PolitikART
Anı-Hikâye

Rotînda’nın stranları

Sayı: 340
Erkan Gülbahçe
Rotînda, sahneye ilk kez yedi yaşında çıkar. İlk müzik eğitimini İzmir Radyosu sanatçılarından alır ve Avni Anıl'ın korosuna kabul edilir. “Avni Anıl, sesimi duyunca ‘Bu ses şarklı sesi’ dedi. Ben de ‘Kürt’üm’ diye yanıtladım. Şaşırarak, ‘Kürt ne demek?’ Şarklısın diye kızmıştı. Bunu hiç unutmam.

 

Sanatçı Rotînda Jan Yetkîner, Gimgim’dan Avaşîn, Zap, Şam ve Avrupa’ya uzanan müzik yolcuğunu ve stranlarının hikâyesini anlattı:

 

Rotînda Jan Yetkîner’in hayat hikâyesi sadece bir sanatçının değil; inkâr edilmek istenen bir halkın, unutturulmaya çalışılan bir dilin ve yok sayılan bir hafızanın dirilişidir. Gimgim’in (Warto) dumanlı tandırlarında filizlenen bir çocukluktan Avaşîn’in uçurumlarına, MKM’nin ilk sahnesinden Med TV’ye, Avrupa’daki sürgün yıllarından dağların sessizliğine uzanan bir yürüyüştür.

Hayatı ve tanıklıkları müzikal serüvenden ziyade, çok katmanlı direnişinin, sanatıyla barikata dönüşen yüreğinin ifadesidir. Rotînda, sadece stran söylemedi, her bestesiyle tarihe not düştü. Stranları aynı zamanda birer yemin gibidir; geride kalanların yükünü omuzlamak, kaybedilenlerin adına konuşmak…

Rotînda, müziğiyle direnişi büyüten, sözüyle hafızayı diri tutan bir yol arkadaşıdır. Şimdi sözü fazla uzatmadan, bizleri zamanın, mekânın ve acının ötesine taşıyan bu sesin sahibine kulak verelim. Yaşamı ve üretimi üzerine yaptığımız bu söyleşide, anlatımı Rotînda’ya bırakalım.

Manisa’da Şakiro’nun bir evde gizlice stranlar söylediği o özel buluşma, Rotînda için hayatının dönüm noktalarından biri olur. Rotînda, “Şakiro’nun sesi, büyülü bir dünyaya açılan pencere gibiydi. Anlattığı hikâye Ağrı İsyanı’nda Kürtlerin yaşadığı katliamları dile getiriyordu.

Türkçe konuşmak ayıptı

Rotînda Yetkîner’in yolculuğu, Gimgim’da (Warto) başlar. Cibran aşiretinin Xalidî kolundan, dokuz çocuklu bir ailenin en küçük ferdi olarak dünyaya gelir. Ailede sadece anne ve baba değil, amcalar, teyzeler, komşular da Kürtlüğü bir kimlikten öte, bir yaşam biçimi olarak benimsemiştir. Bu atmosferde büyüyen küçük Rotînda’nın yolu, daha ilk adımda Kürtçe ve Kürtçü bir dünyaya açılır.

“Kürt kimliğini benimsemiş bir anne babanın sevgisiyle büyüdüm. Kendimi bu açıdan çok şanslı sayıyorum. Evde, sokakta, okulda herkesle Kürtçe konuşurduk, Gimgim’da Türkçe konuşmak ayıptı. Kardeşler arasında bile hoş görülmezdi.”

Ancak bu büyülü dünya uzun sürmez. Devletin baskıları aileyi 1971’de Ankara’ya göçertir. Zorunlu bir göç, bellekte derin bir kopuş yaratır. Ne var ki Rotînda, geride bıraktığı o ilk dokuz yılı hâlâ bir cennet gibi tanımlıyor.

“Gimgim, bana göre Kürdistan’ın en güzel köşelerinden biridir. 9 yaşıma kadar yalnızca Kürtçe biliyordum, çok az da Türkçe öğrendim… Okula gitmeme rağmen Türkçeyi pek öğrenmedim. Çünkü öğretmenler amca çocuklarımdı, bu yüzden herkes Kürtçe konuşuyordu. Sürgünle birlikte ilk kez başka bir dile ve kültüre maruz kaldım.”

Rotînda’nın müzikle ilişkisi de erken yıllarda başlar. Gimgim’deki düğünler, kadın ve erkeklerin birlikte söyledikleri ezgiler, çocuk Rotînda’nın yüreğine işler. Bu stranlar, yalnızca melodi değil, onun geleceğini biçimlendiren duygusal ve kültürel hafızadır. Her gün Erîvan Radyosu’ndan yükselen Kürdili motifler, özellikle Şakiro’nun büyüleyici sesi, dünyasını kökten etkiler.

“Şakiro’yu birçok kez canlı dinleme şansım oldu. O sesin büyüsü hâlâ kulaklarımda yankılanıyor. Abdullah Papur’u da büyük abim sayesinde tanıdım ve sevdim.”

 

Manisa’da bir evde Şakiro’nun konseri

Bu müzikal etkiler yalnızca dışarıdan gelmez. Annesi ve babasının güzel sesleri de evin içinde birer rehberdir. Babası Şeyh olduğu için topluluklara stran söylemez ama oğlunu hep teşvik eder. Bu desteğin bir müzik eğitimi kadar kıymetli olduğunu vurguluyor Rotînda.

