PolitikART
Toplum-Politika

Perspektif kavramı ve devrimci düşünce

Sayı: 345
Azad Kurgun
“Türkiye’deki Modernist Marksistler, bu dünyanın bir aradalığında Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin hamlesini rasyonel görmüyor. Çünkü modernistlerin, bir arada olanaklı, yakınsak çalışan dünyası, her şeyi devletin, sermayenin, sömürgecinin belirlediği koşullara indirgiyor. Ve analizlerini, her zaman sermayenin/devletin birikim rejimine bağlı kılıyor.”

Perspektif kavramı ve devrimci düşünce:

Leibniz’den Nietzsche’ye, Deleuze’dan Öcalan’a

 

Giriş: Perspektifin Felsefi Temelleri

Abdullah Öcalan’ın PKK Kongresine sunduğu “Perspektif” metninin içeriğine dair tartışılmalardan önce, başlığın kendisinin de sorunsallaştırılması gerekir. Bu nedenle bu yazıda ilk olarak “perspektif” kavramı ile ilgili bazı temel meseleler açıklığa kavuşturulmak istenmektedir. Çünkü Öcalan’ın bu kavramı bilinçli olarak seçtiği, dahası bu kavrama Nietzscheci bir güç atfettiği düşünülmektedir.

Öncelikle “perspektif” (ya da isterseniz bakış açısı deyin), mümkün/verili bakış açılarından biri değildir. Tam da bu nedenle göreceliliğin de konusu değildir. Bildiğiniz gibi Leibniz, sonsuz dünyalar kuramının kurucusudur. Leibniz iki tür hakikat öngörür: Akıl Hakikatleri ve Varoluş Hakikatleri. Akıl hakikatleri, dünyaların değişmesi ile değişmeyen şeydir. Buna zorunlu hakikatler de diyebiliriz. Örneğin 2 kere 2, bütün dünyalarda 4’tür. Ancak varoluş hakikatlerinde durum böyle değildir. Adem günah işlemiştir ama Adem’in günah işlemesi zorunlu değildir. Günah işlememiş bir Adem düşünebiliriz. İşte sonsuz dünyalar kuramında tam da bir dünyada Adem günah işlemişken, bir dünyada işlememiş olabilir.

Sonsuz dünyalar teorisi, Leibniz tarafından orta çağdan beri gelen “kötülük neden var?” sorusunun cevabı için gereklidir. Tanrı varsa kötülük neden var? Bu Leibniz’in Teodise adlı eserinin de temel problemidir. Leibniz diyor ki: Tanrı Adem’i yaratmadı, Tanrı bu dünyalar çoğulluğunu yarattı.

 

Yakınsak ve ıraksak ilişkiler

Leibniz’e göre Tanrı, yarattığı bu dünyalar çoğulluğu içinde optimum olarak en iyi olan dünyayı seçti. Seçilmiş dünya kendi içinde zorunluluklar silsilesi taşıyor. Seçilmiş dünyanın zorunluluğuna Leibniz “bir arada olanaklı dünya”, bu bir arada olanaklılığa ise “yakınsak” adını veriyor ve “ıraksak” olandan yani “bir arada olanaksız” olandan tamamen ayırıyor. 

Bu teknik meseleden sonra politik sezgilerimizle düşünmeye başlayalım. Birbiriyle yakınsak çalışan, yani birbirinin ölçü birimi olan, birbirini nedenselliği içinde olan bir dünyada devrimci bir düşünce üretmek istediğimizde, birilerinin çıkıp “şu anki koşullar şunu ve şunu yapmayı gerektiriyor” dediğini düşünün. Bu yaklaşım, yani koşulların evrensel ve zorunlu sonuçları üzerinden düşünme biçimine yakınsak düşünce denir. Bunun Marksizm’deki adı reformizmdir. Iraksak düşünce ise bir koşul üretimidir. Iraksak düşünce ve eylemin politik pratiği gücünü, sömürgecinin verili koşullarında çalışmamasından alır. 

 

Devrimci düşünce ve ıraksak düşünme

Nazım’ın Bedreddin şiirini düşünelim: “Yenildiler. Yenenler, yenilenlerin dikişsiz, ak gömleğinde sildiler kılıçlarının kanını. Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zaruri neticesi bu! deme, bilirim! O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.”

