PolitikART
Kültür-Sanat

Sarı Zarflar: Mazrufun söyledikleri

PolitikART Özel
Bilge Aksu
Yıllar evvelki yurt günlerimden hatrımda kalan bir söz var. Herhangi bir eleştiri, uyarı yahut tartışma ortaya çıktığında birileri üsluptan şikayet edince takkeli hoca abilerimiz “Zarfa değil, mazrufa bak mübarek!” diye azarlardı insanı. Neticede söylenen şeyin şekline değil de içeriğine bakmak gerekiyordu. Bazılarımız “Ama üslup da önemlidir!” diye karşı çıkmaya kalktığında bu kez, “Lafın tamamı aptala söylenir…” cümlesini duyup mecburen susarlardı.

İlker Çatak’ın son filmi Sarı Zarflar 27 Mart itibarıyla Türkiye’de gösterime girdi. ‘Fikir olarak’ Türkiye’deki Barış Akademisyenleri’ni anlatıyor. Ankara’da yaşayan çiftimizden Aziz Tufan hem bir tiyatro yazarı hem de akademisyen. Derya Tufan ise devlet tiyatrosu bünyesinde epey hatırlı bir oyuncu. Açılış sahnesinde de zaten Derya’nın oyununu görüyoruz. Perde kapandıktan sonra Derya son derece siniri bozulmuş şekilde, protokoldeki Vali Bey’in fotoğraf isteğini dahi geri çevirerek kulise dönüyor, valinin oyun sırasında telefonuyla ilgilenmesine bozulmuş. Aziz ise daha makul biçimde, gelen konukları eğlemeye çalışıyor.

Hem Derya hem Aziz, kültürel birikimlerinin de etkisiyle muhalif cephedeler. Aziz’in bir ders sırasında sınıftaki öğrencileri dışarıda süren eylemlere katılmaya teşvik ettiğini; Derya’nınsa oyundan sonra kendisine kartını ileten ana akım bir menajeri küçümsediğini görüyoruz. Derya, menajerliği “pezevenklik” olarak gördüğünü söyleyince Aziz ona itiraz etme amacı gütmeden soruyor: “O halde oyuncular ne oluyor?”

Sonra bir sabah o acı haberi alıyoruz. Haklarında soruşturma açılmış, açığa alınmışlar. Bu esnada “Doğu ve Güneydoğu illerinde” yaşananlar sebebiyle ülke epey gergin. Yönetmen bu açığa alınmanın temel sebebine dair seyirciyi serbest bırakmış. Türkiye özelinde meseleyi bilenler bunu barış imzacılarıyla özdeşleyebilir ama Derya’nın oyunu iptal edildiğinde dönen tartışmalara bakarsak, Vali Bey’in fotoğraf isteğinin geri çevrilmesi de etkili olmuş. Buradaki muğlaklık, yönetmenin filmi evrensel kılma hamlesi olsa gerek.

 

Direniş Rolünde İstanbul

Filmin devamını hızlı geçelim. Tufan çiftimiz Ankara’yı terk edip İstanbul’a, Aziz’in annesinin yanına taşınmak zorunda kalıyor. Yanlarında ergen kızları, bankada kredi borçları ve hayalkırıklığına bulanmış idealleriyle. Derya’nın muhafazakar abisi olup bitenden haberdar ama yaşam tarzları epey farklı. Üstten bakışlarla sahip çıkıyor çiftimize. Aziz’i önce Cuma namazına sürüklüyor, sonra bir taksi işi ayarlıyor. Ama Kaz Dağları’ndaki aile yadigarı arsayı satalım diye ona yaranmak için yıllar sonra oruç bile tutan Derya’yı umursamıyor. Bundan sonrası tamamen hayatta kalma çabası. Kızlarını özel okula göndermek zorunda oldukları için işler iyice zorlaşacak; Derya o menajerin teklifini kabul edecek, Aziz buna tepki gösterecek, aile dramı giderek büyüyecek…

Filme dair yorumlarda katıldığım unsurlara geleyim önce. Teknik olarak iyi bir eser var karşımızda. Ankara rolünde Berlin, İstanbul rolünde Hamburg seçimi (Aziz’in sınıf tahtasında da görünen) Brechtyen yabancılaştırma efektine güzel bir örnek. Öte yandan ilk yarıda seyirciyi kendi duygusuna ortak edebilen, arka planında politik sebeplerin yattığı bir direniş hikayesini gündelik bir aile dramına başarıyla dönüştüren bir film bu. Fakat ikinci yarıya geçtiğimizde işler biraz sarpa sarıyor. Biz biraz o kısma bakalım.