“Babam beni düğünlere götürür, stran söyletirdi. ‘Sen söyle’ diyerek beni teşvik ediyordu. Bu benim için bir tür ilk müzik eğitimi gibiydi. Onun bu teşviki, sanata bakışımı şekillendirdi.”

1981 ya da 1982 yılında, Manisa’da Şakiro’nun bir evde stranlar söylediği o özel buluşma, Rotînda için hayatının dönüm noktalarından biri olur. Kadınlı erkekli yüzlerce kişi, kendi teyplerini açarak onu büyüleyici sesini hem kayda alıyor hem de büyük bir itinayla dinliyorlardı. O evdeki gizli konserde Rotînda, stranların aynı zamanda tarihin, acının ve direnişin anlatımı olduğunu anlar.

“Şakiro’nun sesi, büyülü bir dünyaya açılan pencere gibiydi. Sanki çok yüksek bir dağın tepesindeydim ve dünya ayaklarımın altındaydı. Anlattığı hikâye Ağrı İsyanı’nda Kürtlerin yaşadığı katliamları dile getiriyordu. Onu dinleyenler gözyaşlarını sakince yüreklerine akıtıyordu. Kürtler özgür bir ülkede yaşasaydı, Şakiro tüm dünyanın tanıdığı ender bir sanatçı olurdu. Onun sesi yalnızca Kürtlerin değil, insanlığın ortak mirasıydı.”

Rotînda, sahneye ilk kez yedi yaşında çıkar. Warto’daki yatılı bölge okulunda, bir akrabasının çaldığı saz eşliğinde, ezberlediği iki Türkçe stranı söyler. O sahne, inkarcı devletin asimilasyonun yürütüldüğü yatılı bölge okulu dedikleri mekândır ama küçük bir çocuğun cesareti, kendi hikâyesinin ilk satırlarını yazdığı yer olur.

“Türkçe bilmiyordum, belki 10-15 kelime… Ama iki Türkçe şarkıyı ezberlemiştim. Bunlardan birinin ‘Gitme Turnam’ olduğunu sonradan öğrendim. Ne söylediğimi bilmiyordum, sadece ezberlediğim şeyleri söylüyordum.”

 

Avni Anıl: “Kürt ne demek?”

Müzik, Rotînda için hayalden gerçeğe doğru bir yola dönüşür. 16-17 yaşlarında profesyonel olarak sahneye adım atar. İlk müzik eğitimini İzmir Radyosu sanatçılarından alır ve Avni Anıl'ın korosuna kabul edilir.

“Sekiz yüz kişi arasından sadece 40-45 kişi seçilmişti. Avni Anıl, sesimi duyunca ‘Bu ses şarklı sesi’ dedi. Ben de ‘Kürt’üm’ diye yanıtladım. Şaşırarak ‘Kürt ne demek?’ Şarklısın diye kızmıştı. Bunu hiç unutmam.”

Rotînda uzun yıllar boyunca Kürt kimliğini gizler. “Kimliğimi gizleyerek sahne aldım. Kürt kimliğimi gururla taşıdığım için kendimi bir Türk sanatçı gibi tanıtamazdım. Bu yüzden çoğunlukla İngilizce, Türkçe şarkılar söyledim. 1979 yılında ilk defa profesyonel sahnelere çıkarak müzik yapmaya başladım.”

Rotînda Yetkiner’in yolculuğu, yalnızca bir sanat yolculuğu değil; bir halkın direniş belleğine açılan kapıdır. Gimgim’de başlayan çocukluk, müzikle tanışmayla derinleşir. Ama kimlik bilinci ve mücadeleyle buluşması, hayatın içinde başka bir yerde ve başka bir zaman diliminde gerçekleşir.

Rotînda’nın ailesi siyasetle de iç içedir. Özellikle Rizgarî Hareketi’ne yakın akrabaları, onun dünyasını çocuk yaşta etkiler. Ancak bu temaslar kişisel bir katılıma dönüşmeden önce, içinde bir arayışla yıllarca süren sessiz bir sorgulama yaşar.

 

 

Timur Selçuk, Arif Sağ…

“Asteğmenlik yaptığım dönemde, 1988 yılında ‘2000’e Doğru’ dergisinde Önderlikle yapılmış bir röportaj okudum. Daha önce hep tereddütlerim vardı. ‘Beni kabul ederler mi, farklı kimliğimle orada yer bulabilir miyim?’ diye düşünürdüm. O röportajı okuduktan sonra, tüm acabalarım netleşti. ‘Bu hareketin içinde olmalıyım’ dedim.”

1989’da İstanbul’a gidişi ve Özgürlük Hareketi’yle tanışmasıyla bu karar somutlaşır. Özgür Halk dergisi çevresinde tanıştığı kişiler aracılığıyla mücadeledeki yerini alır. 1989-1991 yılları arasında hem müzik eğitimine devam eder hem de mücadeleye katkı sunar.

“Haftanın bazı günleri farklı müzik okullarına gidiyordum. Timur Selçuk’tan özellikle armoni konusunda çok şey öğrendim. Arif Sağ’dan bağlama ve şan eğitimi dersleri aldım. Koroda halk müziği icra ediyor, sesimi geliştiriyordum. Mücadeleyle iç içe geçen bu dönemde çok yönlü bir gelişim yaşadım.”

Bu dönem, aynı zamanda gazetede yazı yazma ve müziği ana diliyle söylemeye başladığı bir evredir. Yeni Ülke gazetesinde ‘Yetkin Yetkiner’ adıyla yazılar kaleme alır. Bu yazılar, bir kimliğin saklandığı ama sözün direnişle buluştuğu bir çabanın ürünüdür. Kısa süre sonra Rotînda adıyla sahnelerde görünmeye başlar.

