Kürtlerin devletsizliğini Kürt elitlerinin başarısızlıklarına atıfta bulunarak açıklayan hâkim çağdaş söylemin yerini, Lozan Antlaşması’na giden tarihsel süreçler bağlamında Kürt siyasi liderliğinin arka planlarının, ideolojik çerçevelerinin ve siyasi vizyonlarının çoğulluğunu dikkate alan bir bakış açısına bırakması gerekmektedir.
2023 Şubat’ının başında, 52 siyasi parti ve kurumu bünyesinde barındıran Lozan Antlaşması’na Karşı Kürt İttifakı, Lozan Antlaşması’nın imzalanmasının yüzüncü yıldönümü için bir eylem planı yayınladı. Plan, antlaşmanın neredeyse bir asır önce imzalandığı yerde bir basın açıklaması yapılmasını içeriyordu. Bu plan hakkında konuşan İsviçre Demokratik Kürt Konseyi (CDK-S) Eşbaşkanı İsmail Kardaş, Kürtlerin kaderini belirleyen Lozan Antlaşması’na karşı yapılacak eyleme dair “[g]ünlerdir bu açıklamanın çalışmasını yürütüyoruz. Bu antlaşma nedeniyle 100 yıldır bize yapılmayan zulüm kalmadı. Artık bu antlaşmayı kabul etmiyoruz” dedi ve eyleme kitlesel olarak katılacaklarını belirtti.[i] Benzer biçimde Kürdistan İşçi Partisi (PKK) Yürütme Komitesi üyesi Murat Karayılan, birçok kez Lozan Antlaşması’nın Kürt halkı için önemine atıfta bulunarak antlaşmanın “Kürt halkının inkâr edilmesi ve Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesi” anlamına geldiğini ifade etti.[ii] Bunlar, Lozan Antlaşması’nın Kürtler ve Kürt siyasi hareketi için öneminin son dönemdeki en temsili örnekleridir aslında.
Lozan Antlaşmasının Yansımaları ve Kürtler/Kürdistan Üzerine Önkabuller
Lozan, Kürdistan’ı dört farklı ulus-devletin kolonisi haline getirip Kürtlerin devletsiz kalmasına yol açması sebebiyle Kürtler için kilit önem taşır. Öte yandan, Lozan Antlaşması’nın Kürt siyasi hareketi için tarihi bir dönüm noktası olmasının yanı sıra güncel bir önemi de vardır: Adalet ve Kalkınma Partisi yönetimindeki Türk hükümeti son on yılda Türk dış politikasının hedeflerini belirlerken ısrarla Lozan Antlaşması’na gönderme yapmaktadır. Bu ısrarlı vurgular antlaşmanın güncel yansımalarının Kürt siyasi hareketinin Ortadoğu’daki varlığı üzerinde doğrudan siyasi ve askeri etkileri olduğu anlamına gelmektedir. Karayılan bir başka vesileyle Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Lozan Antlaşması’na ve onun yarattığı sınırlara meydan okuduğuna değinmiştir.[iii] Erdoğan’ın resmi Kemalist tarih anlatısının dışına çıkarak Lozan Antlaşması’nın bir zafer olmadığına dair tekrarlayan açıklamaları, Batı ve Güney Kürdistan’daki Kürt siyasi ve askeri varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayan sınır ötesi askeri operasyonlar bağlamında düşünülmelidir.
Antlaşma, yeni kurulan Türk devletine uluslararası tanınma sağlarken, tarihi Kürdistan coğrafyasının herhangi bir parçasında Kürtlerin diplomatik olarak tanınması ve egemenlik elde etmesini de fiilen imkânsız hale getirmiştir.
Lozan Antlaşması’nın, Ortadoğu’daki sınırlar ve siyasi iktidar mücadeleleriyle ilgili güncel siyasi söylemlerdeki öneminin yanı sıra, bölgede Kürt devletsizliğinin yaratılmasında da kritik bir önemi vardır. Antlaşma, yeni kurulan Türk devletine uluslararası tanınma sağlarken, tarihi Kürdistan coğrafyasının herhangi bir parçasında Kürtlerin diplomatik olarak tanınması ve egemenlik elde etmesini de fiilen imkânsız hale getirmiştir. Dolayısıyla, Kürtlerin modern tarihi incelenirken Lozan Antlaşması’nın Kürtler nezdinde neden bir başarısızlık olduğu sorusu önemli bir yer tutmaktadır. Ortadoğu’da devlet inşası süreçlerinin kritik bir döneminde Kürtlerin bir devlet kuramamasına ilişkin hâkim anlatılar, İngiliz politikası ve Amerikan desteğinin eksikliği gibi dış aktörlerin politikaları ve eylemleri ile Kürt siyasi elitlerinin hataları ve nihai “başarısızlığına” atıfta bulunmaktadır.
