PolitikART
Toplum-Politika

Malabou ile Öcalan, anarşizm ve özgürleşme siyaseti üzerine: Yönetilemezliğin özerklik alanları

Sayı: 342
Kaan A. Korkmaz
Eleştiri ve yaratım birbirinden ayrılamaz; tahakküme hayır demek, aynı zamanda direniş pratiklerine, karşılıklı yardıma, cinsiyet eşitliğine ve ekolojik dengeye evet demektir. Ve aynı zamanda kişinin kendisini, normalleşmeye ve baskıya direnen yeni pratiklere açmasıdır; çünkü birey, kendisinin tiranı da olabilir.

Catherine Malabou Fransız filozof. The European Graduate School / EGS'de felsefe profesörü ve Londra Kingston Üniversitesi Modern Avrupa Felsefesi Araştırma Merkezi'nde (CRMEP) modern Avrupa felsefesi profesörüdür. Çağdaş Fransız felsefesi olarak anılan tartışmalar içerisinde özgün bir yere sahip. Türkiyeli okur açısından henüz tam anlamıyla tartışmalarının keşfedilemediğini, dolayısıyla da aşina olunmadığını söylemek mümkün. Türkçe’de katkı sunduğu Dayanışmanın Zincirlerini Çözmek ve Benlik Duygusal Yaşam kitapları mevcut. Malabou ile Öcalan, Anarşizm ve Özgürleşme siyaseti üzerine konuştuk.

 

Öncelikle, PKK’nin 12. Kongresi’nin cesur kararına selamlarınız ve dayanışma mesajlarınızı ilettiniz. Bu mesajınızda samimi selamlarınızı, Kürt halkının taleplerinin ve hukuki statüsünün tanınmasına dair (eğer böyle söylenebilirse) dilek ve kaygılarınız takip etti. Böylelikle süreç bir arada yaşama dair bir kapı aralayabilir. Her şeye rağmen, yeni sürecin halkların mücadelelerine sıkı sıkıya dayandığı görülüyor. Şunu sormak istiyorum: Halkların mücadeleleri içinde birlikte yaşamı nasıl düşünebiliriz? Yani, sizin de ifade ettiğiniz gibi, geleneksel anarşizm, Öcalan’ın da sıkça vurguladığı gibi, devlet ve toplum arasında bir karşıtlık/kutupluluk olduğunu ileri sürmüştür. Öte yandan post-anarşizm ise mücadelelerin çoğulluğuyla yakından ilgilenir. Peki, bu kutupluluğun zemininde, mücadelelerin çoğulluğunu düşünmek mümkün müdür?

 

 

Catherine Malabou: Bu soru kuşkusuz temel bir öneme sahip ve onu günümüzde halkların mücadelelerinin ufkunun merkezinde görüyorum. Öcalan'ın vurguladığı gibi, devlet ile toplum arasındaki kutupluluk belirleyici olmaya devam ediyor, ancak mücadele alanını tüketmiyor. Çoğulluk, çerçeveyi genişletmemizi zorunlu kılar: Feminist, ekolojist ve dekolonyal mücadeleler siyasi alana basitçe “eklenmez”; en başta mücadelenin ne anlama geldiğini yeniden tanımlar. 

Bu anlamda kutupluluğu karşıt olarak konumlandırmaktansa, onları iç içe geçmiş olarak görmekteyim. Çoğulluk harekete geçmeyi sağlarken, kutupluluk biçim verir -ki bu da plastisitenin iki ana bileşenidir! Devlet/toplum karşıtlığı yapılandırıcı bir güç olarak kalırken her mücadele onunla farklı şekillerde karşılaşır, onu parçalar ve dönüştürür. Eğer bu karşıtlık katılaşırsa, sivil toplumun kaderini “Prens”in “buyruğu” tarafından yönetilmek, birleştirilmek ve normalleştirmek olarak yerleştiren Hegelci otoriter çözümden (bkz. Hukuk Felsefesi) nasıl kaçınabileceğimizi göremiyorum.

