Kürt kadınlar ön saflarda yer alıyor, direniyor; Kürt karşıtı, kadın karşıtı, etnik ve dinî azınlık karşıtı baskıcı gruplara ve devletlere karşı duruyorlar. Bunu yaparken aynı zamanda cinsiyet eşitliğini ve hatta eşitliğin de ötesinde kadınlar için gerçek özgürlüğü, yaptıkları tüm işlerin merkezinde tutuyorlar. Bu çok benzersiz bir şey.
Kürt Barış Enstitüsü’nde araştırma direktörü olarak görev yapan Meghan Bodette, Georgetown Üniversitesinden; uluslararası hukuk, kurumlar ve etik üzerine yoğunlaştığı Dışişleri Servisi alanında lisans derecesine sahip. Araştırmaları; insan hakları, barış, demokrasi, kadın hakları ve Türkiye'nin Güney Kurdistan ve Rojava’daki sınır ötesi askerî operasyonlar başta olmak üzere Kürt meselelerine odaklanıyor. Bulguları hakkında hükümetlerden ve uluslararası kurumlardan yetkililere brifing vermiş ve NPR ve NowThis dahil olmak üzere ulusal medyaya uzman olarak röportajlar veren Meghan Bodette aynı zamanda kadın özgürlük hareketlerine ilişkin çalışma ve çıkarımlarıyla da göz önünde olan bir araştırmacı.
Serap Güneş, özgürleşme politikaları bağlamında Kürt kadın hareketini Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nde hayat bulan pratikler üzerinden Meghan Bodette’e sordu.
Türkiye ve Kürt hareketinin yalnızca kendi aralarındaki gerilimde değil tüm bölge için ve hatta ötesinde farklı bakış açılarını temsil ettiği 'Kürt çatışması', Orta Doğu'nun yakın tarihinde belirleyici bir unsur oldu. Bu zıtlığın merkezinde de kadın özgürlüğü meselesi olduğunu söyleyebiliriz. Kadın özgürlüğünün nasıl kilit bir unsur haline geldiğine ışık tutabilir misiniz?
Evet, bu başlamak için çok önemli bir yer çünkü haklısınız, Rojava'daki devrim ve aynı zamanda Kürtler ile Orta Doğu'daki diğer ezilen halkların öncülük ettiği hareketlere -ister Türkiye’deki aşırı sağ otoriterliğe karşı Kürt siyasi hareketinin Bakur’daki mücadelesi olsun ister Rojhilat'taki Jin Jiyan Azadî Devrimi olsun- Kürt kadınlar öncülük etmiş ve köktendinciliğe, aşırı sağ milliyetçiliğe ve otoriterliğe karşı mücadelelerinin merkezine kadın özgürlüğünü koymuşlardır.
Türkiye'de “Kürt Sorunu” olarak adlandırılan meselede Türk devleti ve diğer baskıcı devletler ile Kürtlere düşmanlık besleyen silahlı gruplar, Kürt direnişini ezmek için kullandıkları geniş taktik repertuvarları arasında kadınlara ve kız çocuklarına yönelik cinsiyet ayrımcılığı, cinsel ve cinsiyete dayalı şiddet ile diğer istismarcı ve yıkıcı taktikler kullanmışlardır. Buna karşı Kürt kadınlar ve genel olarak Kürt halkı, kadınların özgürleşmesi ve silahlı mücadelenin, siyasetin ve sivil toplumun her alanında çok yüksek ve aktif bir düzeyde yer almalarını sağlayarak karşılık verdiler. Bunun örneklerini, YPJ'nin IŞİD'i yenilgiye uğratmadaki rolünde ve başta Kürt kadınların İran’daki ayaklanmadaki rolünde gördük. Bahsettiğimiz tüm bu örneklerde Kürt kadınlar ön saflarda yer alıyor, direniyor; Kürt karşıtı, kadın karşıtı, etnik ve dinî azınlık karşıtı baskıcı gruplara ve devletlere karşı duruyorlar. Bunu yaparken aynı zamanda cinsiyet eşitliğini ve hatta eşitliğin de ötesinde kadınlar için gerçek özgürlüğü, yaptıkları tüm işlerin merkezinde tutuyorlar. Bu çok benzersiz bir şey çünkü dünyanın dört bir yanında çatışma süreçlerine ve ulusal kurtuluş hareketlerine baktığımızda, çoğu zaman kadınların da bu hareketlere katıldığını ancak çatışmalar sona erdikten sonra tekrar geleneksel rollerine geri dönmek zorunda kaldıklarını görüyoruz.
