PolitikART
Portre

Nataşa’sını arayan şair Necati Siyahkan’ın ardından

Sayı: 34
Ali Ongan
Dilden dile dolaşan, bir çok dergi ve gazetede yer alan, şiir tartışmalarının ortasına oturan Nataşa’nın yazarı ne yazık ki yıllarca bilinmedi.

‘(…)

Azgın denizlerdeki

Kudurmuş dalgalar gibi

Coşarak

Kokladığın her çiçeği

Yaprak yaprak

Bastığın her adım toprağı

Parmak parmak

Dolaşarak

Bir gün ben de seni aramaya çıkacağım Nataşa!

Seni kaybettiğim dünyada

Bulmak istemiyorum (…)’

 

Siverek asmasının Temmuz gölgesidir Necati. Necati, 186 mısralık Nataşa destanının öksüz sahibi. Hiç kimse onu tanımadı, Nataşa destanını okurken. Nereliydi, kimdi, nasıldı, hala yaşıyor muydu? Zaman şahit, şiir tanık…

Dünyayı kurtarmak isteyenlerin ses tonlarında yükselen destan, 1970'lerin ateşli günlerinde herkese aitti. Devrim meydanlarında, toplantı salonlarında, yürüyüşlerde, mitinglerde, sevgilinin yazdığı mektupta ve gizli sokaklarda satılan kartpostallarda herkes vardı. Ama o yoktu. Oysa, umuda bir demet karanfil sundu kendi elleriyle. Belki, belki yaşamak istediği dünyanın işaretlerini sıralıyordu, mısralarındaki şifrelerle. Belki de solgun zamanlarda bir nehir gibi içimize akarak gözlerimizden yanaklarımıza düşmek istiyordu.

Mahpusluk, sürgün, işkence, kaçaklık, umut, özlem ve isyan… Yangın yeri küllerini savuracaktı belki de. Belki de, ‘ben ülke derim, kimler ne der’ yalnızlığında ateşler yakacaktı, unutulmuş uzak ve yalnız mezralarında. Iskalanmış zamanları toplayabilir miydik, sığdırabilir miydik miladi zamanlarımıza? Sonra Eylül yaprağı düştü takvimlerde. Ses tonları kayboldu gecenin karanlığında, devrim meydanları ise öksüz. Bir başına kaldı Nataşa. Bir başına ve yalnız.

Sesini aradı hayatın koridorlarında çığlık çığlığa. Siverek yalnız, Siverek öfkeli. Kendisini aradı Nataşa Ankara sokaklarında. Kalemi ise, Diyarbakır mahpusunda mahrur ve mühürlü. Ankara bir ağaç gölgesi, bir göl kenarı, sisli ve puslu. Güneşin yükseldiği coğrafyaların çoçukları topluyor yüreklerin sesini Ankara’da ve yazılmamış destanlarıyla yalnızlığın pimini çekip yeni zamanların iklimlerine bırakıyorlar Nataşa’yı. O artık biz. Kendine dönen bir yüz gibi sarmalıyor bizi ve toprağında zamanının küllerini savurarak damarlarımıza akıyor.

1970'lerde Kürt gençliği başta olmak üzere Türkiyeli devrimci haraketler içinde bir döneme damgasını vuran ve binler tarafından ezberlenerek okunan Nataşa şiiri, 186 mısralık bir destanla dipnot düşüyor tarihe. 70–80 yılları arasında çeşitli sanat, edebiyat dergilerinde şiir ve şairler her ne kadar muhafazakarca eleştirilse de, muhalif şiirler siyaset sahnesindeki yerini buluyordu. ‘Şiir siyasi olmalı mı, olmamalı mı’ ya da ‘her şiir siyasi şiirdir’ tartışmalarının sürüp gittiği 70'lerde siyasi şiir sahibi olarak nitelendirilen şairler veya onları okuyanların başına gelenler ise tüm bu tartışmaların dışında duruyordu. Her şeye rağmen 70'lerden 80'li yıllara kadar dalgalanan toplumsal yapılar içinde genel anlamıyla ‘şiir’ bir bellek oluşturarak baş köşeye oturdu. Gültekin Akın, Ataol Behramoğlu, Cahit Zarifoğlu, Süreyya Berfe, Mehmet Taner, Oktay Rıfat, Metin Altıok gibi onlarca şairin şiirleri yine bu dönemin şiir haritalarını ortaya çıkarıyorlardı. Şüphesiz dönemin en ateşli, çoğulcu ve alımlı şiiri ise fişek gibi etki yaratan Nataşa destanıydı. Kayıp bir kuşağın şiiri, bir dönemin veya bir kesimin şiiri olarak değil, tarihin bir diliminde kendisine özgü yankısını bulmuş ve zamana evrilmek için yüreklerde saklanmıştı. Nazım’dan ve diğer toplumcu şairlerden epeyce etkilenen bu destanda adı geçen ‘Nataşa’ ise Ekim Devrimi’nde kadınların emek, özveri, umut ve temiz duygularla eş tutulup yüceltildiği bir imgeydi. Ne yazık ki, Türkiye’de 1990'lı yıllarla birlikte Nataşa ismi farklı bir anlama büründürüldü. Oysa Nataşa, Arif babanın söylediği gibi, “yastığı altında küsmüş bir filinta” misali tüm kirliliklerden öte zamana demlenmişti.