Netice itibarıyla aldığı ödülden bağımsız, dikkat çekici bir film var karşımızda. Fakat zarfa değil mazrufa baktığımızda aksamaya başlaması epey ibretlik. Filmin ikinci yarısında direnmeyi sürdüren değil de erkeklik konforundan nasiplenen bir adam görürsek, kafamızdaki çoğu soru cevaplanmış olur.

Erkeğe yönelen perspektif

Normal şartlarda eserleri kendi bağlamında değerlendirmek gerekse bile İlker Çatak’ın geçtiğimiz günlerde T24’ten Binnaz Saktanber’e verdiği röportajda söylediklerini bu yazıya katmam gerekiyor. Eşi Ayda Meryem Çatak’ın geçmişteki bir fedakarlığından bahsetmiş, ilk yıllarında eşinin çalışıp para kazanması sayesinde sinemayla uğraşabildiğini belirtmiş. Neticede filmlerin çoğu, yönetmenlerin yaratıcı bilinçdışının bir projeksiyonudur aynı zamanda.

İkinci yarıda Aziz’i perdede Derya’dan daha fazla görüyoruz. Bunun anlamı, perspektifin örtük biçimde de olsa erkeğe yönelmiş olması. Taksi sahnelerindeki içsel sorgulamaları, eski arkadaşlarının tiyatro sahnesini ziyareti, onlarla işbirliği içinde bir oyun yazmaya kalkışması hep Aziz’in dünyasında daha derine inmemiz demek. Derya’yı yanında Aziz olmadan ilk yarıda neredeyse eşit olarak gördüysek de ikinci yarıda böyle sahneler epey azalıyor. Kızıyla olan muhabbetlerinde dahi hep Aziz’in bir gölgesi duruyor. Hatta bu durum sonradan, Aziz’in kızıyla yeterince ilgilenmediği eleştirilerine varıyor. Aziz’in yazdığı oyunda X-Ray’den geçerken tamamen soyunması gerektiğini düşünen Derya’nın fikri teşhircilik endişesiyle dikkate dahi alınmasa da finalde bu rolü üstlenen Aziz’in kendini çırılçıplak soyduğuna şahit oluyoruz. Kısaca, filmin ikinci yarısı Derya’nın bir özne olarak silikleştiği sekansları ardı ardına sahneye taşıyor.

Filmin kırılma noktası da buralarda beliriyor. Oyuna dair itirazları dikkate alınmadığından değil belki ama Derya’nın Aziz’e dair tahammülsüzlüğü çeşitli sebeplerden giderek artıyor. Aziz’in çocuğuyla yeterince ilgilenmeyişi, annesini kırmama isteği, iftar davetinde Derya’nın abisiyle tartışmasında tutuk davranması derken, Derya bir çıkış yolu aramaya başlıyor. Kızlarının özel okula gitmesi, Türkiyeli seküler bir aile olarak hayati derecede önemli olduğundan, sonunda o küçümsediği menajerin dizi teklifini büyük ödünler vererek (politik tweetlerini silerek yani) kabul etmek zorunda kalıyor. Aile bağlarının görünen ilk büyük kopuşu da bundan ileri geliyor. Aziz, Ankara’da onunla birlikte işsiz kalan arkadaşlarının eylemlerine, ailesini geçindirmesi gerektiğini öne sürerek katılmasa da, yandaş bir kanalda ailenin selameti için bile olsa Derya’nın dizi çekmesini kabul edilemez görüyor. Politik düzlemde başlayan tartışma, kişisel hakaretlere vararak son buluyor. Aziz’in Derya’ya dönük “Seni ben yarattım” çıkışı, bir süredir perspektifimizin odağındaki Aziz’i neredeyse antagonist bir karaktere dönüştürüyor.

Erkekliğe dönüşen direniş

Bana göre filmin en hatalı virajı da işte burada ortaya çıkıyor. Aziz’i çeşitli iki yüzlü tavırlarıyla ele alıp dümdüz bir aile dramasıyla finale gelse, politik bagajını tamamen geride bırakacak ama estetik açıdan kemale ulaşacak bir film var karşımızda. En politik, en eğitimli, en düşünceli erkeğin dahi mikro iktidar kaygısı çektiği, kriz anlarında bunun kendini ifşa ettiği evrensel bir gerçek. İlker Çatak, filmin örüldüğü çıkış noktasının baskısından olsa gerek, hem sıradan bir “direniş” finaline ilerliyor hem de bunu yaparken ilk bakışta cinsiyetçi kodlara savrulmaktan kurtulamıyor. Birçok eleştirinin ana fikrinde, direnmeye devam edenin erkek, piyasaya teslim olanın kadın olmasına şerh düşülmesi bundan.