Tarihçi Djene Bajalan I. Dünya Savaşı sonrasında Kürtler ve Kürdistan’a ilişkin tarihsel söylemlere nüfuz eden bu başarı-başarısızlık perspektifini eleştirmektedir. Kendisinin de haklı olarak belirttiği gibi, I. Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile Lozan Antlaşması arasındaki dönem hakkında yazan pek çok tarihçi, bunu Kürt siyasi liderliğinin eylemlerine atfederek “kaçırılmış bir fırsat” olarak tasvir etmiştir. Bajalan, bu “kaçırılmış fırsat” perspektifini eleştirirken genel olarak devletleşme arayışındaki milliyetçi hareketlerin başarısı için uluslararası bağlamın önemini vurgulamıştır. Bajalan’a göre “başarısızlıkları ne olursa olsun, savaş sonrası dönemde Kürt siyasiler gerçekte son derece elverişsiz uluslararası koşullar altında faaliyet gösteriyorlardı. Kısacası, Kürt toplumunun Sevr Antlaşması’nda tanınmasına rağmen, Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ve Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması, Kürt milliyetçileri için sıklıkla tasvir edildiği gibi bir “fırsat” olmaktan çok uzaktı.”[iv]
Aslına bakılırsa, sınırlı sayıdaki tarihsel araştırmanın da gösterdiği üzere 1920’deki Sevr Antlaşması’ndan Lozan Antlaşması’na kadar geçen sürede Kürdistan, Musul dışında İngiliz stratejistleri için hiçbir zaman bir öncelik değildi. İngiliz politikaları öncelikle güneye, özellikle de Bağdat ve Basra vilayetlerine odaklanmıştı. Sonuç olarak, Kürdistan’ın siyasi bir varlık olarak tanınmasına yönelik İngiliz yaklaşımı büyük ölçüde Irak’ı kontrol etme ve yeni ortaya çıkan Türk siyasi liderliğiyle nispeten iyi ilişkiler sürdürme arzusuyla şekillenmiştir. İlginçtir, Lozan Konferansı, Irak Kurucu Meclisi’nin İngiliz-Irak Antlaşması’nı onaylama müzakereleriyle de aynı döneme denk gelecekti. Meclisin antlaşmayı kabul etmesi, İngilizlerin Güney Kürdistan’daki Kürt bağımsızlığı ve/veya özerkliği sorununa yaklaşımını etkileyen önemli bir faktör oldu. İngiliz yetkililer, Musul vilayetinin potansiyel bir Kürt siyasi oluşumuna kaptırılması tehdidini Iraklı milliyetçilere antlaşmayı kabul ettirmek için bir baskı aracı olarak kullandılar. Antlaşma onaylandıktan sonra İngiliz kuvvetleri, Kürt lider Berzenci’nin İngiliz karşıtı bir kampanya yürüttüğü Süleymaniye’yi işgal etti.[v]
İngiliz politikasının (ya da genel olarak büyük güç politikasının), devlet inşası için bu kritik siyasi konjonktürde Kürt elitlerinin devlet kurma çabaları üzerindeki etkisi, makul bir tarihsel araştırma konusudur. Lakin benim burada sorunsallaştırdığım şey, Kürtler ve Lozan Antlaşması hakkındaki tarihsel söylemlerin dayandığı sorunlu önkabullerdir. Bu sorunlu varsayımların ilki, örneğin Kürtlerin Lozan müzakereleri sırasında özellikle İngilizler tarafından “piyon” olarak kullanıldığını öne sürmektedir. İkinci yaygın kanı ise Kürtleri uluslararası toplum nezdinde etkili bir şekilde temsil edebilecek yekvücut bir liderliğin eksikliğinden bahsetmektedir. Benzer şekilde, üçüncü bir görüşe göre merkezi ve etkili bir örgütsel yapının yokluğu, Kürtlerin devletleşmeyi başaramamasının arkasındaki nedenlerden biri olmuştur. Son olarak, Kürtlerin İslam’a olan bağlılıkları ve hilafete duydukları saygı, Anadolu’daki Türk bağımsızlık hareketini desteklemelerinin ve bunun sonucunda Lozan görüşmelerinde bağımsız temsil edilmemelerinin nedenleri olarak sıklıkla dile getirilmektedir.