Kimdir Necati Siyahkan?

Necati Siyahkan, 1938 yılında Urfa’nın Siverek ilçesinde doğdu. 1958'de Ankara Hukuk Fakültesi’nde öğrenimine başladı. Bir yıl sonra 49'lar olarak bilinen davada yargılandı ve yaklaşık iki yıl cezaevinde kaldı. 1960'da gerçekleştirilen 12 Mart Darbesi’nden sonra arananlar listesinde yerini aldı. 1974'te Ankara’dan Siverek’e avukat olarak dönüp, Türkiye İşçi Partisi teşkilatını kurdu. 1979'da TİP’ten Mardin senatörlüğü için aday oldu. Adaylığı döneminde yaptığı konuşmalardan dolayı tekrar aranır durumuna düştü ve Siverek’ten ayrılıp illegal yaşamaya başladı. 1980'de Mardin’de yaptığı bir konuşmadan dolayı tutuklanıp Diyarbakır Cezaevi’ne konuldu ve 13 ay ceza aldı. 1983'de tahliye edildikten sonra avukatlık yapmak üzere tekrar Ankara’ya döndü.

 

Nataşa’nın yazarı yıllarca bilinmedi

Bu kısa biyografik bilgilerden sonra yeniden Nataşa’ya dönelim… Elbetteki şiir kadar şiiri yazan da önemliydi, belirleyiciydi. Dilden dile dolaşan, bir çok dergi ve gazetede yer alan, şiir tartışmalarının ortasına oturan Nataşa’nın yazarı ne yazık ki yıllarca bilinmedi. Hatta Nataşa’yı yazanın bir Türkiyeli, bir Kürdistanlı ya da Ortadoğulu olabileceği bile düşünülmedi. Şiire adanan şairler, sanat eleştirmenleri ya da dönemin edebiyatçıları, hatta Nataşa’yı okuyanların büyük bir çoğunluğu Nataşa’yı yazanın köklerini salt isminden dolayı Rusya Ekim Devrimi’nde aradı. Kökü içeride bir şiirin ve şairin yanlızlığı “o şiiri ben yazdım” mahsumiyetine ulaşmadan, kendi isteğiyle aramızdan ayrılması bir mütevazilik değilse, büyük bir yalnızlıktı. Ankara taşıyamadı onu ve 2006 yılında, Kasım’ın 7'sinde sessiz, sedasız, biraz da hüzünle dinamit kuyusu kalbine yenik düşerek aramızdan ayrıldı. Sessiz bir ölüm oldu. Kimse duymadı onun gittiğini. Destanına dair ilk ve son cümlelerini yıllar sonra öğreniyoruz. 1986'da Fırat yayınevinde Remzi İnanç’la görüşen Siyahkan mahcup cümlelerle, “Dost, önüne gelen bizim şiiri okuyor ama, adımızı söyleyen yok. Şimdi birileri bu şiirin altına imzasını atarsa, ne diyebiliriz. Doğrusu ağırıma gidiyor” dedi. Siyahkan’ın Nataşası ve diğer şiirleri artık bir kitapta toplanacaktı. 1987'de karikatürcü Nezih Dalyan’ın kapak çizimi ile kitap noterde usülen de olsa sahibini buldu. 70'lerin şiiri 87'de kitap oluyordu ve dört baskı yaparak hanelerimizdeki yerini alıyordu. Benzer bir serüven de, hala sürgünde yaşayan sevgili arkadaşımız Can Gülşanoğlu’nun 1988'de Medya Güneşi dergisinde yer alan ve efsaneleşen ‘Leyla Kasım’ şiirinin başına gelmişti.

Yalnızlığına yenik düşen bir destancının isyanı nasıl anlatılırdı… Kanatmadan bitimsiz zamanları, eğip bükmeden ve incitmeden cümleleri ve tırnak içine almadan yaşamları nasıl anlatabilirdim. Nasıl anlatılırdı; çığlığı avuçlarına, avuçları dizlerine düşmüş bir güneş definecisinin kendisinde yankılanan sessizliği. Kavuşmak iklimindeyiz şimdi. Umudunu sır zamanlara saklayan solmuş portreleri uzatıyorum cennettin azat edilmiş çoçuklarına. Aşkı ölüme, ölümü umuda dahil etmiş onuncu gezegenin çocuklarını çoğaltıyorum yarınlara. Seni, henüz tabledilmemiş bilgelerin ve alimlerin yarınlarına bırakıyorum. Bak, yine akşam oldu. Akşamüstü, hüzünlerin coğrafyasında pimini çekiyorum yalnızlıkların. Söz senin artık…

‘(…)

Hazır ol

ordu ordu

bölük bölük

teker teker

geliyorum.

Bu

Ne benim sana,

tepeden inme bir emrim

Ve ne de

Ayaklarına kapanıp ağladığım

bir yalvarışımdır

Bu

Eğilmez başların

bükülmez bileklerin

yani tarihin

durdurulmaz emridir.’

  • Dizeler, Necati Siyahkan’ın ‘Nataşa’ şiirinden alınmıştır.

Yayın Tarihi: 08/07/2022