Fakat ayrıntıya girdiğimizde berraklaşan bir başka gerçek söz konusu. Yukarıda sözünü ettiğim röportajda İlker Çatak’ın, “(Eşi) Ayda olmasa yapamazdım, o çalışıp bana baktı, ben de sinema okudum” minvalindeki cümleleri filmde bire bir sergileniyor. İlk bakışta kendini piyasaya satmış görünen Derya’nın aileyi darboğazdan kurtarmak için girdiği bu yol aynı zamanda Aziz’in estetik direnişini de finanse ediyor. Finale geldiğimizde Aziz’i X-Ray’den çırılçıplak geçerken gördüğümüz sahnede yönetmenin kadrajı özellikle seyircinin alkışlarına ve yarı acıyan, yarı hayran bakışlarına çevirmesi, erkeğin direniş estetiğini dahi kadına borçlu olduğunu açık ediyor. Kapanıştaki karavan sahnesinde Derya’nın kabullenmiş suskunluğu, Aziz’in cam tavandan gökyüzüne bakarken daldığı hayallerin dahi gerisinde kalarak, değişen perspektife dair şüphelerimizi güçlendiren son dokunuş oluyor.

 

İrrasyonel kabuller, onurlu reddiyeler

Burada bir başka parantez açarak, filmde değişen perspektif gibi, değişen konumlanmaları da konuşmak şart. Ankara’daki mahkeme sahnesinden sonra Aziz, davet edildiği protesto eylemlerini, (Derya’nın sen kal demesine rağmen) ailesiyle alakadar olma bahanesiyle reddederken aslında diğer tarafta bulunan eylemcileri irrasyonel bir çizgiye itiyor. Liberal dünyanın gereklerince, aklı başında bir insan için böyle durumlarda temel mesele hayatta kalmak ve geçimini sağlamaktır. Aziz de öyle yapıyor. Fakat İstanbul’daki hikaye ilerlediğinde bu kez ‘aklı başında’ davranıp eve para getirmeye çabalayan Derya’yı tamamen olumsuz eksene koymak, tıpkı Ankara’daki eylemciler gibi Aziz’i irrasyonel kılması gerekirken filmin perspektifinde pek öyle olmuyor. Tiyatro sahnesinde soyunarak direnişin çıtasını arşa yükselten Aziz hem kurgu içindeki kurgunun tiyatro seyircisinden, hem de filmin izleyicisinden alkış almayı hak ediyor. Ankara’daki eylemcilerin direnişini lafzen olmasa da fikren küçümseyen ve orada vakit geçirmeyi kabul etmeyen Aziz’in, kendi direnişine atfettiği önemi ise daha evvel kızıyla girdiği bir diyalogdan anlıyoruz. “Sen tiyatro yaparak dünyayı kurtardığını mı zannediyorsun?” diyen kızına bakıp rahatça “Evet?” diyebilen Aziz için finalde soyunmak zorunda kalışı belli ki hem alandaki direnişten, hem de Derya’nın ‘filimciliğinden’ daha kıymetli.

Netice itibarıyla aldığı ödülden bağımsız, dikkat çekici bir film var karşımızda. Fakat zarfa değil mazrufa baktığımızda aksamaya başlaması epey ibretlik. Özellikle ikinci yarıya dair hem (çoğu kadın) seyircinin hem de bazı eleştirmenlerin düştüğü şerhler dikkat çekici. Kimisi film ilerledikçe duygulara giremediklerinden dert yanmış, kimisi direnen yahut kurban olmayı seçen iki kişiye indirgenerek koskoca hikayenin heba edildiğini yazmış. Tüm bu eleştirilerin çıkış noktasını, yönetmenin kişisel tarihindeki fedakarlık mefhumuyla açıklamak bana makul görünüyor. Filmin ikinci yarısında direnmeyi sürdüren değil de erkeklik konforundan nasiplenen bir adam görürsek, kafamızdaki çoğu soru cevaplanmış olur.

 

Yayın Tarihi: 03/04/2026