Asla unutamayacağım ve mücadele gerekçesi yaptığım olaylardan biri de, 13 yaşındaki Necla A.’nın korucu akrabaları tarafından istismara uğradıktan sonra doğum yapması sebebiyle -Necla’nın çocuk bedeni ancak ölü bir bebek doğurabilmişti- yine köy korucusu olan başka akrabaları tarafından öldürülmesiydi.

Hep söyledik, söylemeye devam edeceğiz… Günlük, haftalık, aylık, yıllık bilançolara kaydedilen “sayılar” birer sayı değil; her biri bir hayat, bir dünya; sadece onların değil, esasında bir bütün olarak insanlığın da parça parça eksildiği bir dönemden geçiyoruz. Her birinin adı farklı olsa da, esasında hedef alınan, onurda eşit yaşamın tesis edildiği, eşitlikçi, ahlaki, politik toplumun tamamı. Bir tarafta iradeleri elinden alınmak istenen, “mülk” görülen, yaşam hakkına kast edilen, cinsel, fiziki, psikolojik şiddetin de ötesinde adeta rutin bir işkence dayatılan kadınlar; öte taraftan da kadınların adalet mücadelesi, hak arama serüveni, hayatta tutunma yolculuklarında yaşadıkları.
Son 30 yılda sürdürmeye çalıştığım hak mücadelesinde yaşadıklarımdan hareketle şunu da belirtebilirim; toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kurumsallaştığı bir ortamda, faillerin özgüvenle ve hoyratça eylemlerini sürdürmelerinin ruhsal arka planı, motivasyonu, bir “iktidar” alanına işaret etti hep.
Sahi tüm bu yaşananlardan kim sorumlu? Sadece fail olan erkekler mi, yoksa bu sistemi yaratan, besleyen, güçlendiren, cezasızlık politikalarıyla her failden yeni şiddet eylemleri yaratan yönetim aklı mı? Çocuk istismarlarının gerçekleştiği yurtlar için “bir kereden bir şey çıkmaz” ya da anayasal toplumsal gösteri hakkını kullanan siviller için “kadın da olsa çocuk da olsa, güvenlik güçlerimiz gerekeni yapacaktır” diyen iktidar aklı mı? Kadının yaşam hakkına yönelik ihlallerde ve cinsel saldırı bilançolarına bakıldığında, sayısal manada bir savaş bilançosunu andıran bu tabloya ulaşmak, hangi dayatmanın eseri? Aradan geçen zaman içerisinde kadının örgütlü mücadelesi, dayanışması, sesini yükseltmesi artmasına rağmen, sonucu değiştiremeyen bilançolara ne demeli? Bugün cinskırım denebilecek bir ortamı yaşıyor olmamızın çoklu sebeplerini ortaya koyarken, benzer şekilde, çoklu mücadele araçlarını ortaklaştırmak ve büyütmek de her zamankinden elzem görünüyor. Yaşamaktan ve yaşatmaktan yana ısrarın da her zamankinden hayati olduğu apaçık ortada.
Son 30 yılda sürdürmeye çalıştığım hak mücadelesinde yaşadıklarımdan hareketle şunu da belirtebilirim; toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kurumsallaştığı bir ortamda, faillerin özgüvenle ve hoyratça eylemlerini sürdürmelerinin ruhsal arka planı, motivasyonu, bir “iktidar” alanına işaret etti hep. O alan, bu aklı ve küstah rahatlığı yarattı, besledi, cesaret verdi, güç verdi, “yaptığın bir şekilde yanına kar kalır” hissi verdi; böylelikle her yer bir suç mahali oldu; şiddet, yaygı ve sistematik bir ortama dönüştü.
13 yaşındaki Necla A.
