PolitikART
Kültür-Sanat

Orada ölüler var, inşa edeceğiniz odalarda uyuyacak

PolitikART Özel
Eylem Özbuğanlı
Kentleşmenin tek tipleşmesi ve doğanın tahribatı kültürlerin, insanların ve düşüncelerin çeşitliliğini de yok ediyor. Doğduğu evin, okuduğu okulun, oynadığı sokakların yitimiyle silinen mekanlar değil sadece, hafızalar da. O nedenle o kente bakarken geçmişin kültürel birimi ve acı-tatlı bilgisi ile bakıyoruz.

Kürt sanatında kurucu irade, zihniyet devrimi, estetik imkanlar ve özgün formlar üzerine söyleşilerimin ilkinde altını çizdiğim yatay ve ekolojik algılama, hazır şablonların reddi ve özgürleştirici form arayışlarını bu kez kamerasını ve kurgu masasını toplumsal hafızayla iç içe bir “taziye ve yoldaşlık alanı” olarak kuran belgesel yönetmeni Elif Ergezen’le konuştuk. Galatasaray Üniversitesi Sinema Bölümü’nde lisans eğitiminin ardından Paris 1 Panthéon-Sorbonne Üniversitesi’nde sinema üzerine yüksek lisansını tamamlayan Elif Ergezen, Şairin Ölümü, Mükellef, Elif ve İçeriden gibi hafıza odaklı belgesellerin yönetmenliğini üstlendi. Aynı zamanda Dersim’in Kayıp Kızları ve Küçük Kara Balıklar gibi hafızayı diri tutan, onu arşivleyen, aktaran ve sorgulatan yapımların kurguculuğunu yürüttü.

Bunların yanı sıra çocuklar için felsefe eğitmenliği ve atölye yürütücülüğü de yapan Ergezen, yönelttiğim soruları "gerçek bir anlama ve sorgulama çabası" olarak ele alarak yanıtlıyor. Müstebit görsel sanatın üstten bakışına karşı "onun için değil, onunla" sözünü ilke edinen, dikey tahakküm mekanlarını sorgulayan ve özneyi nesneleştirmeden dayanışma etiğini öne çıkaran Ergezen söyleşimizle sizleri baş başa hatta aynı masada karşı karşıya bırakıyoruz:

 

Kürdistan’a ya da daha genel bir kapsamda travma ve belleğe dair iş yaparken sinemanın iki ayrı uçta dolandığını görüyoruz. Ya gerçeklik ajite edilerek kurban anlatısı kuruluyor ya da hikaye piyasa ve festivallerin tüketimine sunulan egzotik bir malzeme olarak sunuluyor. Bir belgeselci olarak, acıyı nesneleştirmeden; egemen, otoriter, üst bakış üretmeden acı hafızayla temas kurmanın etik ve estetik ölçütü senin için nedir?

Hem vicdani ve etik açıdan hem de estetik yaklaşım açısından bir belgesel film için yola çıkarken akılda ve kalpte olması gereken çok hayati kıymette bir soru bu. Teşekkür ederim. Benim genel tavrım daima acının yoldaşı olmak fikriyle şekilleniyor bu noktada. Yani her şeyden önce bir taziye olarak görüyorum filmin kendisini. Bir diyalog aslında, filme konu olan kişilerle yönetmen arasındaki iletişim. Acıyı yaşayanın bu acıyı film yoluyla ifade etmesine aracılık belki. Sonuç olarak içine seyirciyi de katan toplumsal bir diyalog.

Bir tavrı şekillendiren bir diğer unsursa üretim ilişkilerini örgütlemeye dair. Bununla kastım şu: Film birilerinin acısının yarattığı travma ve belleğinde bıraktığı izlere dairse, o filmi o kişilerle beraber yapıyoruz demektir. Filmin konusu olmanın ötesindeler bu insanlar. Film aslında o acıyı dile dökmenin, paylaşarak sağaltmanın, işte o söylediğim taziyenin bir parçası, kendisi oluyor. Böyle olunca filmin karakterleri olmayı geçen ve ifade alanına giren ciddi bir katılım söz konusu. O nedenle benim için belgesel filmlerde filmin sahipliği meselesi iş bölümü ve tanımlar ne olursa olsun ancak kolektif bakılabilecek bir mesele.