Otoriter rejimlerin, aşırı sağcıların, aşırı milliyetçilerin, köktendincilerin dünya çapında güç kazanma biçimlerine baktığımızda -ki veriler güç kazandıklarını gösteriyor- yaptıkları ilk şey genellikle kadınların haklarını kısıtlamak oluyor. Bunu Avrupa'da görebilirsiniz. Latin Amerika'da, Orta Doğu'da, Asya'da, Afrika'da, Kuzey Amerika'da, her yerde görebilirsiniz. Bu durum, söz konusu otoriterlerin ortak noktası. Yine araştırmalar gösteriyor ki örgütlü kadın hareketleri bu tür rejimlerin en güçlü muhalifleri arasında yer alıyor. Dolayısıyla Türkiye ve Kurdistan'da olup bitenler son derece önemli çünkü söz konusu olanın, sadece bir halkın kendi kaderini tayin hakkını elinden alan baskıcı bir devlet değil, aynı zamanda birbirine tamamen zıt iki siyasi ve sosyal örgütlenme sistemi arasında temel bir çatışma olduğunu da gösteriyor. Bu çatışmanın bir yanında kadınları ikinci sınıf geleneksel rollerde gören ve onları evlerine, geleneksel dinî normlara hapseden Türkiye ve desteklediği birçok vekil grup var.
Kürt hareketi tarafından geliştirilen ve Kuzey-Doğu Suriye ve İran gibi yerlerde Kürt olmayan topluluklar tarafından da giderek daha fazla benimsenen diğer vizyona göre ise bir toplumdaki kadınlar özgür değilse o toplum özgür olamaz. Bu felsefi düşüncenin temeli Kürt hareketinin şu an hapiste olan kurucu lideri Abdullah Öcalan'ın eserlerine kadar uzanmaktadır.
Dolayısıyla bu felsefi ve pratik fark, askerî güçler ile yönetim organlarının bileşimindeki bu fark gerçekten önemli. Dünyanın dört bir yanındaki demokrasi, eşitlik ve adalet hareketleri için dersler içeriyor.
Türkiye'nin eylemlerini kadınlara karşı bir kampanya olarak tanımlamak isabetli olur mu? Kürt kadınların Türk güçleri tarafından hedef alınarak öldürülmesi hesaplanmış bir stratejiye mi işaret ediyor? Eğer öyleyse, bunun daha geniş anlamları nelerdir? Bu durum Abdullah Öcalan'ın bölgesel kurtuluşta kadın özgürlüğünün rolüne yaptığı vurguya bir karşı çıkış olarak görülebilir mi?
Türkiye çok uzun bir süredir Kürt siyasi muhaliflerini suikastlarla öldürüyor, kaybettiriyor ve hapsediyor. Bu siyasi muhaliflerin, bu önde gelen isimlerin birçoğu Kürt kadınlardı çünkü -bahsettiğim gibi- Kürt siyasetinin, toplumunun ve medyasının her alanında öne çıkan rolleri ve bu hareketler içinde özellikle kadınların özgürleşmesini savunan, kadınların Kürt mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğunu savunan yapıların özellikle güçlü rolü vardı. Bu ayın başlarında Kuzey-Doğu Suriye'de gördüğümüz ve tamamı kadınlardan oluşan bir haber kanalında çalışan bir kadın gazetecinin ağır yaralanmasına ve şoförünün ölümüne neden olan insansız hava aracı saldırısı, daha geniş bir izleğin örneklerinden biriydi. Sadece Kuzey-Doğu Suriye'de Özerk Yönetim figürlerine, SDG figürlerine ve yönetime yakın olarak görülen siyasi ve sosyal hareketlere katılan sivillere karşı ve -elbette Türkiye'nin pervasızlığı nedeniyle- nüfusun yoğun olduğu bölgelerde, yaygın olarak kullanılan yollarda bu drone saldırılarını gördük. Yanlış zamanda yanlış yerde bulunmaktan başka bir suçu olmayan, politikayla alakasız birçok sivil de öldürülüyor. Bu durum elbette Kuzey-Doğu Suriye'deki tüm toplumu etkiliyor ancak kadınlar ve kadın hareketi üzerinde bazı özel etkileri var. Kürt Barış Enstitüsü (Kurdish Peace Institute) olarak Washington DC'deki bir başka düşünce kuruluşu olan New Lines Institute ile ortaklaşa hazırladığımız bir raporda bu durumun özellikle kadınları ve kız çocuklarını nasıl etkilediğini ele aldık: Birincisi, bu saldırılar, Kuzey-Doğu Suriye'de