Her insanın hayatına silinmeyecek izler bırakan olaylar, yaşanmışlıklar, tanıklıklar vardır. Benim için de asla unutamayacağım ve mücadele gerekçesi yaptığım olaylardan biri de, 1999 yılında İHD Diyarbakır Şubesi olarak takip ettiğimiz, 13 yaşındaki Necla A.’nın korucu akrabaları tarafından istismara uğradıktan sonra doğum yapması sebebiyle -Necla’nın çocuk bedeni ancak ölü bir bebek doğurabilmişti- yine köy korucusu olan başka akrabaları tarafından öldürülmesi olayıydı. Gerçek failler yerine, yaş küçüklüğünden yararlansın diye suçu 15 yaşındaki erkek yeğenlerinin üstlendiği, nereden bakarsanız bakın irin kokan bu örgütlü cinayetin gerçek failinin aslında bir şahıstan çok öte, korucu failin, devletin silahını tutuyor olmanın verdiği güven ve rahatlık olduğunu bugün de söylemek gerek. “Çocuk/ istismar/ doğum/ öldürülme” kelimelerinin yan yana gelebilme ihtimalinin ağırlığı bile insanı nefessiz bırakırken, Necla’nın yaşadıklarından başlayarak bugünkü Narin, Ayşegül, İkbal, Rojin, Gülistan ve sayısız ismin tarihe kazıdıklarından çıkarılması gereken ağır dersler var.

Şükran’ın mücadelesi
Benzer şekilde, özellikle 1990’lardan itibaren yaygın şekilde, cinsel şiddetin, gözaltında bir sorgu yöntemi olarak kullanılmasına tanıklık ettiğimiz dönemlerde de, buna maruz kalan kadınların adalete erişim çabası, “cezasızlık politikalarıyla” sonuçlandığı için, buna maruz kalanlardaki çoğu kere şikayetçi olma isteksizliğini aradan geçen zaman içerisinde daha fazla düşünmek ve anlamak mümkün oldu. Bir taraftan, maruz kalınan insanlık dışı muamelenin failinin hukuk önünde hesap vermesine dair kadının istenci ve iradesi; ama öte taraftan da her defasında bunun pratikte mümkün olmadığını görmesi, bir nev’i kadının hak arama mücadelesinde yaşadıklarına dair yakın geçmişimizde tanıklık ettiğimiz yaygın pratikler oldu.
1993’de Derik’e bağlı bir köyde gözaltına alındıktan sonra fiziki ve cinsel işkenceye maruz kalan 17 yaşındaki Şükran, daha sonradan AİHM’in Türkiye hakkında mahkumiyet kararı vermesiyle sonuçlanan başvurusunda, sonraki yıllarda birçok kadına ışık tutacak bir cümleyle konuşmaya başlamış ve AİHM yargıçları önünde tanıklık ifadesini verirken de aynı şeyleri söylemişti: “Bu yaşadıklarım benim suçum değil; asıl onların utanması gerek!”. Gerçekten de bu duyguyla ve inançla yola koyulan Şükran, bir insanlık suçu olan gözaltındaki cinsel işkenceyi susmadan, kararlıca anlattı ve sonuna kadar da vazgeçmeyerek uluslararası bir mahkemede karar çıkartarak, tarihe de bir not düştü aynı zamanda: “Ne olursa olsun vazgeçmeyin, sonuna kadar gidin ve failler hak ettikleri cezayı alana kadar mücadelenizden vazgeçmeyin!"