İşte tam da bu iç içe geçmişlik sayesinde, bir arada yaşamak düşünülebilir hale gelir; ancak bir uzlaşma veya yatıştırma olarak değil, bir antagonizma içindeki farklılığı sürdürme pratiği olarak. Bir arada yaşamak çatışmayı ortadan kaldırmaz; mücadelelerin tek bir kimliğe doğru çökmeden yan yana var olabilmesine olanak tanır. Kürt meselesi, uzun zamandır buna örnek teşkil etmektedir. Tam da Kürt mücadeleleri çoğulluk içinde ifade bulduğu için, milliyetçiliğin ve devlet mantığının ötesinde bir birlikte yaşam ufku açmaktadır. 

Yani evet, kutupluluğun altındaki çoğulluğun yalnızca mümkün değil, aynı zamanda birlikte yaşamanın bir slogandan daha fazlası olması için gerekli olduğunu söyleyebilirim.

Hem Öcalan hem Graber, devlet öncesi toplumları bir model olarak değil, “demokratik konfederalizm”i şekillendirmek için kritik bir referans noktası olarak görmektedir. Bios ve doğal toplum arasındaki ortak nokta, “yönetilemez” olabilir.

Stop Thief! Anarchism and Philosophy kitabınızda “yönetilemeyen” (ungovernable) ve “yönetilemez” (non-governable) kavramları arasında bir ayrım çiziyorsunuz. “Yönetilemeyen”den farklı olan “yönetilemez” kavramı, müzakerelere veya kendisini devletin yönetilebilirlik alanına indirgeme olasılığına karşı devreye giriyor. Her iki kavram arasında aşılamaz sınırlar olmadığını vurgulasanız da, Öcalan’ın “doğal toplum” anlayışı bağlamında bu ayrıma dikkat çekmek önem kazanıyor. Bir bakıma, Öcalan’ın düşüncesinde doğal toplum doğası gereği yönetimden uzaktadır ya da öyle olmalıdır. Bu nedenle, mümkünse, bu ayrımı bizim için biraz daha açmanızı rica edeceğim. Yani, eğer “yönetilemez”in, yönetilebilirlikle müzakere etmesinin bir yolu yoksa ve yönetmek yalnızca olumsuz tarzlarda davranacaksa, bu baskıya nasıl dayanabilir? “Yönetilemez”, yönetimselliğin görmezden gelme mekanizmalarını ona karşı bir silaha dönüştürebilir mi?

 

 

Cathrine Malabou: Bence, yanlışsam düzeltin, Öcalan’ın “doğal toplum” kavramı ile Foucault’dan esinlenen “bios” dediğim, yani yönetimsellikten gelen her türlü kapma dispozitifine indirgenemeyen yaşam arasında güçlü bir paralellik var. Öncelikle farkın altını çizmeliyim. Stop Thief!’te bios’u tarihsel ya da tarih-öncesi bir ortaya çıkış olarak nitelendirmedim. Bildiğim kadarıyla Öcalan “doğal toplum” kavramıyla, devletten ve sınıf hiyerarşilerinden önceye rastlayan komünal, eşitlikçi yaşam biçimlerini anlıyor. Dolayısıyla bu, sınıflı toplumla tezat oluşturuyor. Ancak, benim anladığım şekliyle “bios”, örneğin David Graeber’in de savunduğu gibi, insan bireylerinin başlangıçta devletsiz ve işbirliğine dayalı sosyal örgütlenmelerde yaşadığı Neolitik topluluklara dair antropolojik bir araştırmaya dayanmak zorunda değildir.