Böyle bir tavır, otoriter ve üsten bakışı imkansızlaştıran bir hemhal olmayı da beraberinde getirdiği gibi acının nesneleşmesinin, filmlerin bir ürün olarak yarıştırılmasının, festivallerde ve sahnede bir yönetmen performansına indirgenmesinin de önüne geçer.

Bu alanda yaptığım söyleşi serisinin ilk bölümünde, Kürdistan örneği üzerinden mekan anlayışının doğadan gittikçe koparak zindan ve kent ekseninde yeniden kurulduğunu konuşmuştuk. Ayrıca, dikey ve anıtsal olana karşı yatay ve ekolojik bir estetik zihniyetinin gerekliliğinden bahsetmiştik. Güvenlikçi politikaların ve sömürgeci aklın mekânı bir tahakküm alanına dönüştüren dikey bakışına karşı, sinemada mekânı ve coğrafyayı yalnızca bir manzara olmaktan çıkarıp ekolojik, geçirgen ve yatay bir perspektifle kurmanın imkanı nedir?

Bu soru, şu anda hazırlamakta olduğum bir video-belgesel çalışmasının özüne temas ediyor. Çekimleri Şırnak, Cizre, Silopi ve Sur’da gerçekleşmesi gereken bu hikayede ayak bastığımız her yer anlamış olduğunuz üzere bir hafıza mekanı olarak bütün acılığıyla karşımıza dikildi. Şırnak’ın silueti olarak simgeleşmiş, destanlarına konu olmuş kayalıkların dahi yerle bir edilmesi; güvenlik gerekçeleri ile ormanların yakılması; kültürel unsurların ve doğanın bu boyuttaki tahribi, iktidarın tahakkümünün sergilenişi aslında. Şırnak merkezdeki tek katlı bahçeli evler yerine dikilen çok katlı tek tip TOKİ binaları ya da Sur’da yıkılan evler yerine inşa edilen beyaz tek tip hayalet konaklar bunun bir tezahürü. Bugün hangi şehre gitseniz aynı yüksek binaları; tek tip bir yaşamın dayatıldığı evleri, sokakları, iş yerlerini görürsünüz. Kentleşmenin bu tek tipleşmesi ve doğanın tahribatı kültürlerin, insanların ve düşüncelerin çeşitliliğini de yok ediyor. Doğduğu evin, okuduğu okulun, oynadığı sokakların yitimiyle silinen mekanlar değil sadece, hafızalar da. O nedenle o kente bakarken geçmişin kültürel birikimi ve acı-tatlı bilgisi ile bakıyoruz. Orada artık olmayı da görerek. Bir manzarayı değil, bir hakikati aramanın önemi de burada ortaya çıkıyor. Filistinli şair Mahmut Derviş’in bir şiirini alıntılayacağım burada müsaade ederseniz. Sur’da inşaa edilen konutları gördüğümde o konutların görüntüsü üzerinde okumak gelmişti içimden:

"orada ölüler var, inşa edeceğiniz odalarda uyuyacak
olan, orada ölüler var, geçmişlerini ziyaret edecek
olan, harabeye çevirdiğiniz mekanlarda,
orada ölüler var, kuracağınız köprülerin üstünden yol
alacak olan, orada ölüler var, kelebeklerin gecesini
aydınlatan. ölüler şafakta sizlerle çay içmek için
gelecekler, sessizce tıpkı tüfekleriniz onları sessizliğe
gömdüğü gibi. evet, ey bu mekanın konukları,
boşaltın bu koltukları, bırakın misafirperver ev
sahiplerine burayı, konuşmaları için
barışın koşullarını... ölülerle birlikte!"

Kadınların “duygusallık” ve “annelik” içine sıkıştırılmasına ezelden beri itiraz etmiş bir feminist kadın yönetmen olarak her şeyden önce zayıf-güçlü gibi bir ikilikle değil tüm çelişkileri ve çeşitli halleriyle bir varoluşun anlatılabilmesinin imkânı üzerinde duruyorum.

Egemen ve eril sinematografi, Kürt kadını pasif, ağıt yakan mağdur anne/kadın ya da epik-militan özne arasında gösteriyor. Onu bu kimliklere sıkıştırıyor. Kadın bir belgeselci olarak, bakışın yönünü değiştirip kadının bedenini, hafızasını ve gündelik yaşantısını eril, sömürgeci, oryantalist mercekten arındırmak için kameranızı nasıl kullanıyorsunuz? Bunu hangi kuramsal perspektiften yapıyorsunuz?

