PolitikART
Toplum-Politika

Rojava, Kürtler, diaspora ve mekân

PolitikART Özel
Ferhat Buğday
Bugün Suriye’de cihadist–İslamcı geleneğin egemen temsilcisi olan HTŞ ve ona bağlı güçler ile SDF arasında çatışmalar yeniden yükselirken, diasporadaki eylemsellikler de bu bağlamdan kopuk okunamaz. Bu eylemsellikler, yalnızca “uzak” ve “yabancı” bir mekândaki çatışmalara verilen tepkiler değildir. Aksine, Kürtlerin Avrupa kentlerinde bu süreçlerin ve mekânların parçası olarak nasıl yeniden özneleştiklerini gösterir.

Rojava, Kürtlerin kolektif hafızasına sadece bir savaşın ya da bir mekânın adı olarak değil, uzun bir tarihsel kırılmanın mekânı olarak da girdi. Suriye’de 2012 yılında başlayan çatışmalarla birlikte Esad rejimine karşı direnen Kürtler, bu direnme pratiğiyle temkinli ve meraklı bir biçimde öz yönetim sürecine girdi. Bu süreç birçok çatışmayı, ölümü ve fiziksel olarak mekândan kopuşları beraberinde getirdi. Elbette Kürtler, önceki deneyimlerinden hareketle bu sürecin artılarını ve eksilerini hesaplayarak bu yola girmişti. Lakin özellikle 2014–2015 yıllarında IŞİD saldırılarının Kobane’ye dönük yoğunlaşmasıyla birlikte Rojava, Kürtler açısından salt fiilî bir yönetim mekânı olmaktan çıkarak politik, etik ve duygusal bir mekâna dönüştü. Bu andan itibaren Rojava, Kürtlerin mevcut konjonktürde kendilerini nasıl kurduklarını, düşündüklerini ve kolektif bir özne olarak nasıl inşa ettiklerini gösteren bir mekân oldu.

Rojava’ya yönelik bu yaklaşım biçimi, klasik bir dayanışma refleksinden çok daha fazlasını ifade eder. Bu sahiplenme biçimi, yalnızca askerî bir direnme pratiği değil; Kürt öznesinin mekân içinde kendi siyasal tahayyülünü yeniden kurma ve savunma biçimine de tekabül eder. Özyönetim, ekoloji, eşit özne olma hâli, kadın özgürlükçü söylem ve çokkültürlü yaşam pratikleri ilk kez soyut bir söylem olmaktan çıkarak somut bir mekânda sergilenmiş ve sınanmış oldu. Bu nedenle Rojava artık “korunması gereken bir alan”ın ötesinde, “olabileceğimiz şeyin” görünür olduğu bir sahneye de dönüştü.

Bu sahnenin etrafında oluşan çember, politik Kürtlük bilincinin yanında “duygulanım” dediğimiz siyaset biçimini de açığa çıkarmıştır. Spinoza’ya atıfla söylersek: “Duygulanım, bireyin iç dünyasına hapsolmuş bir his değil; bedenlerin ve kolektif olanın karşılaşmalarla artan ya da azalan kudretidir.” Sahadaki kolektif pratikler ve karşılaşmalar da Spinoza’nın tarif ettiği bu duygulanım biçiminin somut hâline denk düşer. Bu somutluk korku ile umudu, yas ile öfkeyi, kayıp ile kurma iradesini aynı anda sahaya sürer. Deleuze ise Spinoza okumalarında duygulanımı pasif bir hâl değil, eyleme açılan bir yoğunluk olarak tanımlar. Hem Deleuze’ün hem Spinoza’nın bu belirlemelerinden hareketle bakıldığında, Rojava süreci bu yoğunluğu belki de ilk kez bu denli geniş bir ölçekte üretmiş ve paylaşılır kılmıştır.

Diasporadaki bu “sürekli eylem” hâli, kentlerin kısa süreliğine de olsa başka anlamlarla doldurulduğunu gösterir. Bu bağlamda Avrupa meydanları; Paris, Lozan, Cenevre ya da Viyana olmaktan çıkarak Rojava, Amed, Efrîn, Hewlêr ve Kirmanşah ile eşzamanlı olarak siyasal mekânlara dönüşür.

Bu noktada asıl belirleyici olan ise, Kürt siyasal tarihinde çoğu zaman “dışlanan” ve “başarısız” olarak damgalanan diaspora olmuştur. Çünkü diaspora ile Rojava arasındaki ilişki yalnızca bir “sınır ötesi” bağ değildir. Diaspora, siyasal duygunun Avrupa kentlerinde yeniden üretildiği bir zemine dönüşmüştür. Diaspora kavramı kendi tarihinde kopuşu ve dağılmayı ifade ederken, Kürtler diasporayı başka bir mekân ve zamanda süren bir siyasal süreklilik üzerinden yeniden kurmuştur. Göçün, sürgünün ve ilticanın şekillendirdiği diaspora, Kürt siyasetinde dışarıdan destek veren bir “öteki” olmaktan çıkıp kurucu bir unsur hâline gelmiştir.

Bu belirlenim, Kürtler açısından diasporanın anlamını da açıklar. Diaspora, yalnızca ayrı bir mekânda yaşayıp başka bir yeri düşünme hâli değildir; her iki alanda birden olmanın yarattığı gerilimden beslenen bir “çokluk” alanıdır. Negri ve Hardt bu durumu en iyi ifade eden düşünürlerdir. Onlara göre çokluk tek bir merkezden konuşmayan, ancak ortak bir duygu etrafında birleşebilen özneleri tanımlar. İşte Rojava da bu çokluk hâlinin en somut verisi olarak karşımızda durur. Farklı gerekçelerle ortak bir duyguda birleşen öznelerin odak noktasıdır Rojava.

