PolitikART
Toplum-Politika

Rojava’dan Filistin’e Uzanan Yol: Halkların Doğum Sancısı…

PolitikART Özel
Cengiz Çiçek
​Canavarlar, toplumların bir arada yaşam iradesini teslim almak için sahneye geri dönüyor. Bir ara dönem öznesi olarak canavarlar, bu defa inanç ve kutsal toprak örtüsüyle bir kez daha Ortadoğu’da belirmeye başlıyor. Önce Afganistan, sonra Irak, Suriye ve şimdi Filistin; tabii ki en önce bitimsiz savaşın sürdüğü Kurdistan.

​Antonio Gramsci, eski ile yeni arasında gerilimler barındıran ara dönemleri ‘interregnum’ diye tarif eder. Ona göre interregnum, “Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmak için mücadele ediyor. Şimdi canavarlar zamanı!” durumudur. Kapitalizm, insanlık tarihinden bir ‘sapma sistemi’ olarak çoklu ve yapısal krizleri derinleştirmektedir. Krizleri yeni biçimlerle sürdürme çabaları da yetersiz kalmaktadır. Bu durum, eski olanın, yani kapitalist-emperyalist sistemin ölüm sarhoşluğu içinde olduğunu gösteriyor. Yeni olan ise bir türlü doğamıyor. Çünkü kapitalizme karşı devrimci bir politika ve onun sistemini üretme, örgütleme hususunda yetersizlikler yaşanıyor. Tam da bu kaos aralığında canavarlar türüyor, hayaletler hortluyor: zamana ve mekâna göre kâh otoriter popülist liderler etrafında yükselen faşist rejimler, kâh muhafazakarlık, inanç adı altında despotik iktidarlar ortaya çıkıyor.

Canavarlar Zamanı: Üçüncü Dünya Savaşı ve Ortadoğu

​Canavarlar, toplumların bir arada yaşam iradesini teslim almak için sahneye geri dönüyor. Bir ara dönem öznesi olarak canavarlar, bu defa inanç ve kutsal toprak örtüsüyle bir kez daha Ortadoğu’da belirmeye başlıyor. Önce Afganistan, sonra Irak, Suriye ve şimdi Filistin; tabii ki en önce bitimsiz savaşın sürdüğü Kurdistan.

​Kapitalist, emperyalist sistem, açmazlarını, daha dar bir coğrafyada ama öncekilerine benzer şekilde hemen her küresel ve bölgesel gücün dahil olduğu Üçüncü Dünya Savaşı’yla aşmak istiyor. Canavar, yeni olanı kendi çıkarları uğruna belirleyebilmek için daha fazla savaşa, işgale, sömürüye ihtiyaç duyuyor.

​İnsanlık tarihinin beşiği Ortadoğu coğrafyası, Öcalan’a dönük 9 Ekim Komplosu’ndan bugüne Üçüncü Dünya Savaşı’nın muharebe sahası olmuş durumda. Hemen her bölgesinde gerilim veya çatışmanın yaşandığı Ortadoğu’da halklar, belli ki bir kez daha doğacak olanın ebeliği görevini yerine getirecek. O nedenle bugün Kurdistan ve Filistin coğrafyasında işgale, sömürgeciliğe karşı yürütülen halk mücadeleleri, esasında tüm dünya tarihinin belirleyici kertesi olma vasfına sahiptir.

