Evet, sportif faaliyetler doğası gereği ulusların kenetlenme ve ötekilerden daha iyi olduklarını düşünme arzularına dayalı organizasyonlar. Fakat Türkiye gibi, ulus olmak bir yana, her gün yapay hamasi söylemlerle siyaset yürütülen bir coğrafyada bunun yaşanmaması en sağlıklısı. Dilerim voleybol furyası da bu olimpiyatlardan sonra sönüp gider ve seküler kesim, kendine değişken direnç sembolleri yaratmak yerine gerçek bir tepki gösterme cesaretine ulaşır.

“Vargas’ı Türk yapmak için çok mücadele verdik. Nerelisin olayında da
‘Malatyalıyım’ dedi. Melissa’nın da Malatyalılığı kabul etmesi dolayısıyla
hem bu süreçte moral olmak için geldik ve kucaklaştık. Konteyner
kentlere gittik, AVM’de Malatyalılarla buluştuk.”
- TVF Başkanı M. Akif Üstündağ (Vargas’la kutlama gezisinden)
Spor Nedir, Neye yarar?
Roland Barthes, 50’lerin sonunda yazdığı “What is Sport?” makalesinde, modern dönemde spor faaliyetlerinin geldiği noktayı betimlerken, artık hepimizin emin olduğu bir duruma işaret etmiş. Barthes’a göre spor, antik çağda tiyatronun taşıdığı temel toplumsal işleve hizmet ediyor ve kimi şehirleri yahut ülkeleri ortak bir deneyim ve coşkunun etrafında topluyormuş. Tabii burada kendisi beş ülkeden beş ulusal sporu seçerek devam etmiş görüşlerine: İspanya’dan boğa güreşi, ABD’den araba yarışları, Fransa’dan bisiklet, Kanada’dan hokey ve İngiltere’den futbol… Bu dalların seçilme sebebi, ulusal kimlik taşıyan sporlar olduğu kadar, örneğin İspanya’daki boğa güreşi gibi kimi ilkel dürtüleri açığa çıkarıyor olmaları.
Barthes bunları ikinci dünya savaşının akabinde yazmış. 19. Yüzyıl sonlarında batının yeniden aklına düşen olimpiyat oyunlarının sekteye uğramasından bir süre sonra yani. Yirmi yıl içinde yaşanan iki büyük savaşın ardından günah çıkarmak zorunda hisseden yeni liberal anlayış, çeşitli alanlarda büyük bir paradigma değişimine giderek, özellikle olimpiyatları bir kucaklaşma alanı olarak kurguluyordu. Sporcular, insan ırkının birbirinden farkının olmadığını ve en önemlisi, gücümüzün limitlerinin bulunmadığını kanıtlayacak yeni starlar olacaktı. Fakat insanlara dair bir başka temel problem vardı. Ulus devlet ve milliyet kavramlarına sarılmaya hazır kitleler, artık savaş kahramanlarının çıkmadığı bu yeni çağda alternatif kahramanlık hikayeleri arayacaktı. Biz ve onlar karşıtlığının yaratılması, toplumların bir arada bulunabilme kabiliyetleri için hayati derecede elzemdi. Böylelikle sportif faaliyetler, yarışan sporcuların değil, ülkelerin kendilerini kanıtlama arenasına dönüştü.
Herhangi bir ideolojinin bu hususta diğerinden ayrıştığını söylemek zor. Savaştan önce bu gidişatı oldukça iyi okuyan Hitler ve kurmaylarının, laboratuvar deneyleriyle sporcuların performansını nasıl artıracaklarına dair uzun mesailer harcadığı epey bilinen bir efsanedir. Üst-insan yaratma gayesiyle kendisine bir vitrin de kurmak isteyen Nazi yönetimi, özellikle 1936 Berlin Olimpiyatları’nı bu çerçevede bir gösteri fırsatına çevirmişti. Ya da ABD’nin bugün dahi devam eden sportif hegemonyası o yılların dünyasında da geçerliydi. Onların ardına eklemlenen Batı Avrupalılar da aynı şekilde, parlak ciltleri ve pahalı formalarıyla yalnızca savaşlarda insan öldürmekten, çeşitli matematiksel işlemleri hızlıca yapmaktan ya da karmaşık felsefi meseleleri çözümlemekten ibaret olmadıklarını gösterme çabasındalardı. Bugün atletizmin patronu haline gelen Afrikalıların o yıllarda bu oyunlara katılacak bütçeleri de olmadığından, olimpiyatlar batılı beyazların cirit attığı alanlardan biriydi.

Ulus devlet ve milliyet kavramlarına sarılmaya hazır kitleler, artık savaş kahramanlarının çıkmadığı bu yeni çağda alternatif kahramanlık hikayeleri arayacaktı. Biz ve onlar karşıtlığının yaratılması, toplumların bir arada bulunabilme kabiliyetleri için hayati derecede elzemdi. Böylelikle sportif faaliyetler, yarışan sporcuların değil, ülkelerin kendilerini kanıtlama arenasına dönüştü.