Bu ne demek? Yani diyor ki, feodal bir ilişkiden doğrudan komünal bir ilişkiye geçemezsin. Önce diğer aşamaları geçmen lazım. İşte bu düşünce, Leibniz’in “bir arada olanaklı düşünce” anlamında düşüncenin yakınsak çalıştırılması anlamına geliyor. Devrimci düşünce üretimi için ise yine Leibniz’e döneceğiz ve diyeceğiz ki: Leibniz aslında Tanrı’yı kurtarmak için bu sonsuz dünyalar kuramını üretti ama Tanrı’yı kurtarırken bize çok enteresan bir düşünme yöntemi de öğretti: Iraksak düşünme. Bu düşünme şekli, hiç de bu dünyanın “bir arada olanaklılığında” çalışmıyor. Devrimci düşünmek demek, bu dünyanın bir arada olanaklılığını bozmak, parçalamak, bir arada olanaksızlığın kendisini üretmektir.

 

Dışarıdan düşünmek

İşte Deleuzecü anlamda “dışarıdan düşünmek” bu demektir. Dışarıdan düşünmek, bu dünyanın mümkünlüğünde değil, olanaksızlığından olanak üretmek demektir. Che’nin “gerçekçi ol, imkânsızı iste” lafı gibi… “Başka bir dünya mümkün” sloganı da buna benziyor. Ama başka bir dünyayı gidip başka bir galakside kurmayacaksak, öncelikle bu dünyanın bir aradalığını, yakınsak ilişkilerini bozmak zorundayız. Rojava’yı düşünün mesela. Bu devrimci coğrafya, Ortadoğu’nun bu rezil bir aradalığında, olanaksızlığında yeni bir olanak üretmiştir. Dolayısıyla üretim/yaratım kavramları işte bu yüzden bizim için çok önemli kavramlar haline geliyor.

 

Modernist marksizm ve KÖH analizi

Politik sezgilerimizle düşünmeye devam edersek, Modernist Marksizmin neden Kürt Özgürlük Hareketi’ne (KÖH) karşı olduğunu ve KÖH’ün de nasıl eylem ürettiğini daha iyi anlarız. Türkiye’deki Modernist Marksistler, bu dünyanın bir aradalığında KÖH’ün hamlesini rasyonel görmüyor. Çünkü modernistlerin, bir arada olanaklı, yakınsak çalışan dünyası, her şeyi devletin, sermayenin, sömürgecinin belirlediği koşullara indirgiyor. Ve analizlerini, her zaman sermayenin/devletin birikim rejimine bağlı kılıyor.

Oysa KÖH, bu sömürgeci koşulları, yani bu mümkünler dünyasının yakınsak ilişkilerini reddedip bu bir arada olanaklı dünyaya, bir arada olanaklı olmayan dünyadan fikirler getirip boca ediyor. Yani ıraksak ilişki üretiyor. Modernist Marksizmin burayı anlamamasının nedeni, tam da Deleuzecü anlamda “dışarıdan düşünme”yi becerememesidir.

 

Perspektif üretimi

İşte Leibniz’in Tanrı’yı kurtarmak için bulduğu çözüm, bizim için birdenbire bu dünyanın bir aradalığını bozan bir bakış açısı üretimi, bir perspektif üretimi haline dönüşüyor. Dikkat ederseniz, bakış açısı ya da perspektif, mevcut, mümkün bakış açılarından biri değil artık. Doğrudan üretilen ve yaratılan bir kavramdır. Yani “perspektif” bir üretim/yaratım/inşa kavramıdır. KÖH, sadece Kürtler için değil, tüm dünya halkları için inanılmaz güçlü bir perspektif üretmiştir. Şimdi bize düşen, bu perspektife güçlü felsefi dayanaklar bulmaktır.