Yönetilemeyen, kaçınılmaz olarak yönetimin ortadan kalkmasına değil, dönüşümüne yönelir. Yönetilemeyen, varlığını varsayar veya ön varsayar. Bana göre yönetilemez ise, tersine, tamamen yönetimden kaçan, onu ilgilendirmeyen, ona yabancı olandır. Bu “karşı” olan değil, “bizatihi” (per se) bir direniş biçimidir.

“Bios” (hem biyolojik hem de sembolik bir kavram olarak) aslında Yunan Felsefesinde, daha doğrusu Kinizm’de köken bulur. Bu, Platoncu olmayan bir benlik anlayışı olarak, ruhun emirlerine itaat etmeden yaşamın nasıl şekillendirilebileceğini, disiplinize edilebileceğini, eğitilebileceğini ve yönlendirilebileceğini ifade eder. 

Dediğim gibi, kökenleri arasında fark olmasına rağmen, bence, doğal toplum ve bios birçok ortak noktayı paylaşıyor. Kitapta, Pierre Clastres’in “Devlete Karşı Toplum”una atıfta bulunuyorum ve emretmeyen şef kavramını hayatın “yönetilemezliğini” açıklamak için kullanıyorum. Ayrıca hem Öcalan hem Graber, devlet öncesi toplumları bir model olarak değil, “demokratik konfederalizm”i şekillendirmek için kritik bir referans noktası olarak görmektedir. Bios ve doğal toplum arasındaki ortak nokta, “yönetilemez” olabilir. 

Peki, “yönetilemezlik” ne anlama gelir? “Yönetilemeyen” ile “yönetilmez” arasında bir fark gördüğümü haklı olarak hatırlatıyorsunuz. Yönetilemeyen, yönetimle (hem etkin bir aygıt hem de bir kavram olarak anlaşıldığında) yüzleşen ve meydan okuyan her eylemi, isyanı, itirazı, varoluş tarzını (disiplinsiz, asi) belirtir. Yönetilemeyen, kaçınılmaz olarak yönetimin ortadan kalkmasına değil, dönüşümüne yönelir. Yönetilemeyen, varlığını varsayar veya ön varsayar. Bana göre yönetilemez ise, tersine, tamamen yönetimden kaçan, onu ilgilendirmeyen, ona yabancı olandır. Bu “karşı” olan değil, “bizatihi” (per se) bir direniş biçimidir. Yönetime yabancı olmanın bu yolu, tam da Diyojen’in geliştirdiği, yaşamın kurallara ve yasalara kayıtsızlığıdır. Hayvanlar ve çocuklar “yönetilemez”liğin birer örneğidir. Gerçekte, her yaşayan canlının, erişkin olsa bile, eğitim ve kurumlar tarafından bastırılan yönetilemez bir boyutu mevcuttur.

Peki, şimdi, yönetilemez olan silaha dönüşebilir mi? Silaha dönüştürüldüğünde sorun, yönetilemez, yönetilemeyen haline gelir, ki bazen elbette gereklidir. Ama bu bizatihi şiddetsizdir, bu yüzden de kendini, devrimci müttefiki olan yönetilemeyenin yardımı olmadan savunamaz. Karmaşık, ama büyüleyici bir diyalektik…

Yönetilemeyen ile müzakere edilebilir. İsyanlar, protestolar ve sivil itaatsizlikle karşı karşıya kalan bir yönetim iki şekilde cevap verebilir: ya müzakere ederek veya belki de politika değişikliğini kabul ederek. Yönetilemezin payına düşen ise ancak hapse atılmak, ortadan kaldırılmak ya da ezilmektir. Onunla müzakere asla mümkün değildir. Yine, yönetilemez olan hem bireylerde hem de topluluklarda buyruğa ve itaate radikal bir biçimde yabancı olanı işaret eder. 