Ardından Sovyetler’in spordaki devrimi gerçekleşti. 50’lerde başlayan uzay çalışmalarının da dahil olduğu soğuk savaşın kültürel yönü, Kruşçev liderliğindeki Sovyet coğrafyasında sportif atılımlarla yürütülmeye başlandı. Bugün dahi etkileri süren Sovyet disipliniyle kısa sürede ortaya çıkan olimpik sporcular, özellikle 60-80 arası dönemi domine eder hale geldi. Öyle ki, Nadja Komaneci gibi ikonik sporcuların adı birçok aile tarafından çocuklarına verilirken; filmler, müzikler yahut kitaplar gibi çeşitli kültürel referanslara da konu oldular. Sovyetlerin bu husustaki motivasyonu oldukça netti. Sporcularının sağlıklı, zinde ve güçlü olduklarını dünyaya göstererek, komünizmin korkulacak bir efsaneler silsilesinden ibaret olmadığını kanıtlamak istiyorlardı. Bugünden bakıldığında, yalnızca 1950’lerin ortasından 80’ler sonuna kadarki dönemde 1000’den fazla madalya alan Sovyet sporcu; tüm zamanlarda 2500 civarı madalya alan ABD’liye kıyasla epey etkileyici bir sonuç. Buna ek olarak Bulgaristan’ın 224, Doğu Almanya’nın 409, Macaristan’ın 511, Romanya’nın 308 madalyasının bulunduğunu da eklemek gerek. Sovyetler ve çevresi, belki milliyetçi değil ama ideolojik bir saikle bu yarışa katılmayı, “biz ve ötekiler” algısını bu yolla sürdürmeyi seçmişti.
Rekabet, Transfer ve Esnetilmiş ‘Millet’ Kavramı
Türkiye’nin olimpiyat deneyimi başlangıçta bu tarz bir kanıtlama arzusuyla şekillenmese de, yıllar içinde aynı arayışlar kendini gösterdi. 60’lı yıllara kadar hiçbir dalda favori sporcusu bulunmayan Türkiye, güreş ya da boks gibi sporlarda birkaç madalyaya kavuştuktan sonra, podyumda İstiklal Marşı’nın dinletilmesi ulusal bir amaç haline geldi. Fakat olimpiyatların vitrini sayılan atletizm gibi dallarda hiç varlık gösterilememesi büyük bir karın ağrısıydı. Bunu da, köklerine yerleşmiş kadim ırkçılığın kurallarını biraz esneterek gidermeye çalıştılar. Fakat ırkçılık doğası gereği hem kaygan bir zemindi hem de fazlasıyla nesnel bir süreçti. Etiyopya’dan transfer edilen Elvan Abeylegesse’ye bakıp kıvanç duymaya çalışan Türkler, kendilerinin de aşmakta zorlandığı bir duvara tosladı. Elvan siyah tenli bir Afrikalı’ydı ve onunla özdeşlik kurmak haliyle zor oluyordu. Kendilerini her daim beyaz ve neredeyse Avrupalı hisseden Türkler için Elvan madalya aldığı sürece üst düzey bir Türk olabilirdi ama madalya dönemi geçtiği gibi adı unutuldu gitti. Elvan’a kıyasla daha makul transferler de denendi. 2009’da Avrupa Gençler Şampiyonu olduktan sonra dikkatleri üzerine çeken Ramil Guliyev Türkiye Atletizm Federasyonu tarafından oldukça cazip bir teklifle davet edilse ve Ramil bu teklifi kabul etse dahi, her daim kardeş görülen Azerbaycan hükümeti bu oyunu bozdu ve atletin 2012 Londra Olimpiyatlarında yarışamamasını sağladı. Sonrasında formdan düşen Ramil, artık önemsiz bir sporcudan ibaretti. Bu tür transfer katakullilerine girmeden ortaya çıkan tek başarılı atlet Süreyya Ayhan’ın da yıllar boyu doping alarak üst düzey dereceler elde ettiğinin ortaya çıkması ise, Türkiye için atletizmde başarı hayallerinin sonu oldu.

Fakat Türkiye’nin yukarıda saydığım evrensel ölçekte başarılı ve kıvanç duyulacak bir sporcusu da oldu. Hem de tam olarak, ideolojilerinin büyük kısmını kapsayan kerameti kendinden menkul “Türk’ün gücü”nü kanıtlayacak bir sporcu… Bir gece yarısı Bulgaristan’dan kaçırılıp Ankara’ya getirilen, Cep Herkülü lakaplı Naim Süleymanoğlu’ndan bahsediyorum.
