PolitikART
Bellek

Leviathan’ın Sunağında Kürtler: Sürgün, Direniş ve Göçün Sebepsiz Kurbanları

PolitikART Özel
Ramazan Çeper
Türkleştirmeye dayalı nüfus politikaları, ırka dayalı demografik değişimler ve bunun tatbik edilmesi için iktidarın kan mührüne dayalı şiddet planlamalarını içeren bu kanunu dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, “Bu kanun tek dille konuşan, bir düşünen, aynı hissi taşıyan bir memleket yapmaktır” diye tanımlar.

Star and Crescent, Stop the Violence, Francois Robert

Slavoj Zizek semptomu ele alırken Jacques Lacan’ın tanımından yola çıkar ve semptomu bastırılmış olanın geri dönüşü olarak tanımlar. “Özne”nin “öteki”nden kendi mesajını tersine çevrilmiş bir biçimde geri aldığı şifreli mesaj olduğunu söyler. “Bir başka deyişle semptom, tutarlılığı öznenin belli bir bilgisizliğini gerektiren bir oluşum olarak da tanımlanabilir: Özne ‘semptomun keyfini’ ancak onun mantığını gözden çıkardığı sürece çıkarabilir.” Zizek bunu “histerik semptom” olarak da tanımlar.

Barış Ünlü ise bunu “kaçış mekanizmaları” kavramı üzerinden açımlar. Sömürgeciliğin ezilen halklara uyguladığı en vahşi ve gaddar zulüm uygulamalarının görmezden, duymazdan, bilmezden gelme durumunun bir tercih meselesi olduğunu, bunun çeşitli imtiyazlar sağladığını, kimi durumlarda suçu başkasına atarak, dışsallaştırarak, duyarsız kalma ve haklı olma imkanını sağladığını ifade eder. Yeni sömürgeciliğin ekseninde duran insanın oluşturduğu epistemolojik bariyer, onu yaşanan tüm zulüm ve gaddarlığın ırağında tutar, duygusal ve vicdani sorumluluktan azade yaşamasına olanak verir. Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”sında geçen “soma” mutluluk haplarına benzer. Olayların zihinsel mesafesinde, bilmeme-duymama-görmeme momentumunda kalan insan, günlük dozda alınan “soma” hapları misali, sinik bir vurdumduymazlık ve nihilist bir ruh haliyle bakar. Pierre Bourdieu’nun “sudaki balık” benzetmesi bu durumun kişilik ve karakter haline dönüşmesine ve politik hipermetropluk olarak yansımasına neden olur. Bourdieu’da balık sürekli suyun içinde kaldığı için artık suyun ağırlığını hissetmez ve etrafındaki dünyayı çok doğal sanır.

Ursula K. Le Guin “Sürgün Gezegeni” adlı romanında Alterralılar ile Tevarlılar adlı iki halkı, kültürü karşılaştırır. Tevarlılar dominant olduğu için kurallarını, standartlarını, yaşam biçimlerini, hatta zihin seviyelerini Alterralılara dayatıp, Tevarlıların ölçü ve seviyelerinde yaşamaları için onlarla sözleşme imzalıyor. Daha yüksek bir kültür ve uygarlık seviyesinde olan Alterralıları kendi irtifasına çekip, IQ seviyesini düşüren Tevarlılar, zamanla onları aşağılayıp küçümseyen, farklılıklarını tiksintiyle ifade eden ve onlara insan altı canlı varlıklar muamelesi yapar duruma geliyorlar.

Sömürgecilik de tıpkı “Sürgün Gezegeni”ndeki Tevarlılar gibi Michel Foucault’cu bir kolonizasyonla fizikselin yanı sıra bedenlerin, kişilik ve karakterlerin kendi belirlediği kalıplara göre şekillenmesini sağlar. Foucault’cu kolonizasyondan sonra gelen aşama ise kendini besleyen halüsinasyon, yani paranoid fantezilerle beslenen, gerçeği teğet geçen ve Bourdieu’nun “sudaki balık” misali absorbe tiyatrosuna da dönüşen, zorbanın gücünü kılıcın kuvvetiyle sağladığı, bunu sergilemekten de keyif aldığı, iktidarın kan simgeselliğine başvurduğu süreçtir. Bu süreç genelde katliam, sürgün ve göç politikalarıyla şekillenir.