hem siyasi değişimler hem de sosyal değişimler yoluyla kadın haklarını geliştirmek için çalışan kurumların çalışmalarını engelliyor. Kuzey-Doğu Suriye'deki Kürt ve Arap kadın örgütlerinden, Qamişlo ve hatta Rakka gibi yerlerdeki pek çok kadın aktivist bana, kadınların kendileriyle görüşmek ve yapılarına katılmak istemediğini; önde gelen bir kadını evlerine davet etmekten, onun olabileceği bir toplantıya katılmaktan çekindiklerini söylediler. Çünkü görüşebilecekleri önde gelen bir kadının Türk insansız hava aracı saldırısının hedefi olabileceğinden korkuyorlardı. Kadınlar sonuç olarak bu yapılara katılma konusunda kendilerini güvensiz hissediyor. Bu elbette toplumun genelinde gördüğümüz bir şey. Bu insansız hava aracı saldırıları, bireylerin Özerk Yönetim ya da SDG'de daha aktif hale gelmeleri ve öne çıkan ve tanınan biri olmaları durumunda hedef alınabileceklerine inanmaları açısından tüm toplumda korku yaratıyor. Ancak kadınlar için, kadınların siyasete katılımının önündeki mevcut cinsiyetçi engellere ek olarak, insansız hava aracı saldırıları korkusunun da bunu arttırdığını görüyoruz. Örneğin pek çok kadın bu riski almak isteyebilir ama evleri hedef alınırsa çocuklarına ne olacağından korkuyorlar çünkü evlerdeki toplantılar da hedef alındı.
Kuzey-Doğu Suriye'ye gittiğinizde gördüğünüz şeylerden biri, kadınların siyasete ve yönetime katılmalarının önünü açmak için genellikle kadınların, çocuklarını toplantılara getirmelerine izin verildiğini görürsünüz. Özerk Yönetim'e bağlı kurumlarda çocuk kreşleri, bakım yerleri var.

Eğer genç bir anneyseniz ve siyasette kariyer yapmak ile ailenizin ihtiyaçlarını dengelemeye çalışıyorsanız ve çalıştığınız binanın bombalanmasından ve çocuklarınızın orada bulunma ihtimalinden endişe ediyorsanız, bu durum sizi bu riski almaktan caydırabilir. Bunların, kadınların aileleri arasında çok fazla korku yarattığını görüyoruz. YPJ'nin kurucularından Jiyan Tolhildan böyle bir saldırıda hayatını kaybetti. Ya da örneğin Hevrîn Xelef'in -bir insansız hava aracı saldırısıyla olmasa da- Serekaniyê ve Resulayn'ın işgali sırasında Türkiye destekli milisler tarafından öldürülmesi gibi yüksek profilli kadın suikastlarından sonra Kobanê'nin eski belediye eş başkanı ve önde gelen Kongra Star aktivisti Zehra Berkal'ın ve orada bulunan diğer bazı Kongra Star aktivistlerinin öldürüldüğü Kongra Star toplantısına düzenlenen insansız hava aracı saldırısı… Bu saldırılar, kadınların ailelerinde, önde gelen kadınlar oldukları için hedef alınabilecekleri endişesi yarattı. Dolayısıyla bu, çok fazla korkuya ve aile baskısına yol açan bir algı yarattı.
Bu durumun sadece Türkiye'nin Suriye'de gerçekleştirdiği ve kadın hareketinin, mümkün olduğunca çok sayıda kadına ulaşarak kadın hakları ve ataerkil şiddete karşı örgütlenmeye devam etmesini engelleyen, son derece istikrarsızlaştırıcı insansız hava aracı saldırıları bağlamıyla sınırlı olmadığını da eklemek gerekir. Aynı durum Orta Doğu'nun diğer bölgelerinde ve Avrupa'da da etkisini göstermeye başladı. Yazımda* da bahsettiğim gibi, Jin TV muhabirinin aracına yapılan saldırıda Türkiye'nin bir yıl içinde ikinci kez Kürt bir feminist gazeteciyi hedef aldığını görüyoruz.
Geçtiğimiz yıl Güney Kurdistan'ın Süleymaniye kentinde Jineoloji dergisinin editörü, Kürt feminist ve akademisyen Nagihan Akarsel evinin yakınlarında vurularak öldürülmüştü. Failler hiçbir zaman bulunamadı ve sanırım Iraklı ve Güney Kurdistanlı Kürt yetkililerin bu tür eylemleri soruşturmaya istekli olmamaları nedeniyle gerçek bir soruşturma yapılmadı.