Etiyopya’dan transfer edilen Elvan Abeylegesse’ye bakıp kıvanç duymaya çalışan Türkler, kendilerinin de aşmakta zorlandığı bir duvara tosladı. Elvan siyah tenli bir Afrikalı’ydı ve onunla özdeşlik kurmak haliyle zor oluyordu. Kendilerini her daim beyaz ve neredeyse Avrupalı hisseden Türkler için Elvan madalya aldığı sürece üst düzey bir Türk olabilirdi ama madalya dönemi geçtiği gibi adı unutuldu gitti.
Naim, esasen girişte bahsi geçen Sovyet disiplini ‘mağdurlarından’ biri. Daha çocuk yaşta okulda keşfedilen özellikleriyle spora yönlendirilmiş. O yaşta böylesine ağır antrenmanları neden yaptığını pek anlamasa da, kısa sürede halter hocalarının istediği seviyeye gelmeyi başarmış. 1980’lerin ortalarında boy göstermeye başladığı şampiyonlarda yaşından beklenmeyecek ağırlıklara girmesiyle, ileriye dönük potansiyeli kesin hale gelmiş. Fakat elbette bunun Bulgar Federasyonu açısından müthiş bir önemi yok. Çünkü Bulgaristan bir halter ülkesi. Bugün bile Paris Olimpiyatlarında rekorlar kıran Bulgar haltercilere rastlamak mümkün. Dolayısıyla Naim’in gerçek potansiyeli daha ortaya çıkmadan, 20 yaşına yeni girdiği 1987 yılında Avustralya’daki Türkiye elçiliğine sığınması, her şeyi kökten değiştirmiş.
Bu iltica üzerine kopan kıyamet, yukarıda da belirttiğim gibi Bulgaristan için bir halterciyi kaybetmekle alakalı sayılmaz. Çünkü sonraki yıllarda tam olarak yaşandığı üzere, Türkiye’nin bir halterciyi ağırlayıp yetiştirebileceğine kimse inanmıyor. Ortada ne bir halterci örneği var ne de onu çalıştıracak donanımlı teknik ekip. Burada mesele tamamen politik. Ve bunu zora sokan en önemli isim, dönemin başbakanı Turgut Özal. 1980’leri darbe anayasasının yardımıyla domine eden bu yeni sağ liberalizmin ilk temsilcisi, siyasi yasakları yavaş yavaş biten diğer liderlerin dönüşüyle Abdurrahman Çelebi pozisyonunu kaybetmek üzere. Hal böyle olunca, Türkiye toplumu için çalışması garanti sayılan bazı numaralara ihtiyaç duyuyor. Biraz ekonomik tehdit, biraz yozlaşma, biraz hamasi söylem ve bol bol popülizm… Naim Süleymanoğlu da, dağılmaya başlayan ve öcüleştirilmesi caiz hale gelen Sovyet etkisinin bir kurbanı ne de olsa. Özal için bulunmaz nimet yani. Nitekim bütün kodlar çalışmaya başlıyor ve Naim, sanki bir örgüt lideri edasında önce Londra’ya sonra Türkiye’ye ‘kaçırılıyor’. İnişte Esenboğa’da yapılan ilk röportajda tedirgin görünmesi biraz da bu beklenmedik aksiyondan. Neyse ki arka planda kodlar çalışmaya devam ediyor ve Naim birkaç gün içinde kahraman sıfatını kabullenmiş 20 yaşında bir genç olarak Anadolu turnesine çıkıyor. Artık gerisi, Özal’ın becerisi ölçüsünde şekillenecek. Gazetelerin ve TV’lerin de destek verdiği bu tuhaf furya, kimileri tarafından ifşa da edilmiş. Dönemin efsanevi karikatüristi Bedri Koraman, Naim’in ellerinde yükselen ve ANAP’ın işaretini yapan Özal’ı çizmiş. Meselenin popülist bir siyasi iç söyleme dönüştürülmesine dair müthiş bir betimleme.
Sonraki yıllarda başta 88 Seul olmak üzere Naim, kendinden bekleneni fazlasıyla verip çok sayıda rekor kırınca bu furyanın devamı da gelmiş elbette. Halil Mutlu projesi dışında başarıya ulaşan pek olmamış. Bir de işte yukarıda saydığım atletizme giriş denemeleri… Ama son zamanları domine eden bir başka transfere doğru ilerlememiz gerek artık. Türkiye’yi, bireysel sporların dışında ilk kez elit bir seviyeye getiren, takım sporlarının özellikle olimpiyatlardaki en önemli vitrinlerinden birindeki, voleyboldaki bir transfere… Küba’lı Melissa Vargas’a…
‘Yerli ve Milli’ Voleybol
Voleybol, Türkiye’de epey eskilere uzanan bir spor. İlk girişimler 1920’lerin başında görülüyor. Karşılaştırma olması açısından, 1900’lerin başında ancak görülmeye başlanan futbolun İngiltere’de 19. Yüzyıl ortalarından önce oynanmaya başlandığını; voleybolun ise ABD’de 1896’da icat edildiğini bilmekte fayda var. Elbette bunda olimpik döneme girilmiş olmasının etkisi sorgulanabilir fakat voleybolun Türkiye’de erken görüldüğü bir gerçek.