Sürgün ve göç politikaları genellikle sömürgeciliğin nüfus mübadeleleri ve demografik planlamalarını rizikolu bir olasılığın veya makul gerekçelerin ardına gizleyerek meşrulaştırmasıyla uygulanır. Ancak kimi örneklerde göreceğimiz gibi hiçbir gerekçenin ardına gizlenme ihtiyacı duymadan, tamamen ırkçı saiklerle yani Türk ırkında olmamasını yeterli sebep gören ve üstelik bunun için yasa çıkartan uygulamalarla karşılaşırız. Bu konuda çok fazla bilinmeyen, lokal örneklerden başlarsak:

Bir ‘Dağ Kavmi’nin Kanlı Feryadı: Sason

1934 yılında ortada hiçbir isyan, adli veya siyasi bir vukuat yokken T.C. Sason gibi küçücük bir ilçeye devasa bir ordu gücü yığarak operasyon başlatır. Operasyonlar sonucunda bölgeyi boşaltma ve insansızlaştırma uygulamaları devreye konulur. Yani toplu bir ezme harekâtı ve ardından sürgün… Bu amaçla 14 Haziran 1934’te 2510 sayılı Mecburi İskan Kanunu çıkarılır. Bu kanunu hayata geçirmek için de Cemal Madanoğlu isimli subay gönderilir. Cemal Madanoğlu 1925’teki Sason İsyanı dönemindeki yetkili subaydır ve özel yetkilerle donatılarak gönderilir. Madanoğlu anılarında sebepsiz yere bir bölgeyi neden katliam ve sürgünlerle yok etmeye çalıştığını anlatmaz, bunun yerine Türkiye meclisinin çıkardığı yasayı över. “Sason çevresindeki sarp tepelerin üzerine birer flama dikilmiş, bu sınırlar içinde oturmak yasak denilmiş. Halk başka bölgelere yerleştirilecek” diyerek, ali kıran baş kesen edasıyla, astığı astık, kestiği kestik üslubuyla anlatır. 

Türkleştirmeye dayalı nüfus politikaları, ırka dayalı demografik değişimler ve bunun tatbik edilmesi için iktidarın kan mührüne dayalı şiddet planlamalarını içeren bu kanunu dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, “Bu kanun tek dille konuşan, bir düşünen, aynı hissi taşıyan bir memleket yapmaktır” diye tanımlar.

Şükrü Kaya ve onun kıyam subayı olan Cemal Madanoğlu’nun “Türk ırkından olmayanlara” hayat hakkı bırakmayan 2510 sayılı İskan Kanunu’nun bazı maddeleri şöyle:

1 - “Türk ırkından olmayanlar, hükümetten yardım istemeseler bile, hükümetin göstereceği yerde yurt tutmaya ve hükümetin izni olmadıkça buralarda kalmaya mecburdurlar.

2 - “Anadili Türkçe olmayanların toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve zanaatçı kümesi kurması veya bu gibi kimselerin, bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya zanaatı kendi soydaşlarıyla inhisar etmesi yasaktır.

3 - “Türk ırkından olmayanların köylere ve ayrı mahalle veya küme teşkil etmeyecek şekilde kasaba veya şehirlere iskanı mecburidir.” 