Ancak cinayetten sonra düzenlenen bir basın toplantısında bir gazetecinin sorusu üzerine Türkiye'nin Irak Büyükelçisi, Türkiye'nin belli bir düzeyde bu cinayete dahli olduğunu zımnen kabul etmiş gibiydi. Yani bu, saldırının Türk istihbaratının bir operasyonu olduğu iddiasını destekliyor. Bu kesinlikle Kürt toplumunun inandığı bir şey ve kesinlikle Türkiye'nin hem ülke içinde hem de Irak ve Suriye'deki eylemleri ile uyumlu bir şey.
Avrupa'da 2013 yılında Türkiye ile Kürt hareketi arasında barış görüşmeleri başlarken, Sakine Cansız ve diğer iki Kürt feminist aktivistin Paris'te, Avrupa'nın göbeğinde, Kürt Kültür Merkezi'nin önünde üçlü cinayete kurban gitmesini hatırlayın. Bu olay da hâlâ tam olarak açıklığa kavuşturulmadı. Türkiye'nin böyle bir istihbarat operasyonunu nasıl yürütebildiği, bunu nasıl yapabildiği, bu kadın figürleri hedef almaktaki motivasyonlarının ne olduğu, Türk hükümetinin sözde başarılı olmak istediği barış görüşmeleri devam ederken bu bariz yasa dışı yargısız infazı nasıl gerçekleştirdiği tam olarak araştırılmadı.
Avrupalı hükümetler Türkiye'nin Avrupa topraklarındaki etkisinin, alçakça faaliyetlerinin ve siyasi muhalifleri, Kürtleri, solcuları hedef alan bu ulus ötesi baskı kampanyasını yürütme kabiliyetlerinin ifşa edilmesinden korktukları için bu konu derinlikli soruşturulmadı. Bunun sonuçlarını da şu anda Avrupa'daki Kürt kadın hareketi de dahil olmak üzere Kürt siyasetinin, esasen Türkiye'den ithal edilen sözde terörizm suçlamalarıyla büyük ölçüde baskı altına alınmasında görüyoruz.
İsveç ve Finlandiya'nın NATO'ya katılım süreciyle birlikte, Türkiye'nin bu ülkeleri Kürtlerin siyasi ve sosyal örgütlenmelerini engellemek için kendi yasalarını değiştirmeye zorlama çabalarında görüyoruz.
Dolayısıyla önde gelen Kürt kadınlara yönelik bu saldırılar başlı başına suçtur. Bu gibi cinayetlere “yargısız infaz” deniliyor çünkü bunlar uluslararası hukuka aykırıdır. Bu liderleri hedef alamazsınız, sivilleri açıkça hedef alamazsınız. Bu konuda her türlü bağlamda çok sayıda uluslararası hukuk araştırması var. Bu saldırılar bölgede istikrarı bozuyor, sivil halk arasında korku iklimi yaratıyor. Hem deneyimli liderleri ortadan kaldırarak hem de kadınlar arasında bu hareketlerle ilişki kurmalarını ya da daha üst düzeylere katılmalarını engelleyen bir korku duygusu yaratarak kadın hareketlerinin çalışmalarını engelliyorlar. Bölge genelinde demokrasinin aşınmasına ve istikrarsızlaşmaya neden oluyorlar. Çünkü bu askeri saldırganlık, insansız hava aracı saldırıları ve bu istihbarat operasyonları Türkiye’nin Avrupa'da, Irak'ta ve Suriye'de aynı fikirde olmadığı insanları hedef alma ve öldürme kabiliyetine sahip olduğu bir durum yaratıyor. Oysa buralar egemen ülkeler; Türkiye'nin parçaları değil. Türkiye buralarda operasyon yapamamalı. Ancak o kadar ki, Kürt kadınlar ve Kürt aktivistler şüpheli koşullar altında öldürüldüğünde bu ülkelerin yetkilileri kafalarını öte yana çeviriyorlar. Sadece bu kadınlar, aileleri ve toplumları için değil, aynı zamanda demokrasinin ne anlama geldiği, egemenlik ve toprak bütünlüğünün ne anlama geldiği açısından da bir tehdittir Türkiye’nin saldırıları. Dolayısıyla insansız hava aracı saldırıları ve yargısız infazlar çok istikrarsızlaştırıcı bir izlek ve hem doğrudan etkilenen bölgelerde ve topluluklarda hem de ötesinde pek çok etkileri var.