Lozan’a Giden Süreçte Kürt Siyasi Liderliği ve Alternatif Bir Tarihsel Söylem
Bahse konu olan önkabullerin hiçbiri Kürtlerin Lozan “yenilgisine” dair kendi başına bir açıklayıcılık gücüne sahip değildir. Dahası, bu çeşitli yaklaşımların bir ortak göstereni var ise o da geriye dönük – ve sorunlu – bir bakış açısıyla, Kürt siyasi aktörlerinin strateji, karar ve eylemlerini, ulus-devlet inşasıyla nihayetlen(e)memiş “başarısız” çabalarını, indirgemeci ve özcü varsayımlar çerçevesinde resmetmeye meyilli olmalarıdır. Tarihçilerin terimleriyle söyleyecek olursak, bu teleolojik hata, adeta sonunu bildiğimiz bir filmdeki karakterlerin tüm karar ve eylemlerinin anlamını bizi filmin son sahnesine götüren o kendinden menkul iç mantığında arayıp bulmamıza benzer. Fakat tarihsel araştırma, tarihsel aktörlerin alınlarına yazılı kaderlerini okumak olmadığı gibi tarihyazımı da eylemlerin önceden yazılı bir büyük aklın mantığına göre olumlanması ya da yanlışlanması demek değildir.
Kürt siyasi liderliği ve onların stratejileri ve eylemleri hakkındaki bu varsayımlar ve bunları temel alan teleolojik ve tarihselci bakış açıları, Kürtlerle ilgili tarihsel söylemlerin pek çok veçhesine nüfuz eden bir sorundur. Bununla birlikte, özellikle Lozan müzakereleri ve antlaşması tartışılırken, Kürt siyasi liderliğinin beceriksizlik, hizipçilik ve ideolojik çatışmalarla dolu ve halk desteğinden yoksun olarak tasvir edilmesi, esas olarak 1920’lerden sonra devletleşmeyi başaran Türkiye ve Irak gibi “başarılı” devlet kurma projelerinin liderliği ile zımnî bir karşılaştırmaya dayanmaktadır. Ancak Ortadoğu tarihinin bu kritik kavşağında Kürt siyasi liderliğine daha yakından bakmak, bu indirgemeci tarih dışı perspektiflerin ötesinde bu önemli siyasi aktörlerin ideolojilerinin, stratejilerinin ve eylemlerinin karmaşıklığını ve çok katmanlılığını gösterebilir.
Birinci Dünya Savaşı’nın sonundan Lozan müzakerelerinin başlangıcına kadar olan dönem, Lozan Antlaşması ile Kürtlerin devletsiz kalmasına yol açan tarihsel süreçleri anlamak açısından kritik önem taşımaktadır. Bu dönemdeki Kürt siyasi liderliği, çok sayıda etnik, dinsel, dilsel ve kültürel bağlamdan oluşan çoklu emperyal yapıların kavşağında sınır bölgesi olan Kürdistan’ın tarihsel evriminin bir ürünüydü. Kürt siyasi liderliği, 1918’den 1923’e kadar geçen kısa sürede Kürdistan içinde ve dışında, İstanbul, Diyarbekir, Süleymaniye, Kahire, Bağdat ve Paris dahil ancak bunlarla sınırlı olmamak üzere çeşitli mekânsal-politik düğüm noktalarında faaliyet göstermiştir. Tüm bu çok katmanlı bağlamı göz ardı ederek sonucu Kürt liderlerinin kabiliyetlerine indirgemek oldukça sorunlu bir tarih yazımı tercihidir.
Kürdistan Teali Cemiyeti, dönem itibariyle Kürt liderliğinin örgütlendiği en etkili kurumsal çatıydı ve ulusların kendi kaderlerini tayin etme paradigmasının temeli olan Wilson İlkeleri’nin Osmanlı’daki etnik topluluklar üzerindeki etkisinin bir ürünüydü. I. Dünya Savaşı sonrasında Kürdistan’ın siyasi olarak tanınmasını sağlamak amacıyla kurulan örgütlerden biri olan cemiyetin merkezi İstanbul’daydı; Diyarbekir ve Elazığ gibi Kürdistan’ın önemli merkezlerinde ve Arapkir, Garzan, Hozat, Bitlis gibi yerele temas eden noktalarında da şubeleri vardı. KTC’nin Kürdistan dışındaki faaliyetleri ise Paris’te yoğunlaştı. Paris Barış Konferansı sırasında Şerif Paşa Kürt delegasyonunun temsilcisi olarak görev yaptı. Süleymaniye’de Şeyh Mahmud Berzenci ve İran’da Seyyid Taha bu dönemde Kürtlerin tanınması için mücadele eden ve siyasi gündemlerini gerçekleştirmeye çabalayan diğer Kürt liderlerdi.