Kanun tek kelimeyle “Türk ırkından olmayana”, “anadili Türkçe olmayana” etnik kimliğiyle yaşama ve barınma hakkı tanımamaktadır ve zaten ırkçı emellerini gizleme gereği duymadan her kanun maddesinde özellikle vurgulamaya özel önem vermişler. Bu tür idrak ve şuur sınırlarını zorlayan uygulamalardan olsa gerek, Munzur Çem “Hewreman-Dersim Sırrı” adlı, çoğunlukla gezi izlenimlerinden oluşan kitabında, “Türkiye bana birinci dereceden azgın delilerin yarattığı bir curcuna diyarı gibi geliyor. Yerküremizin hiçbir yerinde ırkçılık Türkiye’deki kadar pervasızca yapılmıyor. Hiçbir halk Türk halkı kadar ırkçı ve şoven duygulara esir düşmemiş” demektedir.

Kanunun 2. maddesinde, “Anadili Türkçe olmayanların köy, mahalle ve hatta işçi kümesi kurması yasaktır” diyor. Yani bırakalım bir yerleşim yeri kurmasını, kendine hiçbir iş kuramaz, zanaat öğrenemez, hatta bir tavuk kümesi bile kuramaz! Kısacası Türk olmayanın yaşam hakkı yok. Asıl soru, bu kadar toksik yayan bu nefret ideolojisi tüm toplumun gözü önünde bu vahşeti uygularken, Türk halkından buna karşı neden bir tepkinin, karşı çıkışın yükselmediğidir. Tanık olan herkesin tüm insani değerlerini arsenikleyen bu vahşet ve gaddarlık örneğine karşı neden bir refleks geliştirmediğidir. Vahşet zehrini besleyen şey tam da bu umursamazlık, tepkisizlik değil midir?

Kanunlardaki ırkçı dil, cüretkârlık ve pervasız ifade tarzları bizi şaşırtsa da tipik bir sömürge politikasıdır uygulanan. Cemal Madanoğlu bu kanunu nasıl hayata geçirdiklerini de yine anılarında anlatır: “Bölgede oturmak yasak denmiş. Halk, yönetimin gösterdiği başka bölgelere yerleştirilecek. Buna kimse rıza göstermedi. Öyle olunca zora başvuruldu.”

“Rıza gösterilmedi” ve “Zora başvuruldu” derken, bu “zor”, yani şiddet metotları neler oldu? Hangi kanlı seyirlikler sahnelendi? Türk ırkından olmamaları tek suçları olan ve bunu yasada da açıkça ifade eden T.C. orada nasıl bir gaddarlık ve zulüm sahneleri tasarlayıp uyguladı?

Bu sürgün ve imha seferlerini okuyunca, insan kendini kanla ve paramparça bedenlerle dolu Yunan mitologyasında sanır. Orada şiddet tanrılarıyla şiddet aracılığıyla iletişime geçilir. Tanrılar nezdinde şiddet, irade dayatmak için olağandır. Şiddet aynı zamanda toplumsal pratiğin ve iletişimin önemli bir parçasıdır.

Peki, bu mitolojik çağların kanlı şiddet ayinlerinden fırlayıp gelmiş bu mezbaha kültürü neyle izah edilebilir? Bu manyakça şiddet, bu ölüm saplantısı salt Sigmund Freud’un “thanatos” kavramıyla veya Erich Fromm’un patolojik “nekrofiliya” çözümlemeleriyle izah edilebilir mi?

Nezirê Cibo, Sason’a dönük 1934’te yürürlüğe konan bu katliam ve sürgün politikalarını hem genelkurmay belgelerine hem de Faik Bulut’un çalışmasına dayandırarak anlatır. Genelkurmay belgelerinde Sason’un Mereto Dağı’nın doğusu, batısı, kuzeyi, güneyi diye yön belirterek oraların nasıl yasak bölge ilan edildiğini, Faik Bulut’un da “Devletin Gözüyle Türkiye’de Kürt İsyanları” adlı çalışmasında daha ayrıntılı olarak oraya nasıl bir “zor” uyguladıklarını, öldürülen insan sayısı, yakılıp yıkılan köy sayısı vb. teferruatlı aktarımını yapar. İsyan 1925’te başlar ve 2 yıl içinde biter. Aradan 10 yıl geçmesine ve ortada ne bir isyan ne de herhangi bir vukuat olmadan kanun çıkararak orada yaşayanların tek suçunun Türk olmaması ve Türkçe konuşmaması olduğunu öğrendiğimiz nedenlerle iki yıl boyunca kanlı kıyam hareketleri, köy yakmalar ve yerlerinden zorla sürüldüklerine tanık oluruz.