Kürt Barış Enstitüsünde araştırma direktörü olarak Kürt çatışmasının dinamiklerini derinlemesine incelediniz. Türkiye'nin insansız hava aracı saldırılarının Kürt halkı üzerindeki cinsiyete özgü etkisi hakkında Enstitünün kolektif girişimlerini ve tespitlerini paylaşabilir misiniz? Bu tespitler karar alıcılara anlamlı adımlar atma konusunda nasıl yol gösterebilir?
Kürt Barış Enstitüsü Kurdistan'ın dört parçasına, Kürtlerin yaşadığı devletlere ve küresel çatışmaların, güçlerin ve çıkarların Kurdistan ve Orta Doğu'daki durumla nasıl etkileşime girdiğine odaklanan, Washington DC merkezli, partizan olmayan, bağımsız bir araştırma enstitüsü. Kürdistan'ın her parçasından, birçok Orta Doğu ülkesinden, Avrupa'dan ve Amerika Birleşik Devletleri'nden katılımcıların araştırma ve analizlerini yayınlıyoruz. Web sitemize gidip bunların bazı örneklerini görebilirsiniz. Uzmanlar, uygulayıcılar ve diğerlerini hem yüz yüze hem de çevrimiçi olarak bir araya getiren, insanların perspektiflerini başka türlü duyamayacakları kişileri dinlemelerine olanak tanıyan, Washington DC'de ve genel olarak Batı'da Kürt meselesini Kürtlerin yaşadığı ulus devletlerin perspektiflerinden ya da bu devletlerden etkilenen perspektiflerden ele almayı tercih eden kurumların genellikle görmezden geldiği ve göz ardı ettiği çatışma dinamikleri üzerine gerçekten üst düzey görüş alışverişlerini mümkün kılan etkinliklere ev sahipliği yapıyoruz.
Dolayısıyla tüm çalışmalarımızda farklı bir şey yapmaya çalışıyoruz; kendi kaderini tayin hakkını tanıyan, etnik ve dinî çoğulculuğu tanıyan, cinsiyet eşitliğini tanıyan bir perspektiften bakmaya çalışıyoruz. Benim için çok önemli olan bir şey de bu çatışmanın cinsiyet dinamiğini, Kürt kadınlar üzerindeki orantısız etkilerini ve Kürt kadınların siyasi temsil modelleri yaratmak için nasıl yenilikler yaptıklarını, bir araştırmacı olarak objektif bir perspektiften baktığınızda sahada başka hiçbir yerde göremeyeceğiniz değişimler yarattıklarını ele almak. Kuzey-Doğu Suriye'de sahada yaptığım çalışmalarda oradaki sistem üzerinde araştırma yaparken, gördüğünüz kadın katılımı seviyesinin, Kuzey-Doğu Suriye'nin IŞİD'i ve bu grubun arkasındaki zihniyeti yenme şeklinden ayrılamayacağını düşünüyorum. Böyle bir aşırılıkçı gruba karşı mücadele ederken, bu köktendinci grupların sahip olduğu bazı mezhepsel önyargıları ve kadın düşmanlığını paylaşan diğer devletlerin ve silahlı grupların IŞİD'i yenemediğini ancak YPJ, YPG ve SDG'nin cinsiyet eşitliğine dayalı kadın liderliğindeki yapıları sayesinde bu askerî zaferi elde edebildiğini fark ediyorsunuz.
Menbiç ve Rakka gibi IŞİD'den kurtarılan şehirlerdeki kadınlarla konuştuğunuzda ve onların kadın örgütlenmesine, toplumdaki kadınlara gitme ve onların endişelerini dinleme konusundaki faaliyetlerine baktığınızda; bu faaliyetlerinin, potansiyel aşırılık yanlıları veya aşırılık yanlısı grupların eylemleri hakkında ilk elden istihbarata sahip olma imkânı verdiğini birçok kez duyuyorsunuz.
Çünkü kadınlar ve aileleri erkeklerde yaşanan bu değişiklikleri görüyorlar, bu şüpheli davranışları görüyorlar. Aşırılık yanlısı fikirlerin nasıl yayıldığını, genellikle bu ideolojilerin kadınlar ve diğer savunmasız gruplar üzerindeki etkilerinden daha uzak olan güvenlik görevlilerinden önce görüyorlar.