İlk örgütsel çalışması Yurtsever Kadınlar Derneği’ndeki 14-15 yaşlarındaki kızların eğitimidir. Ardından farklı bir Kürt örgütü olan Medya Dergisi Derneği’nde ‘Koma Medya’ adlı müzik gurubunu kurar. Bu süreçte Merdan’la tanışır ve 1990 Newrozu’nda, ilk kez Koma Medya ile Kürtçe sahneye çıkar. “O günden beri, 35 yıldır Kürtçe söylüyorum.”

“Sanatın, halkı özgürleştirme mücadelesinde bir araç olduğunu bilerek üretiyorduk. Her ezgimiz ve sözümüz bir duruştu. Bugün ise en büyük eksiklik tam da burada. Ne bir arayış var ne ciddiyet ne de o kolektif çalışma ruhu. Yerine arabesk kültür ve popülerlik tutkusu geçmiş.”

“Kapıyı öperek içeri girenler vardı”

Rotînda, müzikle çıktığı bu yolu sadece bireysel bir sanat alanı olarak görmez. Hep arzuladığı ve zamanla içinde büyüyen bir istemi vardır; dağa gitmek ve gerilla yaşamını tanımak. Bu isteğini birçok kez dile getirse de kabul görmez. Ona hep, ‘bir kurum açılacak orda çalışma yürütür, yedeğin oluşur sonra gidersin’ denir. 1991 başlangıcında İstanbul’da kurulacak Mezopotamya Kültür Merkezi’nde (MKM) çalışma önerisi yapılır.

MKM’nin kuruluşunda aktif görev alır. MKM’nin onun için anlamı çok büyüktür: “Bu kurum yalnızca sanatsal değil, kültürel direnişin kalbidir. O dönem MKM kutsal bir kurumdu. Her şeyin inkâr edildiği bir zamanda, İstanbul gibi büyük bir şehirde Kürt Kültür Kurumu açıldı. Bu, halk için de çok büyük bir gelişmeydi. Kars, Hakkâri ve Dêrsim’den insanlar geliyordu. Kapıyı öperek içeri girenler vardı. Çünkü o mekân sadece dört duvar değildi; yok sayılmış bir halkın kültürel hafızasının yeniden inşa edildiği bir alandı.

Orada hiçbir sanatçı popülerlik peşinde değildi. Kimse sahneye çıkarak ‘şöhret’ arayışında olmazdı. Herkesin tek amacı vardı; yok sayılan bir halkın dilini, sesini yaşatmak. Bu bilinçle örülü bir kolektif ruhla çalışıyorduk. Kimse ‘Benim sesim güzel, ben öne çıkayım’ demezdi. Herkes birbirine danışır, birbirine destek verirdi.

Belki tam anlamıyla devrimci ya da sanatçı değildik, ama bu yolda ilerleyen adaylardık. O yüzden o yıllarda, sadece şarkı söylemiyorduk, bir halkın özlemini ve umudunu dillendiriyorduk. Bu yüzden MKM’nin Özgürlük Hareketi içindeki yeri çok büyüktü.”

Artık neyin festival, neyin anma, neyin konser olduğu anlaşılmayan birbirine bezer sanatsal değeri olmayan şeyler yapılıyor. Oysa biz, yıllar boyunca şarkılarla, sözlerle, halkın hafızasını diri tutuyorduk. Şimdi ise bu hafızanın üstü kalın bir sisle örtülmüş gibi.

Gerillayla ilk buluşma

Tarih 1994 yılını gösterdiğinde, uzun zamandan beri hayalini kurduğu dağlara gitme fırsatını yakalar ve Garzan’da gerillayla buluşur. Altı ay kaldıktan sonra tekrar MKM’ye, sanat çalışmalarını sürdürmek üzere geri gönderilir.

Rotînda’ya MKM ile bugün yapılan çalışmaları sorduğumda şu çarpıcı cevabı veriyor: “Sanatın, halkı özgürleştirme mücadelesinde bir araç olduğunu bilerek üretiyorduk. Her ezgimiz ve sözümüz bir duruştu. Bir halkın sesi ve yarasıydı söylediğimiz. Bugün ise en büyük eksiklik tam da burada. Ne bir arayış var ne ciddiyet ne de o kolektif çalışma ruhu var. Yerine arabesk kültür ve popülerlik tutkusu geçmiş.

Ama bu yozlaşmanın sorumluluğu yalnızca sanatçılara ait değil. Açık söylüyorum; eğer bu durumun yüzde onu sanatçılardan kaynaklanıyorsa, yüzde doksanı günlük siyaset yürüten kadroların sorumluluğudur. Çünkü sanatçının önünü açan da onu yönlendiren de üretimini destekleyen de o kadrolardır. Eğer sanatın amacını kavrayamayan, derinliksiz ve popülist kişiliklere alan açılırsa, gençler de bu yolu izler.

Eskiden sanatçılarla hem maddi hem manevi bir bağ kurulurdu. Uluslararası komplo öncesi, Önderlik sanatçılarla doğrudan ilgilenilir, yönlendirir, destek verirdi. Şimdi o bağ kopmuş durumda. Ne derinlikli ve anlamlı bir yol gösteren var ne de doğru bir sahiplenme…

Artık neyin festival, neyin anma, neyin konser olduğu bile anlaşılmayan etkinlik adı altında birbirine benzer sanatsal değeri olmayan şeyler yapılıyor. Yani her şey birbirine karışmış. Sahneye çıkan herkes aynı havaya bürünüyor; derinliği olmayan, yüzeysel bir sahne düzeni… Oysa biz, yıllar boyunca şarkılarla, sözlerle, halkın hafızasını diri tutuyorduk. Şimdi ise bu hafızanın üstü kalın bir sisle örtülmüş gibi. Bu sadece bir dönemin değil, bir zihniyetin sonucudur. Ve eğer bu zihniyet değişmezse, ne yazık ki sanatın özgürleştirici gücünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız.”