Bu ilk denemelerden sonra İstanbul’un çeşitli ilçelerinde amatör olarak oynanmaya başlanan bu spor, öncelikle Beyoğlu, Kurtuluş gibi sakinlerinin çoğu azınlık kökenli semtlerde başarıya ulaşmış. İl genelinde 6-7 takımın karşılaştığı maçları genellikle Beyoğluspor kazanıyormuş. Oyuncularından en önemlisi Marsel Şalabi, aynı zamanda kurulan ilk milli takımın da kaptanıymış. 1953’te uluslararası bir kimliğe kavuşmak amaçlı girişimlerde bulunulduğu zaman, hangi ülkeyle oynayabileceklerini ölçüp tarttıklarında en makul seçeneği Yugoslavya olarak görmüşler. Marsel Şalabi’nin döneme ilişkin anılarında bu süreç şöyle aktarılıyor:
“Bizim zamanımızda milli maç yoktu. Haluk Antrenör, ‘bir başlangıç yapalım, bizim için şereftir!’ dedi. Kimle oynayacağız? ‘Yugoslavya bize yakın, para mara istemiyorlar.’ Zavallılar, onları burda ağırladık. Ne verdik onlara biliyor musun? Çorap verdik, kadın çorabı. Üç gün Tepebaşı’nda bir otelde kamp yaptık. Haluk bize rakipleri göstermedi moralimiz bozulur diye. Adamlar üç metreden smaç vuruyordu. Parmaklarımız zedelendi. Ama bugün Türkiye kızlarda çok iyi. Yugoslavya, Romanya, Çekoslavakya o zamanlar voleybolda dünyanın en iyileriydi”

Marsel Şalabi’nin de hakkını verdiği üzere, voleybol her ne kadar ABD kökenli bir spor olsa da, uzun yıllar boyu onu domine edenler Balkan ülkeleriydi. Bunda daha evvel bahsettiğimiz Sovyet anlayışının yansımaları çok fazla. Altyapının, tesislerin ve elbette disiplinin bir araya geldiği bu Sovyet etkili Balkan ülkeleri, biraz da fiziksel avantajlarıyla herkesin önüne geçiyor ve olimpiyatlardan dünya şampiyonalarına her yeri kasıp kavuruyordu. Türkiye’nin bugünkü voleybol anlayışına ulaşması uzun yıllar aldı.
Buradaki en mühim soru, Türkiye bu sporda kendini nasıl oldu da geliştirebildi? Futbolun kitleler tarafından holiganca sahiplenildiği, güreşin ata sporu olarak lanse edildiği bir coğrafyada nasıl oldu da özellikle kadın voleybolu dünya standardında bir seviyeye geldi? Bunların cevapları tek yönlü değil ne yazık ki.
Sosyal Devlet, İşçiler ve Lojmanlar
Her şeyden evvel, Türkiye’de 60’lardan sonra yerleşen tuhaf bir damardan bahsetmek gerek. Her ne kadar kuruluşundan itibaren Sovyetlerle arasında mesafe koysa ve soğuk savaş döneminde ABD uydusu olmayı kabul etse de Türkiye’nin bazı bürokratik kodlarına yerleşmiş sovyetik bir anlayıştan söz etmenin mümkün olduğunu düşünenlerdenim. Elbette bu ideolojik olarak komünizm ve onun çağrıştırdığı şeylerden korkmanın önüne geçmeyen bir anlayıştı. Bürokrasinin kimi kademeleri, dönemin sınıf hareketlerinin baskısı sonucu sosyal devlet anlayışına doğru ilerlemek zorunda kalıyordu daha çok. Günümüzde herhangi bir sohbetin içinde şakası yapılacak duruma gelen çeşitli sosyal yardımlar, 70’ler Türkiyesi’nde önemli bir yer tutuyordu.
Söz konusu sosyal devlet anlayışının bir tezahürü de, memleketin çeşitli yerlerine yayılmış kamu girişimlerinin ve şirketlerinin çalışanlarına sağlanan haklardı. Örneğin o yıllarda hala devletin elinde bulunan kömür, elektrik, su, yol işletmeleri, devletin kadrolu işçilerinin yürüttüğü faaliyetlerdi ve bu çalışanların barınma ihtiyaçları, genellikle yine devlet tarafından yapılan büyük tesislerde karşılanıyordu. Devasa alanlara yayılmış bu lojmanlarda yaşayan ailelerin çocukları, tesislerin içine kurulmuş spor alanlarında sosyalleşiyor, zihinsel ve fiziksel gelişimlerini buralarda sürdürüyordu. Voleybolu takip edenlerin bildiği üzere, Vakıfbank yahut Fenerbahçe gibi meseleye sonradan aşina olan büyük bütçeli kulüpler yokken ligde bulunan takımlar çoğunlukla böylesi kamu kuruluşlarının girişimleriyle ortaya çıkıyordu. Bugün bile orta sıralara oynamaya devam eden Karayolları, PTT, İlbank gibi kulüplerin yanı sıra kimi belediyelerin oluşturduğu takımlar da liglerde boy gösteriyordu.
