolonyal hakka dönüştü. Ancak Kürtler çoktan de-kolonize olmuş devletler arasında bölünmüştü. Yani Kürdistan bir sömürge toprak parçası olarak görülmediği için dekolonizasyon çerçevesine uymuyordu.

Halkların Kendi Kaderini Tayin Etmesi

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Müttefik Devletler, sömürgelerinin ekonomik ve stratejik önemi nedeniyle ulusların kendi kaderini tayin talepleriyle ilgilenmediler. Kendi kaderini tayin hakkı sadece, devletlerin yayılmacılık hedeflerine ulaşmak için başvurdukları, Manda sistemi aracılığıyla istismar edilen bir slogan haline geldi. Aynı zamanda, Åland Adaları Hukukçular Komitesi ve Raportörler Komisyonu kendi kaderini tayin hakkını evrensel bir hukuk normu olarak tanımayı reddetti, çünkü Milletler Cemiyeti Sözleşmesi'nde yer almıyordu ve tam anlamıyla bir uluslararası hukuk kuralı değildi. [27] Kendi kaderini tayin hakkı daha ziyade adaleti sağlamak ve özgürlüğü korumak için ‘’belirsiz ve genel bir formülle’’ oluşturulan siyasi bir kavram olarak kaldı.

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Birleşmiş Milletler'in kurulması ile kendi kaderini tayin kavramı artık etnik-kültürel olarak homojen bir azınlık tarafından değil, bir devletin tüm halkı tarafından kullanılacaktı. [28] BM'nin 1950'lerin ortalarında başlayan ikinci on yılında sömürgeleştirmenin sona erdirilmesi çağrısı yapıldı. Kendi kaderini tayin hakkı, 1966 İnsan Hakları Sözleşmelerinin 1. Maddesiyle uyumlu olarak, bir dekolonizasyon ilkesinden, eskiden sömürge olan topraklardaki halklara da tanınan bir post-kolonyal hakka dönüştü. Ancak Kürtler çoktan de-kolonize olmuş devletler arasında bölünmüştü. Yani Kürdistan bir sömürge toprak parçası olarak görülmediği için dekolonizasyon çerçevesine uymuyordu.

Kürtler, Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda, kendi kaderini tayin hakkının henüz yasal olarak tanımlanmadığı bir dönemde sosyo-politik bir ulus olarak kabul edildi. Ancak Kürtlerin bağımsızlığı Müttefiklerin siyasi ve ekonomik çıkarlarını olumsuz etkileyecekti ve Milletler Cemiyeti de bu nedenle Kürtlerin bağımsızlığını desteklemekten vazgeçti.

Sonuç Yerine

Kürtler, Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda, kendi kaderini tayin hakkının henüz yasal olarak tanımlanmadığı bir dönemde sosyo-politik bir ulus olarak kabul edildi. Ancak Kürtlerin bağımsızlığı Müttefiklerin siyasi ve ekonomik çıkarlarını olumsuz etkileyecekti ve Milletler Cemiyeti de bu nedenle Kürtlerin bağımsızlığını desteklemekten vazgeçti. Bunun yerine Kürtler İran, Irak, Suriye, Türkiye arasında bölündü ve şu anda dünyadaki en büyük devletsiz ulus konumundalar. Böylece Kürdistan fiilen parçalandı ve Kürt halkının rızası olmadan onlara yeni ulus-devletlerin egemenliği dayatıldı.

Kürtlerle ilgili tarihi-hukuki kayıtlar [29], İngiliz hükümetinin Sevr Antlaşması’nı feshetmesinin Kürdistan'ın bölünmesinde belirleyici rolü olduğunu göstermektedir. Kürtler, ilgili haklara sahip azınlıklar olarak bile tanınmamakta ve bulundukları devletlerin hükümetlerinde temsil edilmemektedirler. (Irak hükümeti tarafından seksen yıl boyunca bastırıldıktan sonra, 2005 Irak Anayasası Kürtlere, Kürdistan Bölgesel Yönetimi tarafından yönetilen, anayasal olarak federal bölge statüsünü tanımış oldu) Kürtler, kendilerini doğrudan etkileyen konularda kamu işlerine ve karar alma süreçlerine etkin bir şekilde katılma hakkından mahrum bırakılmıştır. Sonuç olarak, sadece büyük güçlerden değil, aynı zamanda ev sahibi devletlerden nezdinde de Kürtler hak ettikleri muameleyi görmemişlerdir. Bu durum, self-determinasyon hukuki ilkesinin gerçek gücünün sorgulanmasına neden olmaktadır. Çağdaş self-determinasyon hukukunun Kürtlere uygulanması açık olmalıdır, zira Kürtler tanımlanmış bir halk kategorisindedir.