 

Nietzsche ve Perspektivizm

Perspektivizm kavramı, Nietzsche’nin felsefesinin neredeyse bel kemiğini oluşturur. Ama bu kavramı anlamak için önce Güç İstenci kavramının anlaşılması gerekir. Güç istenci, gücü istemek değildir. Ya da güç istenci, istencin gücü istemesi demek de değildir. Güç istenci ne kökeninde ne anlamında ne de özünde hiçbir antropomorfizm içermez. Güç, bir öznenin gücü değildir hiçbir zaman. Nietzsche açısından yaşam, kuvvet kavramı ile anlaşılabilir ancak. İki temel kuvvet ayrımı yapar: Etkin kuvvetler ve Tepkisel kuvvetler.

Eğer bir devrimci ya da muhalif, devletin ya da sistemin yaptığı bir şeye sürekli cevap üretmeye çalışıyorsa bu tepkisel bir kuvvettir. Tepkisel kuvvetler, kuvvet olmaktan çıkmasalar da itaat kuvvetleridir. Örneğin: eğitimcilerin, “devlet müfredat değiştiriyor, biz de sürekli bu yeni müfredatı eleştiriyoruz. Başka hiçbir şey yapamıyoruz” demesi gibi.

Etkin kuvvetler ise bir tepki ile değil, kendi içkin üretimi ile eyler. Guattari buna otopoietik adını verir. Eylemi bir şeye cevap olmayı bırakın, tersine devlet sürekli etkin kuvvetin eylemine cevap vermek, tepki üretmek zorunda kalır. Tepkisel kuvvetlerin olumsuzlama ile çalışması demek, her zaman evrensel ve zorunlu ilkelere, ahlaka dayanmasını gerektirir. Çünkü tepki, bir evrensellik adına tepkidir. Bu ahlaki düşünce, her zaman etkin olanın eylemini yargılar.

Nietzsche, yaşamın olumlanması üzerine düşünen bir filozof olarak, yargıdan hep kaçınmak gerektiğini söyler. Etkin kuvvetler açısından her şey bir olumlama sorunudur. Sonu kötü de bitse olumlarsınız. “Başıma ne geldi deme, ben istedim de oldu” der Nietzsche.

 

Sonuç: KÖH ve perspektif üretimi

Perspektivizm kavramı, etkin kuvvetlerin yaşamı olumlarken yarattıkları güç istenci içinde, dışarının kuvvetleri tarafından değil, eylemin doğrudan üreticisinin inşa etme eyleminin bir yorum ve değer üretimi haline gelmesi demektir. Bir perspektif üretiminin tam da bu anlamda bir başka sonucu da Nietzsche’in “Kim konuşuyor” sorusuna da cevap verebilir durumda oluşumuzdur. Konuşan bir özne değildir hiçbir zaman. Her zaman bir kuvvetin içinden konuşuruz. O yüzden değerlendirmeler aklın içinden değil, etkin kuvvetlerin politik bedeni içinden yapılır. Bu artık ahlaki bir yargı değildir. İşte buna ETİK-POLİTİK denir. Ahlak, ifadeyi bir özneye indirgeyerek onu yargılar. Etik ise ifadeyi, makinesel bir içerik…bir bedenleşme üreticisi haline getirir. 

Öcalan, perspektif metninde bir yerde “yalnızca savaşanlar barışabilir” diyor. Bunun reel politik karşılığı çok açık. Bir de bu ifadeyi felsefi olarak da başka bir yerden kurabiliriz. Güç istenci asla temsille ölçülemez, hiçbir zaman temsil edilemez, hatta yorumlanamaz ve değerlendirilemez.

O zaman perspektif ne? Güç istencimizin ürettiği ıraksak bir bakış açısı… bir yaratma/inşa. Güç istenci başka türlü yorumlamadır; “yorumlayan, değerlendiren, isteyendir o…” Ama bunun için ancak etkin kuvvet olman ve yaşamın olumlanmasını üretmen gerekir. Yaşam olumlandıkça, olumlama bir perspektif üreterek yorumlayan, değerlendiren, isteyen olur. O yüzden sadece o barışabilir.

KÖH, yaşamı inşa kavramı ile direnişi ve direnişin ötesine geçen alter-modernitesi ile bir perspektif üreterek bizlere olanaksızın içinde olanak yaratmanın politik pratiğini gösteriyor.

 

Yayın Tarihi: 22/12/2025