Her şeyden önce acıma duygusunu korkunç kibirli buluyorum. Tahammül edemiyorum. Kadınların “duygusallık” ve “annelik” içine sıkıştırılmasına ezelden beri itiraz etmiş bir feminist kadın yönetmen olarak her şeyden önce zayıf-güçlü gibi bir ikilikle değil tüm çelişkileri ve çeşitli halleriyle bir varoluşun anlatılabilmesinin imkanı üzerinde duruyorum. Bunu da o ilk güzel soruda temas ettiğin tavırdan hareketle yapmaya çalışıyorum. Yani “onun için değil onunla” gibi basitleştirebileceğim bir şiarla ve üsten bir acıma duygusuna kapılarak değil, dayanışma ve sorumluluk bilincinin rehberliğinde. Bir kadın olmanın sağladığı kadınlarla konuşurken ve onlarla bağ kurarken dolaysız ve kendiliğindenliğinden akışa bırakıyorum kendimi. Bize patriarkanın dayattığı kalıplardan özgürleşmek, röportajların da özgürleşmesini ve derinleşmesini sağlıyor. Çünkü bazen bizden bekleneni sorgusuz sualsiz yapmaya hazır olabiliyoruz. Kamera ister istemez bir otoriteyi temsile dönüşebiliyor ve kamera arkasındaki kişiye önündekine göre avantaj sağlayarak bir tür hiyerarşi üretebiliyor. Öncelikle bunu kırmaya çalışıyorum. Mümkün olursa önce uzun sohbetlerle kişilerin yaşamına temas etmenin, işitildiği ve anlaşıldığı güvenini sağlamanın yollarını arıyorum. Bu güven sağlandıktan sonra da sorumluluğumun arttığını omuzlarımda şiddetle duyuyorum. Zira bundan böyle kişiyi gerekirse kendi yönetmen egomdan/iktidarından da korumam gerektiğini biliyorum. Onun cümlelerini keserken ve sıralarken, kurguyu yaparken kırılgan bir emaneti avuçlarımda taşıdığım farkındalığının çok önemli olduğunu düşünüyorum. O malzeme bana ait değil. Bana ait olan bir şey yok. Esası bu.

Kürdistan’da hafıza genelde sözlü kültüre, dengbêjliğe ve akışkan bir anlatıya dayanıyor. Sinema ise doğası gereği zamanı sabitleme riski taşımakta. Bir kayıt tutucu olarak, bu canlı ve akışkan sözlü hafızayı perdede dondurmadan, yaşayan bir sinemasal metoda dönüştürmenin yolları neler olabilir?

Bu sanırım daha ziyade bir film yapmanın aslında nihai sonucuna yani seyirciyle buluşturulması kısmına dair düşünmeyi gerektiriyor. Türkiyeli belgeselciler olarak bizler aslında biliyoruz ki filmlerimizi aslında o başta belirttiğim diyaloğun bir aracı olarak kullanıyoruz. Tarihe bir not düşmenin ötesinde, bir tanıklık ve paylaşım imkanı olarak. Böyle olunca filmi sadece yapmak, festivallere göndermek değil bir aktivizmi de gerektiren gösterim yolları ve yeni imkanları açma çabası da gerekiyor. Bu çaba, film yapma sürecinin bir parçasına dönüşüyor. Sansür-otosansür zorlamaları, filmlere işletme belgesi vermemek, valilik-kaymakamlıkların gösterimler yasakları, yönetmenlere açılan davalar, ekonomik baskılar gibi pek çok koldan sıkıştırılmış filmlerin seyirciye ulaşması da kolay olmuyor. O nedenle soruna cevabım bu sözlü hafızayı, filme konu olan kişileri seyirciyle buluşturma imkanlarını çoğaltarak sürdürülebilir kılabileceğimizi düşünüyorum. Bunu bir eylemlilik olarak görüp örgütlemek gerekiyor çoğu zaman.

Sanat ne olmalıdır, nasıl olmalıdır, ne yapmalıdır ve benzeri genelleyici tartışmalarla açıkçası ilgilenmiyorum. Demokrasi ve özgürlük mücadelesine el verebilecek herkese sorumluluk düşüyor.