Kendini Besleyen Paranoid Fantezi

Zizek, Yahudi katliam ve sürgünlerini çözümlerken, Yahudi’ye atfedilen özellikler ile gerçek Yahudi arasındaki farka değinir. Zizek’e göre, Yahudi’nin gerçekte var olmayışının ta kendisi Yahudi düşmanlığı haline gelir. Yani Yahudi düşmanı söylemini, Yahudi figürünü gerçekte hiçbir yerde bulunmayan, hayalet benzeri bir olgu olarak kurar, ondan sonra da “kavramsal Yahudi” ve gerçekte var olan Yahudilerin gerçekliği arasında boşluğun ta kendisini Yahudilere karşı ana tez olarak kullanır. Gerçekte böyle bir şey yoktur ama tam da bu nedenle onun hayaletvari düşsel varlığı dayanılmaz anksiyeteye yol açar.

Her anksiyete bir tepki nesnesi oluşturur ve bu nesne çoğunlukla kurgusaldır, fantezi ürünüdür. Zizek’in Yahudi örneğinde ifade ettiği anksiyete ise paranoid fantezilere dayanır. Frantz Fanon bu anksiyetenin bir toplumsal katharsise dönüşebileceği örneklerini çözümler. Fanon toplumlarda saldırganlık halinde biriktirilen veya kışkırtılan saldırganlık enerjilerinin boşaltılabileceği kanal, çıkış kapısı oluşturulduğunu ifade ederken, bu katharsisi oluşturan, yani anksiyeteyi besleyen fobilere değinir: “Fobi, bir nesnenin ya da dolaylı olarak bir durumun yarattığı kaygılı korkunun nitelediği nevrozdur” der.

Fanon fobiyi açımlarken, “Fobi yaratan nesne üst belirlenmiştir” der ve devam eder: “Bu nesne hiçliğin karanlığından çıkmış, belli bir durumda öznede bir duygulanım doğurmuştur. Fobi bu duygulanımın öznenin dünyasının derinliklerindeki örtük varlığıdır; bir düzen, bir biçimlendirme vardır. Çünkü doğal olarak nesnenin orada olmasına gerek yoktur, var olması yeter; o bir olasılıktır. Bu nesne kötü niyetlerle ve uğursuz bir gücün tüm özellikleriyle donanmıştır. Fobikte duygulanımın önceliği her türlü akla uygun düşünceye kafa tutar.”

Peki, “Kürt fobisi”nin sömürgecinin bilinçaltındaki fantezik tasarımı nedir? Zizek’in “Yahudi anksiyetesi” veya Fanon’un öznenin derinlerdeki dünyasında yarattığını söylediği kaygı, endişe veya korkuyu Kürt'ün sömürgecisi bağlamında değerlendirdiğimizde reel karşılığı nedir? Örneğin Kürt, Türk’ün rahatını bozacak ne yapmıştır? Daha da basite indirgersek, Kürt Karadenizlilerin malını-mülkünü mü gasp etmiştir? Egelilerin rızkını mı çalmıştır? Trakyalının boğazına girecek lokmasını mı elinden almıştır? Bilakis, Kürt'ün bütün yeraltı-yerüstü zenginliklerini gasp eden, bütün gelir kaynaklarını yağmalayan T.C., inceleyeceğimiz örneklerde de görüleceği üzere hiçbir isyan-başkaldırı yokken bile katliam, sürgün ve göç ettirme politikalarını aralıksız sürdürmüştür. 