Kürt siyasi aktivizminin bir diğer merkezi de Kahire’ydi. Aslında 1890’lardan itibaren Kahire, Kürt kültürel ve entelektüel faaliyetlerinin merkezlerinden biriydi. İlk Kürtçe gazete olan Kürdistan 1898’de Kahire’de yayınlandı. Mondros Antlaşması’nın imzalanmasından sonra Süreyya Bedirhan Kürt Bağımsızlık Komitesi’ni Kahire’de kurdu. Hem KTC hem de KBK, bağımsız bir Kürt devleti kurma gündemiyle İngilizlerle müzakereleri sürdürdü. Yani, Kürt milliyetçi liderliğinin çok merkezliliği bir anomali ya da başarısızlık sebebi değil, bir normdu; tıpkı en az Türk milliyetçi hareketinin Selanik, İstanbul ya da sonraları Ankara gibi çoklu merkezleri olduğu gibi. Sözün kısası, özcü ve teleolojik bakış açılarına yol vermeksizin, Kürt siyasi liderliğinin ayrıntılı bir panoramasını çıkarmak; yani bu aktörlerin sosyo-politik profilini, farklı mekânsal ve bölgesel faktörlerin bir araya gelmesiyle tanımlanan emperyal bir bağlamın ürünleri olarak ele almak daha makul bir yaklaşım olacaktır.
İmparatorluktan ulus-devlete geçiş bağlamında Ortadoğu’da milliyetçilik üzerine yazılmış yeni kavramsal literatür, tek bir siyasi bağlılık biçimine dayanan yekpare bir kimliğin aksine, siyasi elitler arasında çeşitli ideolojik referans noktalarının bir arada var olduğunu vurgulamaktadır.
KTC’nin kurucuları ve üyeleri, Şemdinânlar, Bedirhanlar, Babanlar ve Cemilpaşazadeler gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun önde gelen Kürt ailelerinden oluşuyordu. Bu önemli aileler, siyasi, ideolojik, kişisel ve ailevi farklılıklara ya da anlaşmazlıklara rağmen bu örgüt etrafında toplanma iradesi göstermişlerdi. Lozan’a giden bu yeniden inşa sürecinde, Kürt siyasi liderliğinin bu ideolojik çeşitliliği genellikle Kürt elitlerinin devletleşmesini engelleyen ana engel olarak tasvir edilmektedir. Lakin, imparatorluktan ulus-devlete geçiş bağlamında Ortadoğu’da milliyetçilik üzerine yazılmış yeni kavramsal literatür, tek bir siyasi bağlılık biçimine dayanan yekpare bir kimliğin aksine, siyasi elitler arasında çeşitli ideolojik referans noktalarının bir arada var olduğunu vurgulamaktadır.
Rashid Khalidi’nin Filistin milliyetçiliğine dair yaklaşımı, Kürt elitleri ve onların Lozan’a giden süreçteki eylemleri hakkında alternatif bir tarihsel söylem sunması açısından aydınlatıcı olabilir. Khalidi, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Filistinlilerin bilincinde çoklu dinsel, emperyal (örneğin Osmanlı), yerel/bölgesel ve etnik Arap aidiyetlerinin örtüştüğünü savunmaktadır.[vi] Bu dönemin Kürt siyasi liderliği de bu açıdan farklı değildi. KTC gibi etkili siyasi örgütlerin bileşenleri, siyasi toprak egemenliği ve siyasi tanınma elde etme vizyonu etrafında birleşmiş, fakat farklı ideolojik konumlardan ve daha geniş siyasi gündemlerden gelen bireylerden oluşuyordu. Dolayısıyla, milli egemenlik hedefi altında çoklu söylemsel, ideolojik ve stratejik farklılaşmalar bu hareketler için bir başarı(sızlık) kıstası değil, hegemonya mücadelesinin doğası gereğidir.