Yönetilemeyen ve yönetilemez olarak bu iki kavram genellikle iç içe geçmiştir ve kolaylıkla birbirinden ayrılamaz. Halk protestoları, genellikle, içlerindeki yönetilemez olan ile yönetilemeyeni güvenle ayırt etmeyi zorlaştırır. İtaatsizlik ile itaate yabancı olan şey arasında net bir çizgi yoktur. Bu yüzden siyasi partiler, sendikalar ve medya, bu hareketleri tanımlamak ve sınıflandırmak konusunda zorluk yaşamaktadır. Yönetilemez, onu yönetilemeyenden ayıran ayrım çizgisinin tam üzerine oturur. 

Yönetilemezi soyutlamayı denemek ve onu tanımak, anarşizmin büyük meydan okumasıdır. Yönetilemez, yönetme mantığının ne karşıtıdır ne de onun bir çelişkisidir. O başka bir şeydir. Onun imkansızlığının işaretidir. Anarşizmin yönetim eleştirisi aslında bir önyargı değildir. Yönetimin “kötü” olduğu fikrine yaslanmaz, aksine yönetimin, özneleri eğitmekten başka bir şekilde mümkün olmadığı fikrine dayanır. 

Görünüşe göre “doğal toplum”, feminizm, ekoloji, tüm farklılıklara saygı ve konsensüs üzerindeki ısrarıyla yönetilmezin etrafında dönüyor. Peki, şimdi, yönetilemez olan silaha dönüşebilir mi? Silaha dönüştürüldüğünde sorun, yönetilemez, yönetilemeyen haline gelir, ki bazen elbette gereklidir. Ama bu bizatihi şiddetsizdir, bu yüzden de kendini, devrimci müttefiki olan yönetilemeyenin yardımı olmadan savunamaz. Karmaşık, ama büyüleyici bir diyalektik…

Devletle bir arada yaşamaktan söz etmek, anarşizme ihanet etmek değildir, aksine devletçi rejimlerde yaşadığımız gerçeğini tanımaktır. Anarşizm, devlet iktidarının içinde ve karşısında, yönetilemezliğin özerklik alanlarını geliştirme sanatı haline gelir.

Kitabınızın başında (Stop Thief!), anarşizmin yalnızca devlete saldırmaktan ibaret olmadığını söylemiştiniz. Bu fikirler tamamen yeni olmamakla beraber, anarşizmin temel ilkelerinin tekrar hatırlatılması, onun kaba eleştirileri karşısında iyi bir panzehirdir. Kürdistan ve Türkiye’den tartışmaları takip edenler olarak, devletle yan yana yaşama koşulunda özyönetim için bir ortam yaratmanın yolunu anlamaya çalışıyoruz. Öyleyse, anarşizmi tartışmamızın bir ilkesi olarak nasıl algılayabilir veya nasıl yeniden düşünebiliriz? Dahası, Ortadoğu’daki verili Soğuk Savaş iklimi göz önüne alındığında, devleti tek bir hamlede ortadan kaldırılabileceğimizi düşünmek safdillik olur. Anarşizm sadece devlete saldırmakla kalmayıp, aynı zamanda yönetilemeze alan açtığına göre, onu nasıl bu siyasi-pratik yaşamın bir ilkesi haline getirebiliriz?

 

Catherine Malabou: Evet, biliyoruz ki anarşizm hiçbir zaman yalnızca devlete saldırmakla ilgili olmadı. Onun ilkesel düşmanı yönetimdir, yönetim kavramı ve pratiğidir, yani tüm siyasi ilişkilerin altyapısı olarak görülen yönetim ve buyruk ikiliğidir. Anarşistler ayrıca, devlet tarafından ele geçirilmeye direnen yaşam formları yaratmanın ve sürdürmenin, tam da yönetilebilir olana direndikleri sürece, merkezi bir öneme sahip olduğunu bilirler. Bu tür yaşam formları tam da emreden/itaat eden ikiliğine dayanmaz. Eleştiri ve yaratım birbirinden ayrılamaz; tahakküme hayır demek, aynı zamanda direniş pratiklerine, karşılıklı yardıma, cinsiyet eşitliğine ve ekolojik dengeye evet demektir. Ve aynı zamanda kişinin kendisini, normalleşmeye ve baskıya direnen yeni pratiklere açmasıdır; çünkü birey, kendisinin tiranı da olabilir.