Fanon’un ifade ettiği korkuyu Thomes Hobbes, devletin ortaya çıkışında birinci faktör olarak değerlendirir. Bu yönüyle korku bir yönetim teknolojisidir ve katharsisin oluşumunda önemli rol oynar. Sara Ahmed ise korku ve endişeyi iki ayrı kategoride ele alır. Ahmed, endişeyi tehdit edici fakat belirsiz bir olayın gergin bir şekilde beklenmesi ya da huzursuz gerilim olarak tanımlarken, korkunun teşhis edilebilir bir tehlikeye karşı duygusal bir reaksiyon olarak doğduğunu söyler. Korku bir yaralanma ya da incinme beklentisi içerir. O halde Kürtler somut bir korku rezervi olmadığı için bir endişe kaynağı olarak ele alınabilir. Fakat korkuyu burada bir tesir politikası ve marksizan anlamda bir tesir ekonomisi düşündüğümüzde daha farklı bir mekanikle karşılaşırız. Bu mekanik insanları korkuyla çevreleme ve nefret nesneleri oluşturma anlamında bir işlevle manipülatif boyutuyla öne çıkar. Ama bir de paradoksal anlamıyla bu korkuyu besleyen rezervlere bakışımızı çevirdiğimizde, katışıksız bir kötülük ve zulüm bagajıyla karşılaşırız.

Zulüm ve korku diyalektik olarak birbirini var eder. Korku gaddarlığı, saldırganlığı; saldırganlık yani zulüm pratikleri de korkuyu besler. Birine zulüm ettiğini bilen, ondan korku da duyar; uyguladığı zulmün paradoksal olarak bir gün kendisine döneceği hasebiyle…

İnsanın dağa-taşa kendisini öven, yiğitliğini veya korkusuzluğunu ifade eden sloganlar yazması paradoksal olarak aynı fobiden beslenmez mi? Cemal Madanoğlu’nun “Anılar”ını okuduğumuzda Sason’a gittiklerinde ilk iş olarak tepelere flamalar, yani bayraklar diktiklerini görürüz. Muhtemelen çoğumuzda ironik çağrışımlar uyandıran bu ayak bastığı yerlere bayrak dikme hevesi, kimimizde ilkel bir güdü olarak hayvanların kendilerine ait belirledikleri alanları idrarlarıyla işaretlemesine; kimimizde uzaya ayak basan astronotların dünyadaki toprakları işgal eden koloniciler gibi ilk iş olarak uzaya bayrak dikmeleriyle mukayese edebilir. Fakat durum ne olursa olsun, dağı-taşı kirleten bu ırkçı sembol ve sloganlar enflasyonunu, kendi korkusuyla büyülenmiş bu zihniyeti rasyonel parametrelerde ve normal bir insan davranışı olarak ele almak mümkün değildir. 