Benzer bir bürokratik anlayış, o zamanların eğitim sisteminde de mevcuttu. Günümüzde iki saatle sınırlanan ve genellikle futbol oynayan oğlan çocuklarının okul bahçesine yayıldığı beden eğitimi derslerine, bahsi geçen dönemde epey önem atfediliyordu. Bu derslerde evvela hocalardan, sonra sivrilerek çeşitli antrenörlerden eğitim alan küçük yaştaki öğrenciler kendi alanlarındaki gelişimlerini hızlı bir şekilde tamamlıyor ve profesyonel sporculuğa adım atmaya başlıyordu. Türkiye yalnızca voleybolda değil, 90’ların sonunda başlayan basketbol furyasında da işte bu dönemin ekmeğini yemişti. 70’lerde doğan çocuklar, ekonomik uçurumların olmadığı, rekabetin bugüne göre minimal düzeyde görüldüğü okullarda sivrilebilmiş ve başarılı jenerasyonlar haline gelebilmişti.
Voleybol ülkesi olma iddiası her ne kadar yeniyse de, ağızlara sakız edilen ‘Filenin Sultanları’ deyimi işte böyle bir jenerasyonun etkisiyle ortaya çıktı. 2003’teki Avrupa ikinciliği sonrası kadınlar ligine olan ilgi artışı, büyük spor kulüplerinin de devreye girmesiyle uluslararası arenadaki başarıları getirdi. Özellikle 2008’den sonra Türkiye Voleybol Kulüpleri, Avrupa Şampiyonlar Ligi’ndeki 15 senenin 8’inde şampiyon olurken 8 kez de ikinci olmayı başardı. Altı şampiyonlukla bu alanda zirveyi işgal eden Vakıfbank, 1960-90 arasını domine eden iki Sovyet kulübü ve günümüzde eski gücünde olmayan İtalyan Bergamo kulübünden sonra Avrupa’da dördüncü sırada geliyor.
AKP ve temsil ettiği anlayış, yukarıda muhafazakar cepheye yakıştırdığımız ‘endişeli’ sıfatının yıllar içinde el değiştirdiği bir süreci beraberinde getirdi. Seneler boyu kendi paradigmasını inşa etmiş ve ülkeyi batının gittiği yolda tutmaya and içmiş modern kesim, bu yeni gelenlere dair ne hissedeceğini uzun uzun tartışsa ve tuttukları köşe başlarını terk etmek istemese de baskılanan gerilimin açığa çıkması artık kaçınılmazdı.
Voleybol uzun yıllar yalnızca belirli bir kitle tarafından takip edilen uğraşlardan biriydi yine de. 2012’de Londra Olimpiyatlarına voleybol dalında ilk kez gidildiğini çoğu kişi bilmez. Hafif bir kıpırdanmayı 2021’e ertelenen Tokyo Olimpiyatlarında görmüş olsak da o yılın pandemi bunalımı içerisinde geçici bir hevesti bu. 2022 Mayıs ayındaki Vakıfbank-Fenerbahçe şampiyonluk maçını tribünde izlemek istediğinizde yalnızca 40-50 lira gibi bir ücrete bilet almanız hala mümkündü. Böylesi büyük iddialar taşımayan maçların biletleri ise ortalama 15 liradan satılıyordu. Ne olduysa geçen yıl, Melissa Vargas’ın da dahil olduğu kadroyla Dünya ve Avrupa şampiyonluğuna ulaşılmasından sonra oldu. Ortalama fiyatlar 8-10 kat artsa dahi maçlara bilet bulmak imkansız hale geldi.
Bütün bu ilgiyi alınan başarılı sonuca bağlamak anlamsız. Çünkü Türkiye Kadın Voleybol Takımı 2018’de Dünya, 2019’da Avrupa ikincisi olmuştu zaten. Üstelik bu turnuvalar, diğer takımların umursamadığı yahut kötü dönemlerine denk gelmiş organizasyonlar da değildi. Avrupa Şampiyonası finalinde son yılların ve tarihin en başarılı ekiplerinden Sırbistan’a karşı maçı son anlara kadar götürmeyi başaran bir Türkiye vardı. Diğer finaldeyse voleybolu icat eden ABD’yle oynamışlardı. Öyleyse buralarda ortaya çıkmayan yoğun ilgi, nasıl olup da son iki yılda ortaya çıkmıştı? Gerçek sebebe ulaşmak için Türkiye’nin politik kodlarına biraz dönmemiz gerekecek.