 

“Direkt karakolu arasaydın…”

Rotînda Yetkiner’in hayatı boyunca Avrupa hep uzak, soğuk ve yabancı bir yer olarak kalır. Ailesinden ilk yurt dışına çıkan, 1968’de Almanya’ya giden ablasıdır. Ama Rotînda, ailenin en küçük çocuğu olarak Avrupa fikrine hep temkinli yaklaşmıştır.

“Avrupa’nın adını duyduğumda bile ürkerdim. ‘Asla oraya gitmem’ derdim. Avrupa bana yabancı, soğuk bir yer gibi gelirdi. Kabul edemezdim.”

Ancak hayat bazen insanı hiç istemediği yerlere götürür. Gerillaya katıldıktan kısa bir süre sonra, Xerzan’da geçirdiği altı ayın ardından MKM’ye geri gönderilir. Ne var ki bu dönüş başka bir kırılmanın başlangıcı olur.

Dönemin MKM başkanı İbrahim Gürbüz, Rotînda’nın gözlerinin içine bakarak, yanında yetkili bir arkadaşı arar. “Rotînda gelmiş. Bunu konuşmamız lazım” der telefonda. Oysa herkes o dönemde telefonların nasıl dinlendiğini, her cümlenin nasıl iz bırakabildiğini çok iyi bilmektedir.

“Direkt karakolu arasaydın, daha iyi olurdu” der ve oradan ayrılır. “Gerçekten de ben oradan çıktıktan kısa bir süre sonra kurum basıldı. Artık resmen teşhir edilmiştim.”

Arkadaşlarla yapılan değerlendirme sonucu Rotînda’nın Avrupa’ya çıkmasına karar verilir. Bu, onun için sadece bir coğrafya değişimi değil, duygu kırılmasıydı, mecbur kaldığı bir sürgünün başlangıcıydı.

 

Bawerî, Şev Nîvê Şevê, Koçberî

Rotînda’nın Avrupa’daki ilk durağı Atina olur. Burada Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’la görüşen bir arkadaş ona “Seni televizyona göndereceğiz” der. Bu söz ilk başta ona çok uzak ve inandırıcı gelmez. Ama çok geçmeden Med TV’nin paket yayında olduğunu görür. Ardından bu kanalın ilk çalışanlarından biri olur.

“Haftada beş program yapıyordum. Orası da çok kutsal bir yerdi. Yasaklı bir halkın dilinde, dünyanın her yerine yayın yapan bir televizyonda çalışıyorduk. Bu olağanüstü bir şeydi; inkâr edilen bir halk, TV gibi dev bir araçla her yere ulaşıyordu. Beni diri tutan, bana enerji veren bir deneyimdi. Durmadan çalışmak, üretmek istiyordum.”

Med TV’de hazırladığı programlar arasında çocuk yayınlarından sanatçı tartışmalarına, şehit aileleriyle yapılan röportajlardan şiirle kurgulanmış belgesellere kadar pek çok içerik vardır. “Welatê Roja Agir”, “Zarokên Rojê”, “Zîmanê Hûner”, “Şox û Şeng” ve “Bexçê Zarokan” gibi programlar onun emeğiyle şekillenir.

“O bir buçuk yıl benim için altın değerindeydi. Sanki en büyük ödülleri kazanmış gibiydim. Oradaki arkadaşlar da büyük bir ciddiyetle işlerine bağlıydı. Ne yazık ki pek çoğu dağlarda şehit düştü.”

Med TV’deki yoğun çalışmaya rağmen Avrupa, Rotînda’ya huzur vermez. İçinde büyüyen acı ve boşluk onu hep sıkıştırır. Orada bestelediği stranların çoğu, bu ruh hâlinin izlerini taşır.

“Orada birkaç stran yaptım. En etkili stranlarımdan üçü de o dönemde yazıldı; Bawerî, Şev Nîvê Şevê ve Koçberî o duygularla ortaya çıktı. Kendi kendime hep soruyordum; ‘Ülkemi bırakıp buraya niye geldim? Burada ne yapıyorum?’”

 

Öcalan’la ilk karşılaşma

Rotînda, 1996 yılının Ekim ayında Şam’a “Önderlik sahasına” gider. Öcalan’la karşılaşması, onun için tarifsiz bir olgu ve yaşama yeni bir pencereden bakmasına vesile olur.

“Gerçekten de kafamda kurguladığımdan çok farklı bir insanla karşılaştım. Çok daha geniş bir dünya, olağanüstü bir zeka ve sıcacık bir karşılaşmaydı. Beni derinden etkiledi. O an içimde kendime bir söz verdim; ‘Her şeye katlanırım ama hareketten asla ayrılmam ve en ufak bir zarar getirmem.’”

Öcalan ve arkadaşları, onun sanatçı yönünü dikkate alarak Avrupa’ya dönmesini önerir. Ama Rotînda buna karşı çıkar. Gerilla yaşamını yalnızca anlatmak değil, doğrudan deneyimlemek ister. “Eğer stranlarımla gençleri gerillaya yönlendiriyorsam ve kendim bu yaşamı derinlikli tanımaz, içinde yaşamazsam, bu bana ikiyüzlülük gibi gelir.”