Bugün Suriye’de cihadist–İslamcı geleneğin egemen temsilcisi olan HTŞ ve ona bağlı güçler ile SDF arasında çatışmalar yeniden yükselirken, diasporadaki eylemsellikler de bu bağlamdan kopuk okunamaz. Bu eylemsellikler, yalnızca “uzak” ve “yabancı” bir mekândaki çatışmalara verilen tepkiler değildir. Aksine, Kürtlerin Avrupa kentlerinde bu süreçlerin ve mekânların parçası olarak nasıl yeniden özneleştiklerini gösterir. Eylem anında ortaya çıkan pankartlar, sloganlar, sert refleksler ve fiziksel karşılaşmalar; duygusal tepkilerden ziyade bir mekân kurma pratiğini ifade eder. Çünkü siyasal olan, yalnızca taleplerden müteşekkil değildir. Siyasal olanın varlığı, taleplerin kendini ifade ettiği mekânlara da bağlıdır.

Öznenin tekil bir ideolojik çizgiye indirgenemeyecek kadar çoğullaştığı; ancak Rojava söz konusu olduğunda şaşırtıcı biçimde ortaklaştığı görülür. Bu durumda özne, tüm siyasal ayrışmaları ve geçmiş kırgınlıkları bir kenara bırakarak “Rojava’ya ne oluyor?” sorusu etrafında ortak bir duygu örer. Bu romantik bir birleşme çağrısı değil, kriz anlarında açığa çıkan yoğun bir siyasal sevgi hâlidir.

Mekân kavramını merkeze alırsak; -Lefebvre’nin işaret ettiği gibi- mekân, nötr bir zemin değildir. Toplumsal ilişkiler içinde üretilir. Diasporadaki bu “sürekli eylem” hâli, kentlerin kısa süreliğine de olsa başka anlamlarla doldurulduğunu gösterir. Bu bağlamda Avrupa meydanları; Paris, Lozan, Cenevre ya da Viyana olmaktan çıkarak Rojava, Amed, Efrîn, Hewlêr ve Kirmanşah ile eşzamanlı olarak siyasal mekânlara dönüşür. Bu durum, kentin anlamını belirleme ısrarıdır ve Harvey’in “kent hakkı” kavramıyla açıklanabilir. Harvey bu hakkı bireysel bir talep değil, kolektif bir siyasal talep olarak yorumlar. Kent hakkı, yalnızca nasıl yaşanacağını değil; kentin ekonomik ve simgesel düzeninin kimler tarafından belirlendiğini de sorgular. Bu çerçevede diaspora eylemlerinin derin anlamı daha görünür hâle gelir.

Ayrıca diaspora eylemleri, özne olma hâline dair yeni alanlar da açar. Öznenin tekil bir ideolojik çizgiye indirgenemeyecek kadar çoğullaştığı; ancak Rojava söz konusu olduğunda şaşırtıcı biçimde ortaklaştığı görülür. Bu durumda özne, tüm siyasal ayrışmaları ve geçmiş kırgınlıkları bir kenara bırakarak “Rojava’ya ne oluyor?” sorusu etrafında ortak bir duygu örer. Bu romantik bir birleşme çağrısı değil, kriz anlarında açığa çıkan yoğun bir siyasal sevgi hâlidir. Geçmişin muhasebesini uzun teorik laflarla sınırlamak yerine, pratik alanda konumlanma iradesini gösterir. Aynı zamanda her şeyi teorik bir lafazanlığa sıkıştırarak gündemi saptıran tutumların tarihsel rolüne de işaret eder.

Lozan’da yaşadığım deneyimlerden de yola çıkarak bu tabloyu teorik bir çerçeveye oturtacak olursam, konuya ilişkin Deleuze hattı belirginleşir. Deleuze, bu durumu bir “kaçış” değil, kurucu bir pratik olarak okur ve bunu “kaçış çizgisi” kavramıyla ifade eder. Bu, mevcut durumdan kopmak değil, tıkanmış ilişkiler ağını yeniden açmak ve yeni imkânlar üretmek anlamına gelir. Antonio Negri’nin “kurucu güç” kavramı da burada önemini ortaya koyar. Negri, kurucu gücü devlet biçimlerinden önce gelen toplumsal yaratım kapasitesi olarak tanımlar. İşte Rojava pratiği, tüm sınırlarına rağmen Kürtler açısından bu kurucu gücün somutlaştığı en güçlü deneyimlerden biridir. Avrupa sahası ise bu pratiğin diasporadaki mekânlarda sürdürülme çabasıdır.

Sonuç olarak Rojava, yalnızca savunulacak bir toprak parçası değildir. Kürtler için mekânsal tahayyülün, siyasal hafızanın, gelecek fikrinin ve kolektif özne olma hâlinin mekânıdır. Diaspora ise Avrupa kentlerinde yarattığı sürekli eylemsellik ve mobilizasyonla bu tahayyülün dağılmadığını, yeni mekânlarda yeniden üretildiğini gösterir. Bu eylemsellikler Rojava ile diasporayı bir köprü olarak değil, siyasal düzlemde ortak bir mekân olarak yeniden örer. Diasporanın temel meselesi, Rojava’yı romantik bir imgeden çıkarıp burada ve şimdi içinde, kurulan mekânlar aracılığıyla siyasal bir gerçekliğe dönüştürmek ve savunmaktır.

Bu vesileyle son sözü Lefebvre’ye bırakalım: “Kent, onu kullananlarındır; onu dönüştürenlerindir.”

 

Yayın Tarihi: 29/01/2026