Endişeli Modernler ve Seküler Cephe İnşası
Kurulduğu günden beri çeşitli ayrışmaları yaşamaktan hiç vazgeçmeyen Türkiye için ilk mesele, doğuya mı yoksa batıya mı ait olduğuydu. Mazisi 200 yıla kadar uzayan bu zihniyet tartışması, bir yanda gelenekçi ve kendi değerlerini koruma çabasındaki endişeli muhafazakarları, öbür yanda başta teknoloji ve yaşam tarzı olmak üzere alıp başını gitmiş batı kültürüne öykünenleri birbirine düşürüyordu. Başlangıçta muhafazakarlar endişeliydi çünkü inşa etmekle övündükleri evrensel bir imparatorluğun çöküşüne engel olmak için kendi değerlerinden vazgeçmeleri gerektiğini biliyorlardı. Bir yanda bütün hayallerini, emellerini yahut şahsi karakterlerini onda cisimleşmiş gördükleri kadim bir cihan devleti; öte yanda doğru formülleri uygulayarak benzemeye başlayacakları batı kültürünün kurtarıcı çağrısı… Kafası çalışan bir muhafazakar için korkunç bir cehennem… Bu gel-git, 20. Yüzyıl ortalarına dek tüm zihinleri meşgul etse de reçete belliydi. Türkiye için tek yön, kuruluş dinamiklerinde de vurgulandığı üzere, batının gittiği yolu takip etmekti.
Seneler boyu bu baskıyı hisseden muhafazakar cephe, 70’li yıllara gelindiğinde köy kültürünün yavaş yavaş yok olmaya başlamasıyla yeni bir döneme girdi. Kente akın eden taşralılar, İstanbul’un boğaz kenarlarında gününü gün eden yüzü batıya dönük Türkiye temsilinin bayrak taşıyıcılarıyla pek anlaşamadı. Gettolarda bir araya gelen çok farklı kültürel gruplar, kimi zaman arabesk kültürle, kimi zaman yeni peydah olan ve kendilerine benzettikleri siyasi liderlerle bağ kurarak bir topluluk hissine kavuştular. Devletin müesses nizamındaki kodlar, bu kitlelerin birleşmemesini gerektiren hassas özellikler taşıyordu. Fakat akan suyun önüne geçmek hiçbir zaman akıl karı değildir. Nitekim 90’lı yıllar, bahsi geçen ‘ötekilerin’ birleşmeyi başararak sessiz bir kültürel devrime imza attığı yıllar oldu.
AKP ve temsil ettiği anlayış, yukarıda muhafazakar cepheye yakıştırdığımız ‘endişeli’ sıfatının yıllar içinde el değiştirdiği bir süreci beraberinde getirdi. Seneler boyu kendi paradigmasını inşa etmiş ve ülkeyi batının gittiği yolda tutmaya and içmiş modern kesim, bu yeni gelenlere dair ne hissedeceğini uzun uzun tartışsa ve tuttukları köşe başlarını terk etmek istemese de baskılanan gerilimin açığa çıkması artık kaçınılmazdı. Yaşanacaklar yaşandı ve ‘Eski Türkiye’, tarihin vitrininde senede bir iki gün ziyaret edilecek bir hafıza nesnesine dönüştü.
Türkiye’de kadın voleybolunun yoğun biçimde takip edilmesi işte bu kodların çalışmaya başlamasıyla vuku buldu. 2019 Avrupa Şampiyonası’nda oyun içindeki bir görüntüsüyle medyaya düşen Eda Erdem’in özgüvenli duruşu, birkaç yıl sonra sosyal medyada çeşitli ırkçı ve ayrımcı meme’lere konu oldu. Herhangi bir muhafazakar çıkış karşısında internet kullanıcıları, Erdem’in fotoğrafının altına “Yallah Arabistan’a”, “Köyüne dön”, “Erkek, dışarı!” gibi alt açıklamalar ekleyip paylaştılar. Kimi zaman ırkçı ve ayrımcı söylemlerin zirveye ulaştığı bu görüntü öylesine ünlü oldu ki, Fenerbahçe Spor Kulübü tarafından geçtiğimiz yıl Kadıköy’deki Yoğurtçu Parkı’na bir Eda Erdem heykeli dahi dikildi.
Voleybolcu kadınlar aynı zamanda sivri dilli ve dikkat çekiciydi. Galatasaray’lı İlkin Aydın’ın geçtiğimiz yılki dünya şampiyonluğu maçı sonrasında kendisiyle röportaj yapmak isteyen TRT muhabirini “Ben siyasi şeyler söylüyorum yalnız!” diyerek geri çevirmesi, kitleler tarafından ‘Voleybolcu kız yandaş medyaya ayar verdi’ başlığıyla çok kez paylaşıldı. Maçlardan sonra bir araya gelen oyuncular, kimi zaman Erik Dalı türküsüyle, kimi zaman da 10. Yıl Marşı eşliğinde kutlamalar yaparken onları izleyenler yalnızca kendilerini eğitmiş ve kurtarmış bir takım ‘Atatürk Kızları’ görüyordu ekranda. Saçları renkli, tırnakları düzgün ve ojeli, yüzleri bakımlı ve elbette tuhaf Türklük damarını kabartacak en önemli mesele olarak, tenleri açık renkli bu ‘kızlar’ uzun yıllardır ihtiyaç duyulan ‘içimizden bir kahraman’ figürünün temsiline dönüştüler.