Yaptıkları şey inanılmaz. Bu modelin farklı bağlamlarda başarılı olduğunu görmemiz inanılmaz. Türkiye'deki pro-Kürt siyasi hareket olan HDP'ye baktığınızda, Türkiye'deki siyasi partiler arasında kadınların en yüksek seviyede siyasi katılımına; yerel yönetimde, ulusal düzeyde, mecliste kadın liderliğinin en yüksek seviyesine sahip olduklarını görüyorsunuz. Bunu, çok otoriter ve anti-Kürt bir bağlamda kadınların katılımına her taraftan çok fazla toplumsal karşıtlık olduğu bir bağlamda başarmışlar. Bu büyük bir başarı. İran'daki duruma baktığınızda, İslam Cumhuriyeti'nin 40 yıllık varlığı boyunca en güçlü ayaklanmanın özellikle Kürt kadınlar tarafından yönetildiğini görüyorsunuz. Kadınların özgürlüğü için fikirler etrafında, erkekler ve kadınlar bir araya geldi. Kadınların özgürlüğünü, mücadelenin merkezine koydular. Bu tümüyle Jin Jiyan Azadî sloganında özetlenmiş ve bu slogan, Kürt direniş hareketlerinde uzun bir geleneğe sahip Kürt kadın hareketinden geliyor.
Dolayısıyla bu fikirler işe yarıyor. Daha önce de söylediğim gibi, Erdoğan Türkiye'si ve İran İslam Cumhuriyeti gibi devletler, IŞİD gibi gruplar kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddeti ve baskıyı bir taktik, iktidarı elde tutmak için bir strateji olarak kullanıyor. Dolayısıyla köktendinciliğe meydan okumaktan, IŞİD gibi grupları yenmekten, otoriterliğin yükselişine meydan okumaktan, dünyanın dört bir yanında demokrasinin gerilemesini durdurmaktan bahsediyorsak -ki bunlar herkesin çıkarına olan şeyler- bu çatışmaya kadın hareketlerinin rolünü ve kadınların karşı karşıya olduğu benzersiz tehditleri kabul eden bir mercekten bakmalıyız. Böyle bakarsak bölgedeki insan hakları ve uzun vadeli genel barış ve güvenlik için gerçekten çok şey vaat edebilecek siyasi çözümler bulabiliriz. Bu bitmek bilmeyen savaşlara gerçek ve sürdürülebilir bir son verebiliriz.
Tavsiyelerimizden bazıları; Türkiye'nin Kürt sorununa yönelik askerî yaklaşımının uzamasına ve şiddetlenmesine katkıda bulunan ABD politikalarına, bu çatışmanın cinsiyete dayalı etkileri temelinde meydan okumak amacıyla, ABD politikasını cinsiyet merceğinden, ABD hukukunda var olan kadın, barış ve güvenlik ile cinsiyet politikasına ilişkin çerçeveler üzerinden yeniden değerlendirmek gibi hususları içeriyor. Bu, örneğin kadınlara yönelik şiddeti teşvik eden veya uygulayan, cinsel ve cinsiyete dayalı şiddet uygulayan kuruluşlara ve aktörlere güvenlik yardım ve silah satışı sağlamamak gibi şeyler anlamına geliyor. Cinsiyete dayalı belirli ihlallerin veya cinsiyete dayalı etkisi olan ihlallerin cezalandırılması anlamına geliyor. Örneğin, Efrin'deki Türkiye destekli silahlı gruplara yönelik en son yaptırımları buna bir örnek olarak verebiliriz. Bu grupların yaptırım kapsamına alınmasında kadınlara karşı uyguladıkları şiddetin Efrin'de Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgeden göç etmelerindeki rolü özellikle belirtilmiştir. Bundan daha fazlası gerek, bu hesap sormanın en üst düzeydeki faillerin peşinden gidildiğini görmemiz gerek. Türkiye'de, Irak'ta ve Suriye'de kadın siyasetçi ve aktivistlerin yargısız infaz edilmesinden sorumlu kişi ve kurumların, Avrupa'da nerede olursa olsun cezalandırılması ve güvenlik yardımlarının kesilmesi gerek.
Bu çatışmaya güvenlikçi bir perspektif, bir “terörle mücadele” perspektifi uygulayan yasal çerçevelerin yeniden gözden geçirilmesi ve bunlara bir son verilmesi gerekiyor. Uluslararası toplum bu perspektifleri meşrulaştırdığında ve Türkiye'nin terörizm tanımını kabul ettiğinde, Türkiye'nin bu bahaneyi kullanarak tüm Kürt kadın hareketlerini ve özgürlük, cinsiyet eşitliği ve Kürt hakları için verilen mücadeleleri terörizm olarak nitelendirmesini meşrulaştırmış oluyor. Bu durum -küresel barışın, küresel istikrarın ve insan haklarının geleceğini düşünüyorsanız- bu kadınların yaptıklarını desteklememiz gereken bir zamanda Türkiye'nin Kürt kadın hareketine karşı yürüttüğü şiddet ve baskı kampanyasına uluslararası meşruiyet ve onay sağlamaktadır. Türkiye ve Suriye'deki bölgesel çatışmalara yönelik uzun vadeli, sürdürülebilir, demokratik siyasi çözümlerin bir parçası olabilmelerini, kadınları güçlendirmek ve uzun vadeli siyasi değişim yaratmak için fikirlerini birleştirebilmelerini sağlamalıyız. Bu bölgelerdeki bitmek bilmeyen savaşları ve müdahaleleri sona erdirebilecek tek şey budur. Dolayısıyla genel olarak yapmamız gereken budur.