 

Ülkemi seviyordum, çünkü ben Kürt’tüm

Ve sonunda, 1997 yılının Mart ayında Şam’dan Zap’a geçerek ikinci kez gerillaya katılır. Bu kez her şeyiyle, bilerek ve isteyerek… “Oradaki duyguyu kelimelerle tarif etmek zordur. Bana göre gerilla, masumiyet, sevgi ve sadakattir. Gerilla saflarında gördüğüm sevgiyi, saygıyı ailemde bile görmedim desem abartı olmaz. Beni çok sevdiler, ben de onları çok seviyordum. En büyük aşkım onlardı. Elbette her yerde olduğu gibi, orada da istisnalar vardı. Ama bunlar gözümde bir damla kadar bile yer etmedi. Dağlar, doğa ve ülke, benim için sadece bir yaşam alanı değil, bir ruh hâliydi. Yalnızca gerillayı değil, dağları, doğayı ve ülkemi seviyordum. Çünkü ben Kürt’tüm, Kürt doğmuştum. Şuna yürekten inanıyorum; insan doğduğu coğrafyayla şekillenir ve o topraklara her anlamda bağlıdır.”

 

İlk Kürtçe beste: ‘Kurdistana min’

90’larda sahneye ilk kez Kürtçe stran söylemek için çıktığında, içinde başka bir arayış başlar. Gelenekten aldığı ilhamı bugünün diline taşıma ihtiyacı hisseder. Dengbêj hikâyelerinin anlatımını evrensel armonilerle buluşturmak ister.

“Ben de hikâyeler anlatmalıyım, tıpkı dengbêjler gibi. Ama armonisi daha geniş, rengi daha evrensel olmalıydı. Geleneksel ritim, yüzyıl öncesinin yaşamına ait bir ritimdi. O dönem insanlar kırsalda yaşıyordu, yaşam daha yalın ve ritmi yavaştı ve de daha içe dönüktü. Ama artık zaman değişti. 21. yüzyıla giren Kürt halkının ritmi de değişti. O nedenle müziğin de bu çağın ritmine ayak uydurması gerekiyordu. Müziğimde bu sorumluluğu üstlendim.

Pink Floyd, Joe Cocker, Aretha Franklin, Rod Stewart gibi sanatçıların müziğinde de, dengbêj müziğindeki kadar heyecan buluyorum. Sadece temayı değil, enstrümana da yeni bir soluk katmak gerektiğine inandım. Ben Kürt’tüm, Kürtçe bir altyapım vardı ama Mezopotamya’nın içinden sentezlenerek Batı’da doğan gitar, bas gitar, elektro gitar, panflüt, piyano gibi enstrümanlar da bizim müzikle buluşmalıydı. Ve benim yapacağım müzikte bu enstrümanların da yer alması gerekiyordu.

Bu yaklaşımı bir müzikal senteze dönüştürmek istedim. Çünkü Özgürlük Hareketi’nin yarattığı ideolojik sentez bana büyük bir ilham verdi. Nasıl ki Önderlik Marksist ideolojiyi Kürt gerçekliğiyle birleştirerek yeni bir sentez oluşturduysa, ben de müzikte bunu yapabilirim diye düşündüm. İlk Kürtçe bestem olan ‘Kurdistana min’ adlı eser, işte bu anlayışın ilk meyvesidir.“

‘Rotînda heval, beni tanıdın mı?’ diye sordu: ‘Ben Ankara’dan, MKM için benden imza almıştın’ dedi. Şaşırdım. O gün kitapçıda tanıştığım, burjuva o genç kadın… Gerillaya katılan bir heval ile tanışmış ve âşık olmuş. Dêrsim’den Zagros’a kadar her yerde onu sormuş. Ne şehadetine ne yaşadığına dair tek bir bilgiye ulaşmış. ‘Bir haber almadan, bu canımı vermeyeceğim’ dedi. O cümle beynime kazındı. ‘Avî’ stranı işte bu hikâyeden doğdu.

Avaşîn’in doğuşu

Rotînda’nın stranları, kimi zaman bir annenin feryadından, kimi zaman bir uçurumun sessizliğinden doğar. Avaşîn de bu sessizlikten doğmuş bir çığlıktır.

“1997 yılıydı. Bir grup arkadaşla birlikte Rojhilatê Kurdistan’a geçmeyi planlıyorduk. Fakat yoğun operasyonlar nedeniyle bu mümkün olmadı. Yanımızda hasta ve yaralı arkadaşlar da vardı. Sekiz kişi çok ağır durumdaydı; kimisinin gözleri görmüyordu, kimisinin ayakları yoktu. Biz Avaşîn’in doğu tarafındaydık, onlar ise batısında…

O sekiz yaralı arkadaş, KDP peşmergeleri ve Türk askerleri tarafından kuşatıldı. Teslim olmaları istendi. Ama onlar, gerilla onuruyla sloganlar atarak kendilerini Avaşîn’in uçurumlarına bıraktı. Esir düşmemişlerdi. O anı hatırlamak bile hâlâ içimi titretiyor.

O sahne bana savaşın gerçek yüzünü gösterdi. Ve ihanetin… Ne kadar çirkin, ne kadar acı verici, ne kadar korkunç olduğunu… Sözle tarif edilemez; o an yaşadığım, içimde derin bir acı ve öfkeye dönüştü. Ve zamanla bir nameye dönüştü.