 

Kaynakça:

[1] Mezopotamya, Sir Erle Richards'tan Lord Curzon'a Memorandum (Ocak 1919), Anita Burdett, Records of the Kurds içinde: Territory, Revolt and Nationalism, 1831-1979: British Documentary Sources 672 (cilt 5. 2015).

[2] Yaygın olarak 'anlaşma' olarak anılsa da, İngiliz, Fransız ve Rus Dışişleri Bakanları arasında teati edilen birkaç gizli mektubun sonucuydu, https://blog.nationalarchives.gov.uk/dividing-bears-skin-bear-still-alive-1916-sykes-picot-agreement/.

[3] Alan Palmer, The Decline and Fall of the Ottoman Empire 239-40 (1994).

[4] Güney Rusya'daki faaliyetler konusunda Fransa ve İngiltere arasında yapılan anlaşma, Documents on British Foreign Policy içinde, seri I, cilt III, at 369-70.

[5, 6] Orta Doğu meseleleri üzerine departmanlar arası konferans tutanakları, Dışişleri Bakanlığı (23 Şubat 1920), [L/PS/10/807], Burdett içinde, yukarıdaki not 1, 687-92.

[7, 8, 9, 10, 11, 12] Türkiye ile Barış Antlaşması 1920

https://treaties.fco.gov.uk/awweb/pdfopener?md=1&did=63986.

[13] Heather L. Wagner, Orta Doğu'nun Bölünmesi: Sèvres Antlaşması 18 (2004).

[14] Maria O'Shea, Harita ve Gerçek Arasında Sıkışıp Kalmak: Coğrafya ve Kürdistan Algısı 10 (2004).

[15] Lord Avebury, Self-Determinasyon ve Uluslararası Hukuk: The Kurdish Case, 7 Int'l J. Kur. St. 7, 9 (1994).

[16] Robert Olson, Kürdistan için Savaş: The Churchill-Cox Correspondence Regarding the Creation of the State of Iraq, 1921-1923, 5(1) Kur. St. 29, 40 (1992).

[17] Birleşik Krallık Dışişleri ve Milletler Topluluğu Ofisi Doc. No. FO 371/6467 E 3357.

[18] Cecil J. Edmonds, The Kurds of Iraq, 11(1) Mid. Eas. J. 52 (1957).

[19] Birleşik Krallık Dışişleri ve Milletler Topluluğu Ofisi Doc. No. FO 371/6346, Mezopotamya Yüksek Komiserinden Sömürgelerden Sorumlu Devlet Bakanına (12 Haziran 1921).

[20] Avebury, yukarıdaki dipnot 15, at 10.

[21] Saad Eskander, Britanya'nın Mezopotamya Mandası Altında Güney Kürdistan: From Separation to Incorporation, 1920-23, 37 Mid. Eas. St. 153, 155-6 (2001).

[22] Hindistan Ofisi Siyasi Departmanının Notu, 'Kürdistan' (14 Aralık 1918), Sir J.E. Shuckburgh, in Burdett, supra note 1, at 220, 524.

[23] McDowall, Kürtlerin Modern Tarihi, 188, 2003

[24] Birleşik Krallık ile Irak ve Türkiye Arasındaki Antlaşma

http://foto.archivalware.co.uk/data/Library2/pdf/1927-TS0018.pdf.

[25] McDowall, Kürtlerin Modern Tarihi, 146, 2003

[26] Orta Doğu ve civarındaki Kürtler için bakınız Profesör Michael Izady'nin Infographs, Maps, and Statistics Collection, https://gulf2000.columbia.edu/maps.shtml.

[27] Türkiye ve Irak Arasındaki Sınır Sorunu, 30 Eylül 1924 tarihli Konsey Kararı ile kurulan Komisyon tarafından Konsey'e sunulan Rapor

https://biblio-archive.unog.ch/Dateien/CouncilMSD/C-400-M-147-1925-VII_BI.pdf.

[28] Raportörler Komisyonu tarafından Milletler Cemiyeti Konseyine sunulan rapor, LN Konsey Belgesi b7/21/68/106 (16 Nisan 1921).

[29] Antonio Cassese, Self-Determination of Peoples: A Legal Reappraisal (1995).

Yayın Tarihi: 13/07/2023