Janus’un İki Sureti: Kurdistan ve Filistin

​Kurdistan coğrafyası bitimsiz savaşların topraklarıdır. İnsanlık tarihine ne kadar değer kazandırmışsa, egemenler tarafından o kadar da hedef alınmıştır. Bugün Rojava deneyimi, uygarlık tarihine yeni bir perspektif, alternatif bir yaşam sunduğu ölçüde hedef haline gelmektedir. Aynı zamanda Rojava, kapitalist sömürü düzeninin çarklarının denetim-gözetiminde 21. yüzyılın en geniş alana yayılmış toplama kampıdır. Her türlü insanlık suçu ve savaş suçunun işlendiği “hukuk/değer/ahlak dışı” bir alandır. Rojava’ya dair her yaklaşım, hızlıca genelleşen bir “istisna”nın konusudur. Son Rojava saldırılarında Türkiye’de bazı “sol” çevrelerin ve geniş muhalefet çeperinin sağ sapma yaşaması bu tarz bir “istisna”nın kanıtıdır. Bu istisnada, bildiğimiz her şey geçersiz hale gelir. Sol bile artık sol değildir. Küresel ve ulusal sağ dalga, soldaki ve muhalefetteki sapmayı normalleştirmiştir. Artık asker ve istihbarat kökenli bir Dışişleri Bakanı’dır normu belirleyen. Sömürgeciliği en net açıklayan duygu olarak kibir hızlıca hortlar ve sağdan sola her politik koordinata yayılır. Bakan’ın açıklamasıyla siyasal iklim bir anda değişebilir ve politik konumlar hızlıca yer değiştirebilir. İstisna ile norm arasındaki sınırı muğlaklaştıran bu iklim, Rojava halklarının haklarını gasp etmekle başlıyor ve gittikçe tüm coğrafya halklarına doğru yayılıyor. Çünkü egemen olan, her tahakküm ettiği anda/mekânda öğrenir ve bu bilgiyi başka anlar/mekânlar için de gözünü kırpmadan devreye koyar. Nitekim Rojava özelinde istisna, norm haline getirilmiştir. Bilumum Kurdistan’da yüz yıldır oluşturulan norm, sömürgeci bütün kodların Ortadoğu’da tahkim edilmesidir. Bugün Kurdistan başta olmak üzere tüm Ortadoğu’da, Walter Benjamin’in dediği gibi “Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde yaşadığımız 'olağanüstü hal' istisna değil kuraldır. Buna denk düşen bir tarih anlayışına ulaşmak zorundayız. O zaman açıkça göreceğiz ki, gerçek olağanüstü hali yaratmak bize düşen bir görevdir.”

​Rojava başta olmak üzere Kurdistan için iktidar-direniş, istisna-norm diyalektiğinde anlatılan her şey, Filistin’i anlamak için bir çerçevedir. Filistin de işgal edilmiştir. Egemenin kamp alanıdır ve şiddet belirleyicidir. Yani Rojava’dan Filistin’e uzanan yolda ezilenler açısından Karl Marx’ın dediği gibi “Anlatılan Senin Hikâyendir!”

İnterregnumun Ötesi: Birlikte Yaşamın Olanaklarını Yaratmak

Ortadoğu’da ve tüm kürede halklar, para-tanrı çağının sömürgesi haline getirilmek isteniyor. 20. Yüzyıla selam dururcasına Karabağ’dan tehcir edilen Ermeniler, kalan son vatan topraklarına cansız bedenleri karışan Filistinliler, kültürel ve fiziksel soykırımın hedefindeki Kurdistanlılar, 21. Yüzyıl ‘çıplak kralları’ tarafından ‘maskesiz tanrılara’ kurban olarak sunuluyor. Açlığa, göçe, mülteciliğe, cinsiyetçiliğe, sağcılığa, ırkçılığa, maruz bırakılan milyonlar, kapitalist uygarlığın sermaye tekellerine sunduğu siyasi rüşvet oluyor. Hal böyle olunca yerküre tümüyle müstemleke haline getiriliyor. Ulusal hükümetlerin müstemleke valisi, ulusal orduların-çetelerin müstemleke garnizonu işlevi de bu tabloda ihtiyaç haline geliyor.

İnsanlığın bu yeni karanlık çağında ezilenler adına yeni olanın doğumu, halkların direniş ruhunda, özgürlük bilincinde dölleniyor. Yaşadığımız doğum sancısıdır. Sancı artıyor, doğum kendisini zorunlu kılıyor. Ezilen halkların tarih sahnesine doğumu için kolları sıvamak, mücadeleyi günde, bugünde başlatmak zorunluluktur. Tam da bu nedenle Filistin ve Rojava’daki savaş ne birbirinin üstünü örten bir niteliğe sahiptir ne de beyaz maskelere gizlenmiş imtiyazları korumaya dönük hâkim ulus kurnazlıklarıyla birbirine karşıt hale getirilebilir.