Bir ay boyunca aynı bölgede kaldım. Abbas arkadaşın yanındaydım. Bana çok şey anlattı. İlk gerilla mangalarının Avaşîn’ın etrafında nasıl kurulduğunu, HRK birliklerinin eğitimlerini orada nasıl aldığını. Agit Heval’i anlatıyordu. O anlatılar hepsi içimde birikti, nota doldu. ‘Avaşîn’ işte o yerden doğdu.

Bu stranı yazarken hep şunu düşündüm; öyle bir halk ezgisi benzeri motifi olmalı ki bu şarkıda, her Kürt dinlediğinde içinde bir şey kıpırdasın. Umarım bunu biraz olsun başarabilmişimdir. Avaşîn benim için sadece bir melodi değil. Direniştir. Teslimiyeti reddeden o sekiz arkadaşın çığlığıdır. Uçurumun dibine düşen bedenlerden yükselen bir sestir. O ses, şimdi her notada yaşıyor.”

 

‘Rotînda heval, beni tanıdın mı?’

Rotînda’nın besteleri rastgele yazılmamıştır. Her bir stran, bir yaşanmışlıkla başlar. Kafasında yankılanan bir hikâye, bir tanıklık, bir cümle…

“Hiçbir zaman, ‘Hadi bir stran yapayım’ diye oturmadım. Laf olsun diye bir stranım yoktur. Önce bir hikâye olur; yaşanmış bir şey… Bazen üzerinden bir ay geçer, bazen beş yıl… Ama o hikâyeden doğar stran.”

“Avî” parçası da onlardan biridir. “Benim için her gerilla bir dünyadır. Her birinin katılımı, kendi içinde bir hikâye taşır. 1991 yılıydı. MKM yeni açılmıştı. Ankara’da bir şube kurmak istiyorduk. Yasal başvuru için yedi kişinin imzası gerekiyordu. O dönemde bana, ‘Sen git, Ankara’da o kurucu isimleri bulmalarına yardımcı ol’ dediler. Gittim. Kızılay’daki kitapçılarda çalışan Dêrsimli bir kadından bahsettiler. Ailesi Kemalist’ti. Babası sanırım CHP’den milletvekiliydi ya da adaydı. Kendisi Türk solundanmış. Tanıştık, içinde bir Kürtlük damarı vardı. ‘İmza atarım ama kuruma gelmem’ dedi. Gerçekte de imzayı attı. Yıllar geçti. 1997’de, Zap Operasyonu sırasında, Doğu’ya geçmeye çalışan bir birlikle beraberdim. Dinlenmek için durduğumuz bir yere, gece karanlığında yaralı bir kadın arkadaş getirildi. Elinde bomba patlamıştı, iki gözünü kaybetmişti.

Yanındaki kadın arkadaş bana dönerek, ‘Rotînda heval, beni tanıdın mı?’ diye sordu. Karanlıktı, yüzünü seçemedim. ‘Hayır’ diye cevapladım. ‘Ben Ankara’dan falanca kadın, MKM için benden imza almıştın’ dedi. Şaşırdım. Şok geçirdim. O gün kitapçıda tanıştığım, o modern kıyafetli, burjuva çevresinden gelen genç kadın… Dağlara gelmişti. Çok da güzel bir gerilla olmuştu.

Konuştuk. Vakit dardı ama anlattığı bir cümle beynime kazındı. Anladım ki gerillaya katılan bir heval ile tanışmış ve âşık olmuş. O sevgisi onu gerillaya getirmişti. Dêrsim’den Zagros’a kadar gittiği her yerde onu sormuş. Ne şehadetine ne yaşadığına dair tek bir bilgiye ulaşmış. Bana, ‘Ben bir haber almadan, bu canımı vermeyeceğim’ dedi.

O cümle beynime kazındı. Beni derinden sarstı. ‘Avî’ stranı işte o hikâyeden doğdu. Ama hemen yazmadım. Yıllarca içimde taşıdım. Sanırım 2003’tü. Sessizliğin ortasında, bir sabah kendi kendime mırıldanırken çıktı o stran. O çığlığın melodisiydi bu. Bir vicdanın, bekleyişin ve umudun.”

Xerzan’daki ilk günlerimdir. Şehit düşen Azad’ın ailesine haber vermek için köye gittik. Köy boşaltılmış, sadece Azad’ın anne babası köyde yaşıyor. Şehadet haberini verirken anne, ‘Bila serê Serok sax be, serê gerîlla sax be’ dedi. Tam kalkarken, “Azad’a söyleyin yarın gelsin, tandır ekmeği pişireceğim. Tandır ekmeğini çok sever’ dedi.” “Bawerî” stranı bu hikayenin sesidir.

Azad’ın annesi

Rotînda’nın Xerzan’daki ilk günleridir ve daha üzerinde sivil elbiseler var. Yedi kişilik gerilla grubuyla şehadete ulaşan Azad’ın anne ve babasına haber vermek için köye giderler. Köy boşaltılmış, sadece Azad’ın anne babası köyde yaşıyor. Azad’ın şehadet haberini verirken annenin tepkisi, Rotînda’nın dünyasını altüst eder.

