Çoğumuzun dikkatini çeken ancak nedenleri üzerinde düşünmediğimiz bir duygu durumunun içerisindeyiz. Toplumsal bir mutsuzluk haline bürünmüş durumdayız. Buna sebep olacak çok şey yaşadığımızı söyleyebiliriz. “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” dedikleri için ihraç edilen Barış Akademisyenlerini belki bugün daha iyi anlıyoruz.
İnsan dediğimiz varlık, yaşadığı toplumdan bağımsız değildir. Ekonomik, sosyal, kültürel, sosyolojik ve psikolojik olarak içinde yer aldığı toplumu etkiler ve bu toplumdan da etkilenir. Her ne kadar liberalizm insanı birey zannetse de, kişi-toplum ilişkisi yadsınamaz bir bilimsel gerçeklik olarak karşımıza çıkmakta.
Duygularımızın da yaşadığımız toplumdan etkilenme gerçekliğinden yola çıkarak bir sorgulama içerisine girebiliriz. Çok basit ve çok can alıcı bir soru sormakla başlayalım: mutlu musunuz? Biraz daha genişletecek olursak, çevrenizde mutlu insanlar görebiliyor musunuz? Sokakta yürürken karşılaştığınız insanların kaçı yüzünüze bakıp gülümseyebiliyor? Birbirine selam veren, günaydın veya iyi akşamlar diyen kaç insan var çevrenizde? Bu ülkede artık yaşanmaz diyen kimleri tanıyorsunuz? Avrupa’ya, Amerika’ya gitme planları yapan kaç kişi var etrafınızda?

Aslında öylesine sorulan sorular değil. Çoğumuzun dikkatini çeken ancak nedenleri üzerinde düşünmediğimiz bir duygu durumunun içerisindeyiz. Toplumsal bir mutsuzluk haline bürünmüş durumdayız. Buna sebep olacak çok şey yaşadığımızı söyleyebiliriz. “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” dedikleri için ihraç edilen Barış Akademisyenlerini belki bugün daha iyi anlıyoruz. Uzun yıllardır adı konulmamış bir savaş sarmalının içerisinde yaşıyoruz. Yaşadığımız coğrafyada ve dünyada dozu her geçen gün artan çatışma ve şiddetin yanında, ülkemizde siyaseten yaşadığımız kutuplaşma, kullanılan ayrıştırıcı ve düşmanlaştırıcı dil birbirimizi anlamak bir yana, aramızdaki duygusal bağı da bir pamuk ipliğine döndürmüş durumda. Koptu kopacak olan bu bağ, belki de geri dönülemez eşiklerden geçmemize sebep olacak. Savaşın ana gövdesini oluşturduğu ekonomik kriz, toplumun üzerindeki bu yükü daha da ağır bir hale getirmekte. ‘Devletin bekası’ adına sıkılan her kurşunun, atılan her bombanın soframızdan, yaşamımızdan, duygularımızdan neler götürdüğünü tahmin bile edemezsiniz.
Üstünlerin hukukunun egemen olduğu bir iktidar döneminde bireysel arayışlar sonuçsuz kalıyor. Her gün akşam evimize televizyonu açtığımızda; doğanın tahribatından kaynaklı yıkımlar, şiddete uğrayıp katledilen kadınlar, yoksulluk nedeniyle kendini ateşe veren bedenler, tacize tecavüze uğrayan çocuklar, hırsızlıklar ve sistemin getirdiği anlamsızlıkla baş edemeyip yaşamına son veren gencecik insanların haberlerini görüyoruz. Kapitalist modernite her gün suçüstü yakalanıyor. Bu sistem bizleri sadece bireye hapsetmekle kalmayıp, birer birey robot haline getiriyor. Bizler de bir süre sonra o görüntülerin bizden çok uzakta bir yerde olduğuna kendimizi inandırmışçasına izliyoruz önümüzdeki ekranı. Tepkisizliğimiz bir süre sonra bizden başlayarak tüm toplumu saran bir mutsuzluğa dönüşüyor. Tam da burada insan olmak üzerine yeniden düşünmek gerekiyor. Yaşanan onca toplumsal soruna karşı kayıtsız kalmak, sistemin her türlü saldırısına karşı sessiz sedasız durmak, ahlaki ve vicdani bir yük olarak zihnimize, ruhumuza çöküyor. Çöktükçe ağırlaşıyor, ağırlaştıkça mutsuzlaştırıyor. Birbirini besleyen iki canavara dönüşüyor. Karnını doyurmak, gününü kurtarmak, sadece en temel ihtiyaçlarını karşılayabilmenin adı ‘yaşam’ oluyor ve bize yutturuluyor. Tarihin en büyük sihirbazlık numarasına kanıyoruz. Hiçbir hakikatin peşine düşmeden, düş kurmadan, direnmeden, itiraz etmeden, sevmeden, anlamadan, gerçekten yaşadığımızı sanıyoruz.
Bizleri insan yapan ahlaki ve politik değerlerimizin erozyona uğradığı bu dönemi aşmak için çok daha fazla empatiye ve anlamaya ihtiyacımız var. Çünkü anlamakla başlıyor her şey. Her gün okula giderken yolda askeri araçları görmek zorunda kalan, anadilinde eğitim alamayan çocukları anlamalıyız. Sokakta yürürken tedirgin bir ruh halini yaşamak zorunda kalan kadınları anlamalıyız. Çocuklarının akıbetini öğrenmeye çalışırken gözaltına alınan Cumartesi Annelerini anlamalıyız.
Evinin geçimini emeğiyle sağlamaya çalışan asgari ücretliyi, yıllarca verdiği emeğin karşılığında kendisinde 3-5 kuruş reva görülen emeklileri, Akbelen’den Cudi’ye doğasını savunan çevrecileri, yaşadığı ülkeyi ölmemek için terk etmek zorunda kalan göçmenleri, cemaat yurtlarına mahkum edilmek istenen üniversite öğrencilerini, barış için sokağa çıkan insanları anlamak zorundayız. Çocuğumuzun beslenmesine koyamadığımız her yemeğin, isteyip giyemediğimiz her kıyafetin, alamadığımız her eşyanın, ödeyemediğimiz her faturanın, geciktirdiğimiz her kiranın, boğazımızdan kıstığımız her lokmanın sebebinin yukarıda saydıklarımızla ilişkili olduğunu anlamak zorundayız.
Anlamakla başlıyor her şey dedik, ancak anlamak yetmiyor. Beraber durmak, yan yana mücadele etmek, direnmek gerekiyor. Yeniden yaratmak, yeniden inşa etmek, yeni bir yol açmak gerekiyor. Toplumsal mutsuzluk, toplumsal bir mücadeleyle alt edilebilir. Eğer bunu başarabilirsek, çevremizde gülümseyen çok daha fazla insan görebileceğiz. Aksi durumda ne yaparsak yapalım, bu mutsuzluk sarmalından kurtulmak mümkün olmayacak. Spinoza “Anlam özgürlüktür” der. Anlayabildiğimiz kadar özgürleşebiliriz. Ve Adorno’nun söylediği gibi, mutluluğu da ancak özgürlüğün içinde elde edebiliriz. Hiçbir şey yapmadan bir şeylere sahip olmak mutluluk değildir. Ne dersiniz, gerçek bir mutluluk için denemeye değmez mi ?
Yayın Tarihi: 27/09/2023