Yanı sıra, cinsel saldırı suçlarında olsun, kadının yaşam hakkına yönelik ihlallerde olsun, “iyi hal indirimlerinden” “haksız tahrik indirimlerinden” tutalım da, birçok şüpheli kadın ölümlerinde cezasızlığa varan yargı pratiğinin yanı sıra, kadınların adalete erişim sürecinde yaşadıkları, inanılmaz yorucu ve zaman zaman hak arama sürecinde bıktırıcı oluyor. Öyle ki, maruz kalınan her saldırıda “üzerindeki kıyafetten, arkadaş ve meslek seçimlerine” kadar bir nev’i kendisi sorgulanan kadınlar, yargısal süreç başlatmak istediklerinde yalnızlaşmayla da karşı karşıya kalabiliyorlar. Benzer bir durumu, örneğin çalıştığı işyerinde maruz kaldığı cinsel tacizi soruşturma konusu yapmak isteyen kadınlar, kolluğa ulaştıkları andan itibaren suçlayıcı sözlere, imalara da maruz kalıyorlar. Koruma mekanizmalarının işetilmeyişi, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının kadın kazanımları bakımından yarattığı olumsuz etki, önleyici mekanizmaların kullanılmaması, tedbir kararlarına rağmen kadınların birer beşer öldürülmesi gibi tüm yaşadığımız bu süreç, bir nev’i bu ülkede kimse görevini yapmadığı için ağırlaşarak devam ediyor. Boşanmadan tutalım birçok gerekçeyle tehdide maruz kalan kadınların feveranlarının adliye koridorlarında da duyulmaması, kağıt üzerindeki koruma kararlarının yerine getirilmeyişi, bir can’a mal olmaya devam ediyor maalesef…

“Gender apartheid”
İşte bu nedenledir ki, bugün uluslararası insan hakları örgütleri, toplumsal cinsiyet temelinde uygulanan kurumsallaşmış sistematik baskı ve tahakküm rejimleriyle mücadele çabalarını güçlendirmek için toplumsal cinsiyet ayrımcılığının uluslararası hukuk kapsamında bir suç olarak tanınması gerektiğini söylüyor. Özellikle Taliban’ın Afganistan’da yönetimi ele geçirmesinden sonra kadınlara ve kız çocuklarına yönelik gerçekleşen uygulamaların mevcut tanımlarla açıklamanın yetersiz kaldığından hareketle, Af Örgütü ve FIDH (Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu) gibi uluslararası kuruluşlar geçtiğimiz Haziran ayında, küresel çapta yasal çerçevedeki büyük boşluğu doldurmak için “gender apartheid” tanımını kullanmayı önerdi. Nitekim, Birleşmiş Milletler Özel Raportörü de benzer şekilde, toplumsal cinsiyet ayrımcılığının uluslararası hukukta kodifiye edilmesinin ve insanlığa karşı suçlar arasına alınmasının zamanının geldiği yönünde değerlendirmeler yapmıştır. İnsanlığa karşı işlenen suçlara ilişkin yeni bir antlaşma için devam etmekte olan müzakereler, bunun için bir fırsattır.
Toplumsal cinsiyet temelinde apartheid kavramı ilk olarak Afgan kadın insan hakları savunucuları ve feminist müttefikleri tarafından, 1990'larda Taliban döneminde kadınların ve kız çocuklarının boyun eğdirilmesine ve haklarına yönelik sistematik saldırılara tepki olarak dile getirilmiştir. Taliban'ın 2021'de Afganistan'ın kontrolünü yeniden ele geçirmesinden bu yana daha yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı. Yine, bazı İranlı feministler ve BM uzmanları da İran İslam Cumhuriyeti'nde kadınlara yönelik kurumsallaşmış ayrımcılık ve baskının toplumsal cinsiyet ayrımcılığı anlamına geldiğini savunmaktadır. Toplumsal cinsiyet ayrımcılığının uluslararası hukukta tanınması için yürütülen uluslararası bir kampanya, aralarında Nobel Barış Ödülü sahibi dört kadının da bulunduğu feminist aktivistlerden ve müttefiklerden geniş destek görmektedir.
Geldiğimiz aşamada, cins kırımına dönen bu ortama yol açan her pratiğin, önümüzdeki dönemde uluslararası alanda “gender apartheid” düzenlemeleriyle karşılaşması da olasıdır. Amacımız, mücadelemiz, çabamız, temennimiz, böylesi bir düzenlemeye gerek görülmeyecek toplumsal cinsiyet eşitlikçi ve adil bir yaşamın tesis edilmesine dairdir.
Düşlerimiz, tek bir çocuğun yüzünün solmamasına, tek bir kadının eksilmemesine dairdir… Bu coğrafyadaki kadınlar, sadece dilemekle kalmayacaklarını, bunun gerçekleşmesi için mücadele etmeye devam edeceklerini her fırsatta ortaya koyuyorlar.
Yayın Tarihi: 13/08/2025