1916 Kürt Sürgünü

Makro Bir Demografik Strateji

Bütün isyanlarda göç ve sürgün politikaları rutindir ve bunlar genellikle bilinir. Ancak hiçbir isyan ve devlet karşıtlığı olmaksızın devreye konulan makro ölçekli sürgün politikaları vardır ki bunlar pek bilinmediği gibi tamamen ırkçı saiklerle devreye konulmuşlardır. Daha 1916’da Birinci Dünya Savaşı içindeyken, Talat Paşa Kürt illerine çektiği telgraflarla, illerinde ne kadar Kürt nüfus olduğunu soruyordu ve gönderilecekleri illeri de belirtip hazırlık yapmalarını istiyordu. Talat Paşa bir düzineden fazla Kürt kentine yolladığı telgrafta şöyle yazmıştı: “Bölgelerin nerelerinde kaç Kürt köyü var? Bunlar kendi dillerini mi konuşuyor, kendi kültürlerini mi yaşıyorlar? Türk köyleri ve köylüleriyle ilişkileri nasıl?” Sürgünler başlar ve Talat Paşa Nisan’da gelişmeleri kontrol etmek amacıyla tekrar sürgünlerin nasıl ve nereye yapıldığını, sürgündeki Kürtlerin Türkçe konuşmaya başlayıp başlamadıklarını sorar. İttihat ve Terakki’nin ilk icraatı olan sürgün Serhat bölgesinden başlar ve Amed’e kadar olan tüm illeri kapsar. Bazı kaynaklarda 1916’daki Kürt sürgününde 700 bin insanın sürgün edildiğini ve bu sayının yaklaşık yarısının öldüğünü aktarırken kimi kaynaklarda ise bu sayı 970 bin olarak geçer. Bu rakamlar o dönemin Kürt nüfusu üzerinden hesaplandığında nüfusun 1/4’lük kısmına denk geldiği görülür. Özcesi Kürt nüfusunun yüzde 30’u ortada hiçbir gerekçe yokken sürgün ediliyor. Ermeni ulusunun imhası ile Kürtlerin sömürgeleştirilmesi, soykırım, sürgün ve asimilasyon politikalarıyla gerçekleşmiştir. Toplumların yaşadıkları topraklardan kopartılmaları ve uzaklaştırılmaları, bu insanların kimliklerinden, kültür ve değerlerinden koparılmalarıdır. Çerkeslere ne oldu? 1864 Çerkes sürgününün ardından artık tamamen iddiasız Çerkesler oldular. Ortada ne dilleri kaldı ne kültür ve değerleri.

Sürgün sonrası kimi köylülerin gelip gizlice kendi köylerine yerleştiklerini ve bunların yakalanıp tekrar yerlerine gönderildiklerini, bu devasa sürgünün çok katı ve kesin kurallara dayandığını ilgili kaynaklardan öğreniyoruz. Yusuf Akçura ise tehcir kanununun 12.maddesini hatırlatır. 12.madde şöyledir: Kürtler ufak tefek kafilelere ayrılıp silahlarından arındırılarak değişik bölgelere gönderilecek ve orada genel nüfusun %5’ini geçmeyecektir. Kürt mültecileri yerlerine geri gönderilmeyecektir.

Bunun için çıkarılan kanunun 12. maddesi çok net bir ifadeyle “Kürt mültecileri yerlerine geri gönderilmeyecektir” demektedir. Dünyanın her yerinde ulus devletlerin etnik yok etme politikalarının referans kavramları; tek ulus, tek vatan, tek bayrakla başlar.

“Etnik çoğunluğu sağlama prensibi” nasıl olur? Sürgün, soykırım, asimilasyon ve ötekileştirerek “hak” çemberinin dışına itmeyle, hak talep edemez duruma getirmeyle olur. Bu şekilde ulus devletin bu etnik soykırım amaçlı göç ettirme politikalarıyla mülteci uluslar yaratıldı. Ermeniler, Kürtler, Filistinliler, Süryaniler kendilerine yaşam hakkı tanınmamış mülteci uluslardır.

Avustralya'da Aborjinler Kürtler gibi kesintisiz katliam, sürgün ve göç etme politikalarına da uğramadılar. Çocukları ailelerinden zorla alınıp ya yatılı okullara yerleştirildi ya da beyaz anne-babalara verilerek asimile edilmeye çalışıldığı için bu uygulamaya maruz kalanlar “Çalınan Nesil” olarak adlandırıldı ve sayısız film, belgesel konusu yapıldı. 2008 yılında Avustralya devleti, maruz kaldıkları uygulamalar nedeniyle Aborjin halkından özür diledi.

ABD’de yerlilerin göç ettirilmesi, beyazların kendi topraklarına el atması ve farklı bir toprağa yerleştirme, 16 bin kadarının maruz kaldığı bu göç bugün “Gözyaşı Yolu” olarak adlandırılmaktadır. Cherokeeler bunu soykırım olarak tanımlarlar. Çünkü bu göçün kabile bilince ve geleneklerinin yok edilmesi amacını taşıdığını ifade ederler.