Sömürgeleştirilmiş, öteki, azınlık, ezilen halkların hafızası fonlar, bunların mekanizmaları ve küresel festivaller tarafından ehlileştirilme ve bir çeşni gibi burjuvaya sunulma riskiyle karşı karşıya. Bir sanatçı olarak işlerinizin bu piyasa tarafından birer nesne haline gelmesini engellemek ve filmi asıl muhataplarıyla buluşturmak için nasıl bir yol izliyorsunuz? Ya da işlerinizin izleyiciyle nerede, nasıl buluştuğu, kimlerle buluştuğu üretimin politik niteliğini etkiliyor mu?

Filmlerimi internete yüklüyorum. Festivallerde gösterilmesini için yolluyorum da. Bu görünürlüğünü arttırmaya hizmet edebilir, böylece daha fazla insana ulaşmanın yolunu açar. Filmin asıl muhatabına ulaşması için de konusuna göre işte o yeni gösterim imkanlarını örgütlemeye girişiyorum.

Etik eşik, sanıyorum ki samimiyet, ciddiyet ve sorumlulukla belirleniyor. Bir filmi yapma amacının sarih oluşu, meseleyi tarihsel bir süreç içinde ve bütünlüklü ele alabilme birikimi ve tüm aşamasında kararlı bir şekilde öznenin haklarını gözeten sorumluluk duygusu.

Bildiğiniz gibi Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nden geçiyoruz ve bu aynı zamanda bir inşa süreci. Hukuk, ekonomi, siyaset ve diğer her şeyin yeni bir background okumasıyla inşa edileceği bu süreçte sanat da bir zihniyet inşasına gitmek zorunda. Çünkü toplumun gerçekliği bunu dayatıyor. O halde size göre bu inşa sürecinde sanatçıya ve özellikle de sinemacıya ne iş düşüyor? Belgeselciler ne yapmalıdır?

Belgeselciler her zaman yaptıklarını yapmaya devam etmeli aslında. Yani hafızayı kaydetmek, hatırlatmak; sonra da yorumlamak ve tartışmak üzere bir diyaloga dönüştürmek için seyirciye ulaştırmak. Bir yüzleşme ve hesaplaşma gerçekleşmeden kalıcı bir toplumsal barışın mümkün olmayacağını düşünenlerdenim. O nedenle belgeselciler olarak bize düşen sanırım bu yüzleşmeyi sağlayacak filmleri yeniden göstermek ve bunları bir araya gelip daha geniş kesimlerce tartışmaya vesile kılmak. Bir hakikatler komisyonuna ihtiyacımız var. Belgesel filmler de sanki buna katkı yapabilecek birer belge olarak öne çıkıyor bu süreçte her şeyden önce. Sanat ne olmalıdır, nasıl olmalıdır, ne yapmalıdır ve benzeri genelleyici tartışmalarla açıkçası ilgilenmiyorum. Demokrasi ve özgürlük mücadelesine el verebilecek herkese sorumluluk düşüyor.

Hegemonik kültürün ve devlet aygıtlarının ilerisinde, Kürt hafızasıyla ilişki kuran dayanışma sineması veya bağımsız bir sinema hattı nasıl kurulabilir? Sinemacıların, sanatçıların veya araştırmacıların, Kürdistan’ coğrafyasının kendisi ve özneleriyle kuracağı ilişkide etik eşik nedir?

Belgesel sinema alanında çalışmaya başladığım yıllardan beri bu alandaki dayanışmanın mümkün olduğunca içinde olmaya çalıştım. Çünkü bu alan ekonomik ve politik nedenlerle malum oldukça kırılgan bir alan ve her şeyden önce bu alanda çalışma sürdürmenin dayanışmasız imkanı yok. Dolayısıyla şimdi sayamayacağımız kadar çok dayanışma pratikleri gerçekleştirdik; filmin kurgusunu, kameramanlığını yapmak, filmleri göstermek, sansür ve baskılar karşısında beraber direnmek gibi pek çok eylemlilik içinde yer aldım.

Etik eşik, sanıyorum ki samimiyet, ciddiyet ve sorumlulukla belirleniyor. Bir filmi yapma amacının sarih oluşu, meseleyi tarihsel bir süreç içinde ve bütünlüklü ele alabilme birikimi ve tüm aşamasında kararlı bir şekilde öznenin haklarını gözeten sorumluluk duygusu.

 

Yayın Tarihi: 26/10/2026