Genel olarak Kürt siyasi liderliği, özel olarak da KTC, Ortadoğu’da sınırların yeniden çizildiği bu kritik dönemde çok çeşitli bölgesel ve uluslararası aktörlerle son derece aktif müzakereler yürüttü. Ocak 1919’da aralarında Bediüzzaman Molla Said (Said-i Kürdî veya Said-i Nursi), Bedirhan ailesinden Emin Ali ve diğer başka isimlerin de bulunduğu farklı ideolojik geçmişlere sahip Kürt elitlerinden oluşan bir heyet, İstanbul’daki İngiliz yüksek komiserine bir muhtıra sundular. Ulusların kendi kaderini tayin etme prensibine atıfta bulunarak, Kuzey Kürdistan ve Musul’da sınırları belirli bir devlet talep ettiler. Bir başka sefer de KTC, İngilizlerin Kürdistan’ı kuzey ve güney olarak bölme planına şiddetle karşı çıktıkları ve birleşik bir Kürdistan talep ettikleri bir deklarasyon yayınladı. Ancak Sevr Antlaşması sonrasındaki sürecin Kürt elitleri için tam bir hayal kırıklığı olduğunu ve Cibranlı Halid Bey, İhsan Nuri gibi önde gelen isimlerin yüzlerini Türk milliyetçilerine dönerek özerklik taleplerini Türk elitlerine yönelttiklerini de biliyoruz.[vii]
Bu örnekler bize Kürt elitlerinin kendi kaderini tayin prensibine dayalı siyasi tanınma gündeminin hatlarının bölgesel, etnik-ulusal ve dini bağlılıklar tarafından tanımlanan çeşitli ve zaman zaman birbiriyle rekabet eden ideolojik çerçeveler ışığında belirlendiğini ortaya koymaktadır. Kürt ileri gelenleri bu açıdan benzersiz değildi. 1922’de yayınlanan King-Crane Komisyonu raporu, 1919 dolaylarında Bilâd-ı Şam’daki siyasi vizyonların ve ideolojik pozisyonların çoğulluğuna dair çok değerli bir bakış açısı sunuyor. Farklı elit gruplar tarafından sunulan siyasi vizyonlar gayet çeşitlilik arz ediyorken, elitler potansiyel bir Suriye devletinin sınırları, hükümet türü, Lübnan’ın bu devletin içindeki statüsü veya hangi büyük devletin mandacı idaresini tercih ettikleri gibi konularda daha az “parçalanmış” da değillerdi. [viii]
Kürtler/Kürdistan Üzerine Eleştirel Bir Tarihyazımı Önerisi
Hamit Bozarslan 1920’lerdeki Kürt siyasi elitlerini analiz ederken önemli bir tespitte bulunuyor. Bozarslan, 1920’lerde yaşanan ve nihayetinde Kürdistan’ın bölünmesiyle sonuçlanan gelişmelerin, Kürtlüğün ortak bir tarihsel ve coğrafi tahayyül etrafında sembolik olarak bütünleşmesini engellemediğini ve önemli Kürt siyasi figürlerinden oluşan bir panteonun ortaya çıktığını belirtiyor. Bu süreç eşzamanlı olarak orta ve mikro düzeylerde, yani gerek örgütsel, gerek bireysel ilişkisellik ölçeklerinde farklı “iklimlerin” ortaya çıkmasıyla sonuçlandı – ki bu bağlamlar kapsamlı bir tarihsel incelemeye ihtiyaç duyuyor.[ix]
Dolayısıyla, Kürtlerin devletsizliğini Kürt elitlerinin parçalanmışlık, bölünmüşlük ve merkezi bir yapıdan yoksunluktan kaynaklanan başarısızlıklarına atıfta bulunarak açıklayan hâkim çağdaş söylemin yerini, Lozan Antlaşması’na giden tarihsel süreçler bağlamında Kürt siyasi liderliğinin arka planlarının, ideolojik çerçevelerinin ve siyasi vizyonlarının çoğulluğunu dikkate alan bir bakış açısına bırakması gerekmektedir.