“Öyle bir sakinlik, öyle bir onurla karşıladı ki bizi… ‘Bila serê Serok sax be, serê gerîlla sax be’ dedi. Kanım donmuştu. Bir anne bu kadar metin, bu kadar dirençli nasıl olabilir diye düşündüm. Çay ikram ettiler, bir saat kadar oturduk. Tam kalkarken kapıya kadar geldi. Bize dönerek, ‘Azad ra bêjin bila sibê were… Ez jê re nanê tendurê dipêjim. Azad nanê tendurê gelek hez dike. (Azad’a söyleyin yarın buraya gelsin, tandır ekmeği pişireceğim. Azad tandır ekmeğini çok seviyor’ dedi. Hepimiz bir anda durduk. ‘Anne, sana söyledik ya, Azad şehit düştü’ dedik. Ama Anne, ‘hayır’ dedi. ‘O şehit düşmedi. Bana söz verdi. Gelecek.’

İşte o anda bir gerçeği çok derinden kavradım, bir anne için evlat hiçbir zaman ölmez. Öyle bir şeyi kabullenemez. O söz, içimde bambaşka bir kapı açtı. Uzun süre, neredeyse iki yıl boyunca o anneyi düşündüm.

Sonra Avrupa’ya geldim. O sırada benim annem de çok hastaydı. Ailenin en küçüğüydüm, annem bana ‘Berxê min’ derdi. Beni çok severdi. Ölüm döşeğindeydi. Her gün telefonda kendisiyle konuşuyordum. Sonradan öğrendim, annem ‘Kapıyı kapatmayın’ dermiş, ‘Rotînda gelirse beni görmeden gitmesin.’ Azad’ın annesi ile benim annemin duyguları… O iki annenin kalbindeki ortak sızı, bende çok derin bir iz bıraktı. ‘Bawerî’ (Çi bikim) şarkısı işte bu iki hikâyeden doğdu. Belki de en çok etkilendiğim bestelerimden biridir.”

 

Öcalan için bir beste: Kaîro

Rotînda, yıllarca Öcalan içinde bir beste yapmak ister. Ancak sıradan bir övgü değil. Onun düşünce derinliğini anlatabilecek bir stran yapmalıydı. Defalarca dener, beğenmez, siler, yeniden yazar. Sonunda, aradığı anlamı “Koîro”da bulur.

“‘Ko’ Zazaca’da ‘dağ’ demekti, ‘Ro’ ise güneş’. ‘Koîro’ hem kelime anlamıyla hem de göndermesiyle çok şey anlatıyor.”

Bu kelime ayrıca hem Mezopotamya’daki ‘dağ’ anlamına gelir hem de mistik bir gönderme olarak Ariyanların ilk yerleşkesi olan Mısır’daki Koîro’ya (Kahire) açılır. Rotînda, bu eseri sadece sanatsal değil, ideolojik bir katkı olarak görür. “Umarım bu beste, Başkan’ın emeğine en azından bir damla kadar layık olmuştur.”

 

“Ben yaşarken onlar aramızda değil”

Rotînda, birlikte çalıştığı insanların bıraktığı izleri de taşır. Hozan Serhat ve Halil Dağ, onun için yalnızca yoldaş değil, ilham kaynağıdır. Hozan Serhat'ı Kürt müziğinin en büyük dâhilerinden biri olarak tanımlıyor.

Halil Dağ ise adının hakkını verircesine dağlara ve gerillaya aşıktır. Rotînda, onunla birlikte aylarca gerilla belgeselleri çeker. Her anı, her karede onun tutkusu hissedilir.

“Eylemlerde kamerayla en önde olurdu, saldırı grubuyla birlikte giderdi. Onunla yaşadığım anılar hem çok kıymetli hem de omzumda ağır bir yük bıraktı.”

İki gerillanın şehadeti Rotînda’nın omuzlarına ayrı bir sorumluluk yükler. Çünkü yaşarken onlar adına da üretmesi gerektiğini düşünüyor. “Ne yaparsam yapayım, hep onları düşünüyorum. Onların yerine ben ölebilirdim. Ben yaşarken onlar aramızda değil. Bu düşünceler kolay değil.”

 

Değer ve saygı

Rotînda’ya göre sadece onun değil, bütün halk müziği ezgilerinin yozlaştırılmaması, hak ettikleri saygıyla seslendirilmesi gerekiyor.

“Elbette her beste bir emeğin, bir hikâyenin ürünüdür. Benim için de öyle. Bir stran ortaya çıktıysa, mutlaka yaşanmış bir acı, bir tanıklık, bir duygu vardır arkasında. O yüzden yorumlayan arkadaşların bu emeğe saygıyla yaklaşması gerekir. Stranın özüne uygun şekilde, hissederek söylendiğinde gerçek etki yaratır.

Bugün halk müziğimizin geçirdiği dönüşüm beni çok üzüyor. Ciddi bir deformasyon yaşanıyor. Armoniler kaymış, ruhu zedelenmiş. Düğünlerde çalınan stranlar, o derin anlamlarını yitiriyor. Hızlı, yüzeysel, içi boşaltılmış hâlleriyle yankılanıyorlar. Mesela Erîvan’ın stranları… Her Kürt onları dinlediğinde yüreği titrer. Çünkü o stranlar hissedilerek söylenmiş, özüne sadık kalınmış. O yüzden kalpten çıkıp kalbe ulaşır.

Ama bugün birçok kişi, o ruhu hiçe sayıyor. Stranı söylüyorlar belki ama ne anlattığını bilmeden, duygusunu kavramadan. Stranlar yürekle, hafızayla ve sorumlulukla söylenmeli.”

 

 

Gerçek sanatçı kimdir?