Mesele sporun dışına çıkar çıkmaz bu kez karşı cephenin salvosu geldi. Akit, Yeni Şafak, Takvim benzeri mecralarda çıkan manşetler, bu takımın yeterince milli olup olmadığını sorgulayan cümlelerle doluydu. Vites artırıp voleybolcu kadınların giydikleri formaları müstehcen bulan, çıplaklıkla suçlayanlar da oldu. Bu husustaki en ileri uç söylemler ise Ebrar Karakurt ve Melissa Vargas’ın cinsel yönelimleri etrafında yoğunlaştı. Her ikisi de açık kimlikli lezbiyen olan bu sporculardan özellikle Ebrar, esasen aşırı sayılacak bir milliyetçi tutuma sahipti. Attığı tweet’lerde yahut Instagram gönderilerinde bu eğilimini hiç saklamadığı gibi, kendisine yönelen eleştirileri de en sert tutumuyla yanıtlıyordu. Kimi zaman İsmet Özel’den alıntı yaparak, kimi zaman yalnızca milli marş sözleri yazarak ikiye ayrılmış toplumun bir kesimine ‘ben de sizdenim’ mesajı iletiyordu. Fakat muhafazakar kesim için birinin kendini ‘aşırı Türk’ hissetmesi elbette yetersizdi. Onlar için Türklük kimliği kan ya da soyla geçen bir nitelikte değildi, aynı zamanda muhafazakar kodlarına da hitap etmeniz gerekiyordu. Ebrar’ın bu sivri çıkışları, onu hanımefendilikten uzak kıldığı gibi, yetersiz bir Türklük performansına da mahkum ediyordu. Kimi tweet’lerde Kübalı Melissa Vargas’ın bile Ebrar’dan daha Türk olabileceği dile getiriliyordu. Çünkü Melissa hem çok başarılı, hem de ‘özel hayatını’ herkesin gözüne sokmayacak kadar edepliydi.

Makbul Milliyetçiliğin Gerekleri
Bütün bu gerilimin etrafında geçen ay başlayan olimpiyatlarda gözler doğal olarak, voleybolcu kadınların üzerindeydi. Geçen sene yarıştığı bütün kupaları kazanan Vargas’lı ekip, tarihte ilk kez olimpiyatların takım sporlarında bir başarı vaat ediyordu. Bu kez ayrışan cepheler dahi yumuşadı. TRT’nin yayınlarında ya da sosyal medyadaki muhafazakarların söylemlerinde artık Ebrar’dan değil, başarı potansiyelini gösteren Vargas’tan, Eda Erdem’den söz ediliyordu. Olimpiyatların doğası gereği, ulusal bir gurur yaşamayı arzulayan tüm kesimler, ‘kızlarının’ başarısına kilitlenmişti. Fakat esasen sporun kendi doğasına değil de ondan alacakları milliyetçi histeriye meftun olmuş büyük bir kitle için voleybolcuların tarih yazmasına gerek dahi kalmadı. Oyunların daha ilk günlerinde yapılan 10 metre havalı tabanca atışlarında, bir eli cebindeyken verdiği pozla bütün dünyanın gündemine oturan eski astsubay Yusuf Dikeç, Türkler için gereken o kendini kanıtlama ve gururlu hissetme açlığını tartışmasız şekilde kapattı ve milliyetçi histeri, enerjisini boşaltacak yepyeni bir mecra bulmuş oldu. Üstelik bu yeni figür, tam da onların arzuladığı profildeydi. İlk röportajlarından birini Yeni Şafak’a veren, rütbeli bir askerlik geçmişi bulunan ve hemen herkes tarafından yeterince ‘cool’ görülen Dikeç, voleybolculara şerhli ve şartlı destek sunanlar başta olmak üzere, tüm kesimlerin ortak paydasına dönüştü. CHP’lisinden AKP’lisine tüm siyasetçiler ona dair hislerini paylaştı, Türk’ün gücünü nasıl gösterdiğini yeniden hatırlattı.
Türkiye, bir kadın sporu ülkesi olmak için fazla eril özelliklere sahip. Son olimpiyatlarda kazanılan madalyaların ezici çoğunluğu, çok zor şartlar altında ve kendi imkanlarıyla antrenman yapıp başarıya ulaşan kadınların elinden geldi. Müsabakalardan sonra bazı sosyal medya hesaplarında ‘Türk Kadını’ nevinden zayıf söylemlerle bu milliyetçi histeri köpürtülmeye çalışılsa da, hiçbiri Yusuf Dikeç’in havasının yanına yaklaşamadı.