Son olarak, Lozan’a giden yolda Kürtlerin devletsizliğini doğuran tarihsel süreçleri incelerken, salt seçkinlerin siyasetine odaklanmak bize sınırlı bir perspektif sağlar. Bu süreçte, geniş halk kitlelerinin rolüne dair olan mevcut tarihsel anlatılar, elitlere dair anlatılarda olduğu gibi, derinlemesine tarihsel araştırmalara yaslanmayan belirli ön-kabullerden ibarettir. Bu varsayımlar, Kürt halk kitlelerinin milliyetçi Kürt seçkinlerine destek vermediği, ulusal kimliğin gelişmediği, aşiretsel bölünmüşlüklerin ulusal kimlik inşasını olanaksız kıldığı ve İslami aidiyetin Kürt halk kitlelerinin önce Osmanlıya ve hilafete, daha sonra da Millî Mücadele’ye destek vermesine sebep olduğu şeklinde özetlenebilir. Bu varsayımlar, Kürt halkının tarihsel siyasi öznelliğini yok saydığı gibi, Kürdistan’ın kolonileştirilmesine meşru bir tarihsel zemin oluşturma derdinde olan hâkim sömürgeci söylemlerin sıradan Kürt ahaliye olan yaklaşımıyla da paralellik arz eder.
Halbuki önemle vurgulanması gereken nokta şudur ki sıradan Kürt ahaliye dair, somut ampirik verilere dayanan tarihsel çalışma yok denecek kadar azdır. Kürdistan’ın ve sıradan Kürt ahalisinin Birinci Dünya Savaşı bağlamında ve imparatorluğun dağılma sürecinde geçirdiği toplumsal, iktisadi, demografik dönüşümler ciddi bir tarihsel incelemeye muhtaçtır. Özellikle de savaşın getirdiği yıkımın bölgesel ve sınıfsal dinamiklere özen gösterilerek incelenmesi gerekmektedir. Açlık, çevresel yıkım, demografik kriz gibi somut faktörlere odaklanarak yapılacak tarihsel araştırmalar, sıradan Kürt ahaliye yönelik indirgemeci ve özcü yaklaşımların ortadan kaldırılmasına katkıda bulunabilir. Bu da Birinci Dünya Savaşı’ndan Lozan’a giden süreçte Kürtlerin neden devletsiz kaldığını anlama isteğimizde, dekolonyal -yani sömürgeci tarihe meydan okuyan- bir tarihsel anlatı inşa etmemizi mümkün kılacaktır. Hem Kürt seçkinlerine hem de sıradan Kürt ahalisine tepeden bakan tarihsel bakış açısını terk etmek, 21. yüzyılda da devam eden Kürt siyasi iradesinin tanınması çabası bağlamında önemlidir.
Dipnot ve Kaynakça
[i] “52 Kürt kurumundan Lozan eylem planı,” https://anfturkce.com/avrupa/52-kurt-kurumundan-lozan-eylem-plani-177861. 21 Kasım 2022.
[ii] “Karayılan: Türk sömürgeciliğine karşı ulusal tutum geliştirilmeli!” https://firatnews.com/kurdistan/karayilan-turk-somurgeciligine-karsi-ulusal-tutum-gelistirilmeli-173428. 27 Temmuz 2022.
[iii] “Karayılan: Hiçbir planı başarılı olamaz.” https://anfturkce.com/guncel/karayilan-hicbir-planlari-basarili-olamaz-154388 29 Mart 2021.
[iv] Djene Rhys Bajalan (2019) “The First World War, the End of the Ottoman Empire, and Question of Kurdish Statehood: A ‘Missed’ Opportunity?,” Ethnopolitics, 18:1, 15.
[v] Othman Ali (1997) “The Kurds and the Lausanne Peace Negotiations, 1922-23” Middle Eastern Studies, Jul., 1997, Vol. 33, No. 3, 521-534.
[vi] Rashid Khalidi, “The Formation of Palestinian Identity: The Critical Years, 1917-1923,” in James Jankowski and Israel Gershoni (derleyenler). Rethinking Nationalism in the Arab Middle East. United Kingdom: Columbia University Press, 1997, 171-190.
[vii] Bu dönemde Kürt seçkinlerinin stratejilerine dair daha detaylı bir çalışma için, bkz. Erol Kurubaş. Kürt sorununun uluslararası boyutu ve Türkiye. Vol. 1. Nobel, 2004, 62-65.
[viii] King-Crane Komisyonu’nun çalışmaları ve raporun detaylari için bkz. Ken Grossi, Maren Milligan, and Ted Waddelow “Restoring Lost Voices of Self-Determination,” King-Crane Commission Digital Archival Collection Oberlin College Archives, August 2011. https://www2.oberlin.edu/library/digital/king-crane/intro.html
[ix] Hamit Bozarslan, “Önsöz” Kürt Tarihi ve Siyasetinden Portreler içinde. Yalçın Çakmak-Tuncay Şur (derleyenler). İstanbul, İletişim Yayınları: 2022.
Yayın Tarihi: 25/07/2023

