PolitikART
Anı-Hikâye

Sayılı günler

Sayı: 335
Tevfik Kalkan
Tahliyesini sayılı gün, hafta ya da yılları “Şu kadar gün, şu kadar yıl kaldı” diye sayardı herkes. Ancak S., ‘yüz arama kaldı’ derdi. Sonra başlardı geriye doğru saymaya; 99,98,97… Arama sayısı 36’ya düştüğünde ‘örgütlenmiş karanlığın’ kapıları bir anda açıldı ve S., ‘gerçek karanlığa’ geçiş yaptı.

 

S. adında biri vardı. Yanlış anımsamıyorsam Urfalıydı. 2004-05 yıllarında tahliye olmuştu. Şimdi nerededir, ne yapıyor bilmiyorum. 30 yıllık esaretimin ilk on yılı içindeydim. Onun da yedi ya da sekizinci yılı olmalıydı. Dokuz küsur yıl gibi süre kalacaktı içeride. Yani tahliyesine iki yıldan daha az bir zaman kalmış olmalıydı. Henüz kalan günleri saymıyordu ama yılları da saymıyordu. Tahliyesini sayılı gün, hafta ya da yılları “Şu kadar gün, şu kadar yıl kaldı” diye sayardı herkes. Ancak S. böyle saymazdı; ‘yüz arama kaldı’ derdi. Sonra başlardı geriye doğru saymaya; 99,98,97… Askerlerin de katıldığı genel arama 15 günde bir yapılırdı. On beş günde bir yapılan aramada bir sayı daha düşerdi. “Nereden aklına geldi, niye böyle bir yöntemi seçtin?” diye sorsan güler geçerdi. Oysa bana göre çok ciddiydi.

Aklından geçenleri okuyacak yeteneğim yoktu elbette. Her yalnız kaldığında ya da gece uykuya daldığında ne düşündüğünü, ne hayal ettiğini de bilemem. İlginç bir yer şu hapishane! Ne niyet okuyabilirsin ne de gözlemlediklerini doğru kabul edebilirsin. Hatta konuşulanlara bile çoğu zaman kuşkuyla yaklaşma ihtiyacını duyabilirsin. Neredeyse 40 yıl aşkın hapishane deneyimini yaşayan bir halk ve bireyleriz. Belki de halen tam konuşulmamış, anlaşılmamış. Mesela 30 küsur yılın ardından tahliye olup da öncelikle annesinin ayaklarını öpmek ya da havai fişeklerle karşılanmak nasıl bir şeydir? Mahpusun gözünden mi bakıp düşünmeli yoksa dışarıdakinin aklından ve gözünden mi? Ama ben mahpustum diyorum, mahpusluğu yaşayan bendim. O zaman kendi bakışımdan, kendimden bakmalıyım. Ama bir de beni karşılayanlar, yere göğe sığdıramayanlar, ağlayanlar, ayağını öptürenler, davul zurna ile govend tutup ışıklı geçit töreni yapanlar, otobanlarda arabaları durdurup bağrışanlar, kapı önlerinde bekleyenler, yıllardır yol gözleyenler, özleyenler, gün gün sayanlar var.

Ama ben 30 yılı saymak için beklemedim, değil mi? Ne hikmetse o gün yerin göğünde gece olmuştu ve bana “haydi çıkıyorsun” dediler. ‘Gerçek karanlık’ ile baş başaydım. Kelam doğruydu içindeki hangisini beslersen yolunu da o belirleyecekti.

Öyle kolay anlaşılacak bir yer değil

İyi futbol oynardı S. O daracık havalandırmada güzel hareketler yapardı. Yorulmak nedir bilmezdi. Gün içinde üç defa maç yapılsa her üç maçta da oynamak isterdi. Bazen oynardı da. O gün kimlerin futbol oynayacağını belirleyen, listeyi yapan bir arkadaşımız olurdu. Ne gereksiz bir şey demeyin. Oysa en gerekli ihtiyaçlardan elli, bazen yüz kişinin birlikte kaldığı bir koğuşta adaletli olmalısın. Futbol oynayacak olanları aynı haktan eşit derecede yararlandıracaksın. Bu nedenle bunun sorumluluğunu almak kolay değil. Dedim ya, hapishane öyle kolay anlaşılacak bir yer değil bilmeyenler için. Hatta bir şey daha söyleyeyim; hapishanede olup da hapishaneyi bilmek de kolay değil. Bilmeyip de günlerini sayarak bitirdikten sonra çıkanlar da hayli vardı. S. bunlardan biri miydi, emin değilim. En azından olup bitenleri biliyordu diye düşünüyorum. Velhasıl bizim S., uzun süre futbol takımında, kimlerin o gün oynayacağının listesini de hazırlıyordu. Bazen günde üç defa liste hazırlıyordu. Futbol dışında, haftada bir iki gün gündüzleri başka şeyler de vardı. Görüş günü, temizlik günü, gece yine eğitimle doldurmaya çalışırdık ama S. futbol oynardı. Yok, şikâyetçi değildik, en azından ben değildim. Çünkü onunla maç kazanma ihtimalim yüksek olurdu. Bir gün maçtan sonra her birimize düşen su payı iki buçuk litrelik kola şişesindeki su olmuştu. Biz kocaman şişeyle yıkanmaya çalışırken, S. bilmem hangi vakitte ve nerede futbol oynadığını, devam etseydi belki de (o belki de demiyordu, kendinden çok emindi) Süper Lig takımlarının birinde olabileceğini gülerek söylüyordu.