Anarşizm, devleti tek bir darbede ortadan kaldırma fantezisinden ziyade, yaşamın devletin mantığında özümsenemez kalmasını sağlama işidir. Tahakkümsüz, çoğulluk içinde bir arada yaşamı oluşturmanın yolu olarak o, hem bir direniş hem de bir pedagojidir. En azından öyle olmalıdır.

Genel olarak, devletle bir arada yaşamaktan söz etmek, anarşizme ihanet etmek değildir, aksine devletçi rejimlerde yaşadığımız gerçeğini tanımaktır. Anarşizm, devlet iktidarının içinde ve karşısında, yönetilemezliğin özerklik alanlarını geliştirme sanatı haline gelir. Devletin bir anda ortadan kayboluşunu hayal etmektense anarşizm, insanların burada ve şimdi, devlete rağmen, onun paralelinde başka türlü yaşanabileceğini iddia eder. Bir sonraki projem, prefigurative siyaset üzerine, yani kişinin yarın gerçekleşmesini istediği şeyi bugünde bedenlendirme yolu üzerine bir araştırma geliştirmek. Anarşizmi siyasal-pratik bir yaşam haline getirmek, tam da “yönetilemez”in alanlarını başka bir yerdeki ütopyalar değil, somut bir arada yaşam alanları haline getirmek için, onun değerlerini gündelik direniş ve öz-örgütlenme pratikleri içine yerleştirmek anlamına gelir. Ortadoğu’da devlet (sorunlu, diktatöryal ya da sıradan) kaçınılmaz göründüğü için, bu pratikler daha da acil hale gelir. Kürtlerin demokratik konfederalizm deneyimi çoğulluğun, adem-i merkeziyetin ve bir arada yaşamın soyut idealler değil, yoğun jeopolitik baskıya dayanabilen yaşayan gerçeklikler olduğunu göstermektedir. Bu sebeple şunu söyleyebilirim ki anarşizm, devleti tek bir darbede ortadan kaldırma fantezisinden ziyade, yaşamın devletin mantığında özümsenemez kalmasını sağlama işidir. Tahakkümsüz, çoğulluk içinde bir arada yaşamı oluşturmanın yolu olarak o, hem bir direniş hem de bir pedagojidir. En azından öyle olmalıdır.

 

David Graeber

 

Öcalan’ın, henüz başka dillere çevrilmediği için rastlayamadığınız, son eleştirilerinden biri Bakunin’in Marx’la tartışmasında ve Kropotkin’in Lenin’le tartışmasında haklı olduğu yönündedir. Bu, elbette Öcalan’ın anarşist geleneğin sıkı bir takipçisi olduğu anlamına gelmez, ancak özellikle devlet ve özgürleşme meseleleri etrafında, Marksizm’e yönelik eleştirileri ciddiyetle hesaba katmaktadır. Bir yandan bu, Marx ve Engels’in anarşizmi küçük düşürme ve marjinalize etme girişimini yapıbozuma uğratma önerinizle paralellik gösterebilir. Ve bu, aynı zamanda, dogmatik Marksist-Leninist yorumların özgürleştirici bir tarzda aşılması içinde hayatidir. Hatta Öcalan’ın düşünsel yolculuğu da bu kaygıyla ilişkili görünmektedir. Marx ve Engels’i eleştirmek konusunda sert davransa da onlardan ilham almaktan vazgeçmemektedir. Dolayısıyla, doğrudan soruya geçeceğim, Marx ve Engels’in anarşizmi küçük düşürme girişimini yapıbozuma uğratmaya çalışırken, yine de onları özgürleşme siyasetlerinin içinde düşünmek mümkün müdür? 