Son olarak, ABD Kongresi üyelerinin geçtiğimiz günlerde Suriye'nin kuzeybatısında, Türkiye'nin kontrolü altında bulunan çetelerin elindeki bölgelere gerçekleştirdikleri sürpriz ziyaret hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Özellikle de devam eden bir Türk saldırganlığı bağlamında bu ziyareti nasıl yorumluyorsunuz?
Eğer ofisleri şu anda bunu okuyorsa, lütfen beni arasınlar ve yaptıkları şeyin ne kadar tehlikeli ve Suriye'de siyasi bir çözüm umuduyla ne kadar uyumsuz olduğunu anlatayım onlara. Bakın, bu bölgelere yapılan bu ziyaretin gerekçeleri anlatılırken ABD'nin ciddi bir stratejisi ya da politikası olmadığı fikri ifade ediliyor. Kuzey-Doğu Suriye’de [Rojava’da] bulunduğum sırada sahada gördüğüm bir şey var, bunu belirtmem gerek. ABD kongre üyesi heyet, kuzeybatı ziyaretinde ağır silahlı bir askerî eskort eşliğinde yarım saat boyunca gitmiş ve güvenlik nedeniyle gezilerini kısa kesmek zorunda kalmışlar. Oysa ben Kuzey-Doğu Suriye'de bir an bile kendimi güvensiz hissetmedim. Bir kadın olarak kendimi hiç güvensiz hissetmedim, bir araştırmacı olarak kendimi hiç güvensiz hissetmedim. Kesinlikle silahlı korumam yoktu, sıradan herhangi bir insan gibi tek başıma seyahat ediyorum. Bence tam da bu fark [Türk destekli grupların kontrolündeki Kuzeybatı Suriye ile Kürt öncülüğündeki Özerk Yönetim bölgesi arasındaki bu fark], insanların bilmesi gereken her şeyi anlatıyor. Ancak sahada gördüğüm kadarıyla, mesele sadece ABD’nin bir stratejisinin olmaması değil. Sahadaki pek çok insana göre Suriye'ye müdahil olan her uluslararası gücün stratejisi, kaos ve istikrarsızlığın devam etmesi ve yabancı çıkarlar arasında rekabete ve her ülkenin kendi stratejisini takip etmesine imkân verecek şekilde bu çatışmayı uzatmak gibi görünüyor.
Günün sonunda bölgedeki çatışmaları kalıcı bir şekilde sona erdirmek, bir sonraki savaşı veya müdahaleyi önlemek; IŞİD gibi grupların ve Rusya ile İran gibi devlet aktörlerinin kaosu kendi amaçları doğrultusunda kullanabilecekleri bir sonraki senaryoyu önlemek istiyorsak, siyasi çözümlere ihtiyacımız olduğunu unutmamalıyız. Bir strateji bulmanın ve siyasi bir çözüm bulmanın yolu da Kuzey-Doğu Suriye (Özerk Yönetim) ile [yalnızca askerî değil] siyasi olarak da ilişkilenmek, muhatap olmak, onlara masada yer vermek, hem Suriye hükümeti ile bir tür siyasi çözüm için hem de Türkiye ile oradaki krizi sona erdirmek için müzakerelere girdiklerinde mümkün olduğunca güçlü olmaları için ihtiyaç duydukları temel fiziksel ve ekonomik güvenlik zeminini sağlamak.
Özerk Yönetim’in siyasi temsiliyete sahip olması gerekiyor ve bu da sadece güvenlik odaklı bir katılım değil, siyasi katılım anlamına da geliyor. Özerk Yönetim'in iki ayrı anlaşma yapmasını sağlayacak bir planın ana hatlarının belirlenmesi gerekiyor. Daha önce de belirttiğim gibi, Suriye hükümeti ile özerkliklerini mümkün olduğunca koruyacak ve 12 yıllık çatışmaya neden olan Suriye hükümetinin son derece yıkıcı uygulamalarında bir reform, bir değişiklik olasılığını zorlamak için mümkün olduğunca fazla nüfuz kullanacak bir anlaşmaya ihtiyaçları var. Daha demokratik ve çoğulcu bir sisteme sahip oldukları, Suriye topraklarının üçte birini istikrarlı ve güvenli bir şekilde yönettikleri, cinsiyet eşitliği için en iyi koşullara sahip oldukları, en iyi dinî özgürlük koşullarına sahip oldukları gerçeğini kullanabilecek güçlü bir konumda olmaları gerekiyor. Sadece kendileri için değil, Suriye’nin rejimin elindeki ve Türkiye'nin elindeki bölgelerde yaşayan Suriyeliler için de bu konumda olmaları gerekiyor. İkincisi, Türkiye ile bir anlaşmaya ihtiyaçları var.