Toplumları cinsiyet, doğa, sınıf, inanç, ulusal kimlik gibi gerilim momentlerinde bir arada tutabilmek, ortak mücadele zeminlerini var etmenin gerek şartıdır. Kuşkusuz ki söz konusu ortak mücadele zeminini ve onun değerlerini güçlendireceğimiz yerlerden biri Türkiye coğrafyasıdır. Kapitalist-emperyalist sisteme entegrasyon kapasitesi ve ulus-devletçi politikaların eşitlik, adalet ve özgürlük değerlerini dumura uğratma düzeyiyle bir enkaz coğrafyasında yaşasak da bu coğrafya, aynı değerler etrafında ayağa kalkan, isyan eden, başkaldıran geleneklerin de merkezidir.   Yanı sıra Türkiye, küresel kapitalizm ve bölgesel güç dengeleri açısından etkili bir jeo-politik merkezdir. Bu özelliğinden dolayı hem kapitalizmin iç çelişkilerinden hem de egemen sınıflar arasındaki tektonik hareketlenmelerden doğrudan etkilenmektedir. Bunun doğal sonucu olarak da sömürü-direniş diyalektiği bağlamında sistemsel kopuşun da önemli merkezlerinden birisi olmaya adaydır. Dolayısıyla sınıflı uygarlık serüveni, Türkiye’yi de bir interregnum momenti haline getirmiştir.

Gezi ve Kobanê direnişlerinin siyasal İslamcı iktidarda ve devlette yarattığı travma, Çözüm Süreci’nin Kürt ve sosyalist hareketlere kazandırdıklarından duyulan korku, Türkiye’deki “canavarlar zamanının” da kuluçkasıdır. Parti-devlet inşası ve faşizmin kurumsallaşması olgusu da bu kuluçkanın sonucudur. Günümüze doğru devletin hızlıca bir savaş makinesine dönüşme kapasitesi de bununla ilgilidir. Bu savaş makinesi, temel motivasyonunu ve sağdan sola uzanan desteğini, halihazırda Kürt karşıtlığı üzerinden elde ediyor. Devletin ve Türklüğün krizini Kürt karşıtı seferberlikle yönetmeye çalışıyor ve günün sonunda kendisini, mutlak öteki olarak kodladığı Kürt üzerinden var etmeye çalışıyor. Fakat geldiğimiz noktada, bu var olma tarzı barındırdığı kriz dinamiğini daha sert şekilde ortaya çıkarıyor. Ve hayatın diyalektiği işliyor: Gerektiği gibi gömül(e)meyen -Demokratik Cumhuriyet mücadelesi- geri dönüyor. Anadolu ve Mezopotamya’nın yorgun tarihinde, bir arada yaşam deneyimlerini çıkarıp işleyebileceğimiz pırlantalar var.

Küresel, bölgesel ve ulusal kaosun katmanlar halinde birbirini derinleştirdiği bu demde, kurucu fikirler beklenilenden büyük sonuçlar doğurmaya gebedir. Zamanın devrimci öznesi, Kürt Özgürlük Hareketi ve sosyalist hareketlerdir. Çünkü bu özne, tarihin gidişatında imdat frenini çekecek perspektife ve politik bilince; gerçeğin dili ve eylemine sahiptir. Aynı zamanda tarihin akışını değiştirecek dinamizme de sahiptir. Bu dinamizm, Karabağ’da, Rojava’da, Filistin’de; ezilen halkların yeni yaşam ısrarının yoldaşıdır, öncüsüdür. Evet zaman, canavarlar zamanıdır. Ancak zaman, halkların özgürlük şafağının da zamanıdır. Özgürlük için ise halkların küresel intifadası ve serhildanı kaçınılmazdır…

Yayın Tarihi: 15/10/2023