 

Gerçek bazen bildiğinin de ötesinde

Üniversitedeyken aktif mücadeleye katılmaya karar vermişti. Benim görmediğim yerleri o görmüştü. Hem de hakikatin ve sanatın merkezinde bulunmuştu. Bilmişti bazı şeyleri ve çok iyi dile getiriyordu. Dedim ya; ne gördüğün şeyler için bu doğru olandır diyebilirsin ne de duydukların için. Gerçek bazen gördüklerinin, duyduklarının ve bildiklerinin ötesindedir. Tanrı’nın kelamını değil, ilkin varlığına ikna olursan sonraki yol çileli olsa da bilmeye eriştiğinde belki de yoldan çıkma, yolunu karıştırma ihtimali de o derece azalmış olur. Kelam bilincin için gereklidir. Dahası bilinci duyduğun ihtiyaç Tanrı’yı kelam haline getirir. Ruh, diğer bir ifadeyle maneviyat sezgi ile eriştiğindir. Özgürlüğü ne yapsan da mesela elindeki kalem gibi bir şekle getiremezsin. Ama bilinçle form kazandırırsın. Demek ki bilmenin bazı koşullarda yansıdığı hal aslında bilmezliktir. Bilmez olduğunu bilsen bile orada varlığını sürdüren, hatta yeni biçimler oluşturarak büyüyen bir şeyler var. İşte karanlık nokta budur. Karanlık yolda ilerleyerek büyüyen ve kocaman bir madde ya da şöyle diyeyim, biriken kara enerji! Bunu nasıl açıklayacaksın?

 

‘Örgütlenmiş karanlık’

Kara enerjinin toplumsal yaşamda en iyi örgütlendiği alanın iktidar ve devlet olduğuna eminim. İktidarın kara enerji biriktirdiği alanlardan birinin de hapishane olduğunu bütün iddiamla dile getirebilirim. “Şairler imgelerle konuşur” derler. “Mahpus şair” bilincinde miydi bilmiyorum ama hapishane için ‘örgütlenmiş karanlık’ dedi. Bir imge olarak hiç de fena durmuyor doğrusu. Aktif mücadele içindeki bizim S., bu ‘örgütlenmiş karanlık’tan çıktıktan sonra ilk soluğu bir üniversitede almış. Öyleymiş! Çok geçmeden o üniversitenin futbol takımında oynamaya başladığını söylediler sonra. “Gerçek karanlık” hiç de göründüğü gibi değilmiş yani. Genel arama sayısı 36’ya düştüğünde ‘örgütlenmiş karanlığın’ kapıları bir anda açıldı ve gecenin ilerleyen bir vaktinde S., ‘gerçek karanlığa’ geçiş yaptı.

 

Peki direniş nerede?

Madde aynısı mıydı? Ya da şöyle söyleyeyim, ‘örgütlenmiş karanlık’ mekâna, yani hapishaneye alındığında ‘madde’ ne düşünüyordu? Ben eminim, kesinlikle günleri saymıyordu. Ama ‘gerçek karanlığa’ dair özlem doluydu. Dedim ya, kelamın hükmü senin onu yaşadığın kadardır. Sanırım mümin, Tanrı’sına ikiyüzlü davranmayı aklından geçirmez bile. Ama bilinç de bir enerjidir deyimle. Karanlık noktaların görünmemesi seni yanıltmasın. ‘Örgütlenmiş karanlığın’ temel rolü bu karanlık noktaları yavaş yavaş hareketlendirerek büyütmektir. Demek ki direniş, anlamın hareket kazandırdığı varlık, işte tam da bu karanlık noktalara, karanlık özelliklere, yeterli olmayan zihniyet ve tutumlara karşın mücadele halinde oluşuyor. Bunun ne yaman bir mücadele olduğunu sayısız direniş temsilcileri kanıtlıyor.

Merak ediyorsunuz, biliyorum. Çok uzatmadan sonlandırayım. S. hakkında mı? Hayır, anlamadınız beni. Benim meselem S. değil ki! Kendimim. Her hafta kantine haftalık ihtiyaçlar için bir liste verirdik; çay, şeker, kahvaltılık, telefon kartı. İstediklerimiz geldiğinde bir baktık yıllarca satın aldığımız “Çaykur Rize Çay” yok. Yerine bir başka çay getirilmiş: “Sayılı Günler”.

 

‘Gerçek karanlık’ ile baş başaydım

Şu ‘örgütlenmiş karanlığın’ aklı yaman çalışıyormuş. Tahliyesine iki üç yıl kalmış. Ay ay, hafta hafta mı yoksa günleri mi saysam? İçimdeki karanlık fena halde “gün” diyor. Ne de olsa sayılı günler çabuk geçer demişler. Ama ben 30 yılı saymak için beklemedim, değil mi? Ne hikmetse o gün yerin göğünde gece olmuştu ve bana “haydi çıkıyorsun” dediler. ‘Gerçek karanlık’ ile baş başaydım. Kelam doğruydu içindeki hangisini beslersen yolunu da o belirleyecekti.

 

Tevfik Kalkan 1991'de tutuklandı, 2021'de cezaevinden çıktı.

 

Yayın Tarihi: 17/02/2025