Türkiye ile varılacak herhangi bir anlaşmanın işe yaraması için de Türkiye'nin Kürt meselesine bakışındaki genel değişimin bir parçası olması ve nihayetinde Türkiye'nin kendi içindeki Kürt sorununa yönelik askerileştirilmiş, güvenlikçi yaklaşıma son verip uzun vadeli, adil, demokratik, siyasi bir çözüm arayışına girmesi gerekiyor.
Ne yazık ki bu son seçimlerden sonra bu kolay olacak bir şey değil. Şu anda Türk siyasetinde çok fazla Türk milliyetçisi, militarist ve Kürt karşıtı duygu var. Ancak 10 yıl önce Türkiye ve Kürt hareketinin müzakere masasına oturduğunu unutmamalıyız.
Mevcut devletlerin toprak bütünlüğü ile Kürt hakları ve Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme kavramını uzlaştıran bir çözüm için siyasi bir çerçeve mevcut. Bu fikirleri hayata geçiren Kürt siyasi partileri var. Müzakerelere katılan Kürt liderler ve diplomatlar var. Bunların hepsi daha önce yaşanmış şeyler ve tekrar yaşanabilir.
Bunun gerçekleşmesi ve bu siyasi çözümün Türkiye'deki tüm insanlar için ve özellikle de Türkiye'nin Irak ve Suriye'deki sınır ötesi askerî harekatından etkilenen bölgeler için sağlayacağı tüm faydaların gerçekten garanti altına alınmasında en önemli şeylerden biri, geçen seferden farklı olarak, tüm tarafların verdikleri taahhütlere bağlı kalmalarını ve bu taahhütlerin Erdoğan hükümeti için siyasi olarak uygun olmadıkları ortaya çıktığında geçen sefer verilen taahhütler ve yapılan anlaşmalar kadar kolay ve yıkıcı bir şekilde dağılmamasını sağlamak için müzakerelere üçüncü bir tarafın dahil olmasıdır.
Dolayısıyla bu kongre üyelerine şunu söylemek isterim: Suriye'de bir strateji istiyorsanız, ABD politikasının ne olması gerektiğini görmek istiyorsanız, sonu gelmeyen savaşları sona erdirmek ve bölgedeki farklı devletler ve gruplar arasında istikrar, güvenlik ve iş birliğini teşvik etmek istiyorsanız o zaman ABD ve Avrupalı müttefiklerin Türkiye'deki Kürt sorununa adil, demokratik, siyasi bir çözüm bulmaya dahil olmaları ve Özerk Yönetim ile siyasi ilişkiler kurmaları için uğraşın ki güçlü bir pozisyondan müzakere edebilsinler ve bu bölgelerde sahadaki bazı sorunları çözebilsinler. Çünkü günün sonunda eğer insanların suyu veya yiyeceği yoksa, insansız hava araçlarının saldırılarından korkarak yaşıyorlarsa hiçbir şey için müzakere edebilecek durumda olamazlar. Böyle bir durumda topraklarını bırakıp giderler ve biz de arkalarında daha fazla kaos çıktığını görürüz. Yapılması gerekenler bunlar. Ben olsam kongre üyelerine bunları söylerdim. Bu konularda uzman brifingi almak istiyorlarsa Kürt Barış Enstitüsü ile irtibata geçebilirler. Bunu okuyan herhangi bir politikacı, seçilmiş yetkili ya da bu türden herhangi biri varsa: Suriye'ye gitmek istiyorsanız lütfen Kuzey-Doğu Suriye’ye gidin. Orası daha güvenli. Orta Doğu'da ve dünyanın dört bir yanında uzun süredir istikrarsızlık yaratan bu çatışmalara nasıl çözüm bulunabileceği konusunda orada gerçekten bir şeyler öğrenebilirsiniz.
*Turkey Targets Two Kurdish Feminist Journalists in One Year
Yayın Tarihi: 14/10/2023