Sanatçı olmak elbette kolay değildir. Sanatçılığı belirleyen, halkın vicdanı ve hafızasıdır. Rotînda, bunu şöyle tanımlar: “Bir kişinin gerçekten sanatçı olup olmadığını belirleyecek olan halktır. Çünkü sanatçı, bir alanda derinlikli üretim yapmayı, o alanda kalıcı eserler bırakmayı gerektirir.”

Ortaya çıkan tabloya dair eleştirisi net ve çarpıcıdır. Arabesk ve popülerlik hastalığı, hareketteki sanat çalışmalarına dahi sızmıştır.

“Önderlik yok edilmek istenen bir halkı ayağa kaldırdı. Ama bu kadar büyük bir tarihsel hareketin sanat cephesinde yer alıp da, değme arabeskçilerden daha arabesk, değme popüler sanatçılardan daha yüzeysel bir hatta durmak… Bu çok büyük bir çelişki.”

Rotînda’nın en çok üzüldüğü nokta, özgürlük mücadelesinin, derinlikli anlamının doğru sanat türeleriyle sahneye yansımamış olmasıdır.

“Daha ilk stranda ‘çepik, çepik’, ‘hadi hadi’… Bu nasıl olur? Bu, 50 yıllık bir mücadeleye saygı mı? Yüz binlerin can verdiği bir halkın gecesinde, daha ilk stranda govende kaldırmak… Bu mu bilinçli yaklaşım?” diye soruyor? Ve devam ediyor:

“Bu yozlaşmanın temeli, ideolojik ve sanatsal derinliğin eksikliğidir. Ezbercilik, maddiyatçılık ve yetersiz kişiliğin sonucudur. Gerillanın neden savaştığını anlamayan, onun adına stran söylememelidir. Söylerse de, bu sadece bir yüzeysellikten ibaret olur. Eğer bir insan neyi anlattığını bilmiyorsa, sadece ses güzelliğiyle, görünürlüğüyle öne çıkıyorsa; bu, gerçek sanat değildir.”

 

12 albüm

Rotînda’nın Koma Mezra Botan grubu adına ilk albümü “Çar Stêrk” Mezopotamya Kültür Merkezi’nin de yayımladığı ilk resmi kasettir. Ardından “Kedkar” gelir. 1991-94 arasında, MKM bünyesinde üç albüm çocuk korosu ile 2 albüm de Koma Mezrabotan ile yapar.

Rotînda, Koma Mezrabotan, (Çar Stêrk/1991), Koma Mezrabotan zarok (Lezkin/1992) K. Mezrabotan (Kedkar /1993), Koma Mezrabotan (Ji Dinere Aşitî/1994) Sîser (1996), Naygotin (2002), Li Te Geriyam (2004), Koma Gulen Mezrabotan (Dayik/2004) Jan_Ar. (2006), Koîro (2018), Jin û jiyan (10 kadın sanatçıyla birlikte hazırlanan albüm 2019), Heval (2024) isimleriyle toplam 12 albüm çıkarır. Zarokên Rojê (2003) ve iki ciltlik Kakile Kuncî (2018/2022) olmak üzere toplam üç kitaba imza atar.

 

Yeni projeler

Rotînda, bugün yalnızca geçmişe değil, geleceğe de sesleniyor. Çocuklar, genç sesler ve halkların hafızası için planladığı projeleri şöyle anlatıyor:

“Şu anda çocuklar için hazırladığımız çok yönlü bir çalışma var. Hikâyeleri hem sözlü hem notalı olarak yazıyoruz, her birine güzel çizimler eşlik ediyor. Bu projeyi sevgili dostum ressam Leman Şahin ile birlikte yürütüyoruz. İlk iki kitap yayımlandı. Hedefimiz 15 kitabı tamamlamak. Yani çocuklara hem görsel hem işitsel hem de anlatı yönü güçlü bir eser serisi bırakmak istiyoruz.

Öte yandan, benim için çok anlamlı bir arşiv çalışması üzerinde duruyorum. Elli şarkımın sözlerini, notalarını ve doğdukları hikâyeleri bir araya getirdik. Merdan heval büyük bir emek harcayarak şarkıların notalarını, kitabın dizaynını hazırladı. İlk cilt tamamlandı, artık yayına hazır. İkinci cildin hazırlıkları da sürüyor. Bu kitap hayatımdan, mücadeleden, anılardan süzülen bir bütünlük aslında.

Bunun dışında gündemimde iki yeni müzikal proje daha var. Biri, daha önce duyulmamış genç seslerle yapılacak. Yirmi stranımı ya onlarla düet şeklinde ya da sadece onların yorumuyla seslendireceğiz. Bu parçalar, Özgürlük Hareketi’nin başlangıcından bugüne kadar tanıklık ettiğim aşamaları anlatıyor. Amacım, bu yaşanan tarihi, genç seslerle birlikte yeniden yorumlamak…

Bir diğer projemizse uzun süredir içimde büyüttüğüm bir hayal. Merdan Zirav, Ozan Aydin, Dengbej Marûf ve Yilmaz Beyazgul ile birlikte planladığımız bir konsept bu. Serhad bölgesinin, özellikle Tekman, Gimgim, Kelê, Çat gibi ‘aşağı Serhat’ dediğimiz yörelerin müzikal zenginliğini ortaya çıkarmayı hedefliyoruz. Bu ezgileri aynı çerçevede işleyerek hem yeni bir derleme hem de özgün üretim yapmak istiyoruz. Beş-altı yıldır bu fikri geliştiriyoruz. Sponsor desteği bulduğumuz anda, hiç vakit kaybetmeden hayata geçireceğiz.”

 

Yayın Tarihi: 15/07/2025