 

Catherine Malabou: Bu elbette çok önemli ve karmaşık bir sorudur. Cevap vermenin kolay bir yolu ise merkezileşme eleştirisinden yararlanmaktır. Bildiğimiz üzere Bakunin ve Marx arasındaki ayrılık Bakunin’in, Marx’ın parti disiplinini reddetmesine dayanıyordu. Bakunin, çoksesliliği tek bir otoriteye tabi kılmak yerine, tartışma grupları oluşturmanın ve bunlar arasında serbestçe hareket etmenin daha mantıklı olduğuna inanıyordu. Emma Goldman’ın Rusya’ya sürgün edildiğinde, bolşeviklerin nasıl anarşistlerin düşmanı haline geldiğini gördüğünde ve Lenin’in onları nasıl sindirdiğini gördüğünde yaşadığı şaşkınlığı düşünebiliriz. Merkezileşmenin bu şekilde reddedilmesinin aslında tahakkümün kökenine ilişkin bir görüş farklılığına dayandığını anlamak önemlidir. Marksistlerin aksine anarşistler tahakküm ve baskının nedenlerinin yalnızca ve basitçe ekonomi olduğuna inanmazlar. 

Bu nedenler aynı zamanda (belki de esasen) siyasidir. Daha 1840’ta, Mülkiyet Nedir? eserinde Proudhon, Fransız Devrimi sırasında özel mülkiyetin ortaya çıkışını, Marx’ın alay ettiği (Scweizer’e Mektup, Ocak 1865) fakat yine de temel olan nedenlere dayandırır.  Proudhon, özel mülkiyetin her şeyden önce, aristokratik soyun yerini alma eğiliminde olan yeni bir soykütük (genealogy) tarzı olan mirasın kurulmasıyla örtüştüğünü açıklar. Teoride 1789’dan sonra mülk sahibi olmaya hak kazanan her vatandaş, mülkünü çocuklarına bırakabilir. Ancak proletarya hiçbir şeye sahip olmadığından, hiçbir şey miras bırakmaz. Bu soykütüksel bir dışlanma, toplumsal bağların silinmesi, yalın ve basit bir yokluk üretir. Marx, Proudhon’un kapitalizmin kökenleri hakkında hiçbir şey anlamadığını söyleyerek onunla alay eder. Buna karşın, yalnızca ekonomiye odaklanan bu bakış açısının, boyun eğmenin tüm nedenlerini ortaya çıkarmaktan aciz olduğu söylenebilir. Marksist analizin sözde bilimsel doğası, feodalitenin proleterler üzerinde sembolik olarak sürdürülmesini, yani onların miras çizgisinin dışında reddedilişlerini, yani yalın ve basit bir şekilde toplumsal zamansallığın dışında bırakılmalarını açıklayamaz. 

Proudhon’un bir metnine adadığım kitabımda (There Was No Revolution, Reflections with Proudhon on Private Property, Power and the Servile Condition – bir iki yıl içinde Türkçede çıkacak), Proudhon’un ekonomik faktörleri küçümsemediğini, ancak Marx’ın aksine, bu faktörlerin feodalizmden kapitalizme geçişte işleyen egemenlik yapılarını açıklamak için yeterli olmadığını gösteriyorum. Proudhon’u her şeyden çok ilgilendiren şey, tam da “sürekli devlet müdahalesi” ve “yönetim önyargısının” ağırlığıdır. 

Siyasal şiddetin analizi, hiçbir şekilde devlet veya yönetimin kitlesel ve basitleştirici saldırısıyla sınırlı değildir. Her anlamda devlet ve yönetim, ama bunlar soykütüksel ayrımcılık sistemleri olarak anlaşıldığı zaman… Tekraren, feodalizmden kapitalizme geçişte, ataları ve mirasçıları olmayanların mahkûm edildiği eski kölecilik koşullarının zincirleri korunur. Devrimde bu yoksunluk görünüş değiştirir ancak aynı özü korunur. Her şeyden önce, dediğim gibi, özel mülkiyet bir miras değiş tokuşudur. 