Olimpiyatlarda ilk kez yarı finale kalan Voleybol Milli Takımı ise, geçen seneki tartışmalardan biraz olsun kurtulup rahatlamış şekilde oyunları bitirdi. Ufak tefek çıkışlarla hala bu kadınların yeterince milli olup olmadığı sorgulansa da eskisi gibi bir yaygara kopmadı, bu tartışmalar kısa sürede dağılıp gitti. Kimileri, takımın finale kalamamış olması sebebiyle bu tartışmaların alevlenmediğini iddia etse de, ben sonuçtan bağımsız bir boşverme hali görüyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi, spora bakış yalnızca milliyetçi duyguların tatminine ilişkin olduğundan, Türkiye toplumu için voleybol zorunlu ve geçici bir cepheydi yalnızca. Taşıdıkları kimlik gereği bu kadınlara içleri rahat etmeden destek sunan bir kesim, Yusuf Dikeç’le bu boşluğu doldurduktan sonra geriye dönüp bakmadı bile.
Ne Voleybol Ne de Kadın Ülkesi
Bütün bu gidişata istinaden, Türkiye’nin ne ülkesi olup olmadığını yeniden sorgulamakta fayda var sanırım. Meselenin voleybol olmadığı, geçmişteki başarılardan sonra yaprak kıpırdamamasından anlaşılıyor. Üstelik erkek voleybolcuların gündeme hiç gelmediğini de hesaba katmak gerek. Bunda erkek voleybolunun hem yeterince başarılı olamamasının etkisi var hem de daha önce bahsettiğim seküler bir cephe temsiline uygun olmamalarının. Türkiyeliler için kenetlenmenin bazı şartları ve kodları var. Ya hiçbir özelliğe ihtiyaç duymadan, salt onları temsil eden başarılı bir erkek olacaksınız ya da toplumun ayrışmasını sağlayan, muhafazakar yahut ilerici damarın sahipleneceği bir kimlik taşıyacaksınız. Ki bu ikincisinin garantisi asla yok…
Türkiye, bir kadın sporu ülkesi olmak için fazla eril özelliklere sahip. Son olimpiyatlarda kazanılan madalyaların ezici çoğunluğu, çok zor şartlar altında ve kendi imkanlarıyla antrenman yapıp başarıya ulaşan kadınların elinden geldi. Müsabakalardan sonra bazı sosyal medya hesaplarında ‘Türk Kadını’ nevinden zayıf söylemlerle bu milliyetçi histeri köpürtülmeye çalışılsa da, hiçbiri Yusuf Dikeç’in havasının yanına yaklaşamadı. Üstelik Dikeç, gümüş madalya mücadelesini tek başına vermiyordu. Yanında takım arkadaşı, 24 yaşındaki Şevval İlayda Tarhan vardı. Fakat çoğumuz onun adını hiç duymadık bile.
Üstelik kimi kadın sporcuların, müsabakalar sona erdikten sonra sosyal medyada yazıp çizdikleri, meselenin özünü iyice açık eder cinsten. Okçuluk takımında Avrupa şampiyonluğu bulunan Gülnaz Büşranur Coşkun’un attığı tweet’lerde söyledikleri, Türkiye’deki erkeklik mefhumunun meslek ya da statü ayırt etmeksizin her yana yayıldığını gösteriyor (Yazım yanlışları sporcuya ait).
“Türkiye’de kadın sporcu olmak neden mi zor? Kaldığımız otelde Basketbol takımlarının turnuva yaptığı dönemde antrenmanda her zaman ki gibi giydiğimiz golf eteklerinin kendimizi erkeklere beğendirmek için olduğunu söyleyen, restaurantta yemek yerken başka takımların erkekleri alanda olduğu zamanlarda kızların duvara dönük oturmasını söyleyen zihniyetteki antrenörler yüzünden. Şaka gibi değil mi? Ancak birebir yaşandı.” https://x.com/GulnazBusranur/status/1824741639769731522
Sonuç olarak, havalı tabanca kategorisi dışında milliyetçi histerinin pek az köpürdüğü bir olimpiyat sürecinin ideale en yakın form olduğunu düşünenlerdenim. Evet, sportif faaliyetler doğası gereği ulusların kenetlenme ve ötekilerden daha iyi olduklarını düşünme arzularına dayalı organizasyonlar. Fakat Türkiye gibi, ulus olmak bir yana, her gün yapay hamasi söylemlerle siyaset yürütülen bir coğrafyada bunun yaşanmaması en sağlıklısı. Dilerim voleybol furyası da bu olimpiyatlardan sonra sönüp gider ve seküler kesim, kendine değişken direnç sembolleri yaratmak yerine gerçek bir tepki gösterme cesaretine ulaşır.
Yayın Tarihi: 24/08/2024