Proudhon’dan bu yana, naif “ekonomi dışı köken” ya da mülkiyetin ön koşulu olarak gözardı edilen bir pozisyon karşısında kapitalizmin bu siyasal boyutunun öne çıkarılmasında diretmek, anarşizmin ayırıcı imzası olmaya devam etmektedir.  Anarşizmi Marksizm’den sonsuza dek ayıran şey bu politik boyuttur. Kropotkin Anılar’ında, Kapital’i okuduktan sonra hayran kaldığını ancak sonunda ekonominin önceliği tezini reddettiğini söylemiştir. Ve hatta Marx’ın Proudhon’a yönelttiği bilimsel titizlikten yoksunluğu, Marx’ın kendisine yöneltmiştir: 

O zaman bile Bakunin, aslında işçi hareketini ele geçirip yönetmeye çalışan “Marksizm”in, kaçınılmaz olarak bilimsel yanılmazlık halesinden kaynaklanan meşruiyetini kendine vermeye çalışacağını öngörmüştü. Ancak bu konuya yeterince dikkat edilmedi (Kropotkin, The Conquest of Bread and Other Writings, p. 220). 

Elbette Kropotkin de kabul ediyor ki:

önceki tüm devrimlerde devletin siyasi formuna çok fazla önem verilmiş, ekonomik yaşam formuna ise çok az önem verilmiştir. Sosyalistler, tüm burjuva tarihçilerin övdüğü siyasi devrimlere olan coşkuyla o kadar çok mücadele etmek zorundaydılar ki […] mücadeleyi gerçek temellerine oturtan bu yeni müttefikimizi coşkuyla karşıladık. Bu temeller -ekonomik temeller, birçok kişi ve özellikle Proudhon tarafından 1848’de tespit edilmişti.  Bu nedenle sorunun bilimsel olarak yanlış bir şekilde ortaya konmasını, çağdaş devletin rolünün ve vergiler yoluyla halkı soyma sisteminin önemsizleştirilmesini ve Marx’ın on altıncı yüzyılda devletlerin oluşum döneminin önemini göz ardı etmesini görmezden geldik (s. 221-222).

Kropotkin haklı olarak burjuva düşünür ya da beceriksiz bir iktisatçı olmadan da siyasi boyunduruğun rolünü vurgulamanın tamamen mümkün olduğunu belirtir. Kapitalizmin oluşumu ve yaşamında sürekli olarak kullanılan boyun eğdirme, şiddet, baskı ve miras yoksunluğunun -ya da “kalıtım”- geleneği basitçe bir “etki” olamaz. Tahakküm ve sömürü arasında bir ayrım yapan ve tarihe başka bir bakış açısı getiren bu tutum, Birinci Enternasyonal'den bu yana anarşistleri ve Marksistleri bölmüş ve bugüne kadar bölmeye devam etmektedir.

Elbette artık Proudhon’un yaşadığı dönemde yaşamıyoruz. Ancak, onun analizinin hala büyük önem taşıdığına inanıyorum. Siyasetin ikincil bir role indirgenmesinden vazgeçmek ve tahakküm mekanizmalarının büyük bir hassasiyetle analizi için, altyapı ve üstyapı arasındaki katı bariyerin aşılması şarttır. Bu mekanizmalar ekonomik sömürünün çok ötesine geçer ve bir kısmını anmak gerekirse, kurumsal (özellikle akademik ve hukuki), etnik, ev içi ve cinsiyet alanlarına kadar uzanır. Bu gerçeklerin derinlemesine ayırdında olmak elbette her türden özgürleşme için gereklidir.

 

Yayın Tarihi: 20/09/2025