Kanada'da kiliseler tarafından idare edilen yerleşimci okullar tarafından yerlilerin çocukları alınıp o okullarda asimile edilmeye çalışıldığı için Kanada yerlilerinin şikayetleri sonucu bu uygulama “kültürel soykırım” olarak adlandırıldı. Birleşmiş Milletler sadece bir kabile için karar aldı. ABD ve Kanada sınırının her iki tarafında yer alan İrokualar için asimilasyona zorlandıklarının ve kültürel değerlerinin yok edilmeye çalışıldığına ilişkin karar aldı. Birleşmiş Milletlerinin “Yerli Halkların Hakları Bildirisi” şöyledir: “Yerli halklar ve bireyler, asimilasyona zorlanmama ya da kültürlerinin yok edilmesine maruz kalmama hakkına sahiptir. Yerli halklar kendi kültürel gelenek ve göreneklerini yaşamak ve yaşatmak hakkına sahiptir. Bu halklar, arkeolojik ve tarihi alanlar, tarihi eserler, desenler, törenler, teknolojiler ve görsel sahne sanatları ve edebiyat gibi kendi kültürlerinin geçmiş, günümüz ve gelecekteki tezahürünü koruma, kollama ve geliştirme haklarını da kapsar (…) Devletler yerli halkların gerekli bilgilere sahip olarak özgürce verecekleri ön onay alınmadan ya da yasaları, gelenekleri ve adetleri ihlal edilerek ellerinden alınan, entelektüel, dini ve ruhani varlıkları, etkin mekanizmalar aracılığıyla tazmin edilmelidir.”

Bir kabilenin asimilasyonunu kültürel soykırım olarak tanımlayıp karar alan BM, Kürtlerin her defasında sayıları milyonlara varan göç ettirme, sürgün ve asimilasyonu yönünde, üstelik bunun için çıkarılan kanunlarda açıkça ırkçı amaçlarla yapıldığı (“Türk olmayan” ve “Türkçe konuşmayan”) ifade edilmesine rağmen neden Kürtlerin sistematik soykırımına bigâne kalmaktadır? Acaba Kürtlerin sömürgecilerinin BM üyesi olması nedeniyle mi BM Kürtler konusunda üç maymunu oynuyor?

Sosyal Darwinizme İman Edenler

Peki, bu makro ölçekli demografik yer değiştirmeler ve etnik sürgünler sonrası P. S. Clastres’in ifadesiyle “kavimkırım” uygulamaları durdu mu? Şüphesiz ki hayır. 1915 sürgününden sonra 1918’den başlayarak, 1919-1920 ve sonraki yıllarda da kesintisiz sürgün planları, nüfusun nasıl Türkleştirileceğine ilişkin raporlar, nerede Kürt nüfusun yoğun olduğu ve bu nüfusun derhal dağıtılması gerektiğine ilişkin rapor üstüne rapor hazırlanır. Kürtlerin T.C. için nasıl bir obsesyon haline geldiği, idrak ve şuur sınırlarını zorlayan katatonik bir agresyon konusu olduğu bu raporlardan anlaşılmaktadır. Tekraren “Peki Kürtler ne yaptı?” sorusu, hayatın gerçeğiyle bağı kesik bir şuur karşısında artık anlamsız kalır. Zizek devletlerin ideolojik hedeflerini masaya yatırırken, bu ideolojik-ülküsel ilkelerinin genellikle evrensel doğrular baz alınarak değil, ikonik hale getirilen kişilerin belirlediği kriterlerden oluştuğunu ve bu kriterlerin “keyfi” yere değişebileceğini söyler. Zizekçi perspektiften bakıldığında Kürtler onların “keyfini bozan” birer “keyif hırsızı” oldukları için bu bitmez tükenmez Kürt takıntısı Leviathan adlı hiddet makinesinin çarklarını döndürüyor. 

14 Eylül 1925’te Abdülhalik Renda, Ankara’ya sunulmak üzere hazırladığı kapsamlı bir raporu Kürtlerin nasıl Türk yapılabileceğini ayrıntılı bir planlamayla aktarır. Aynı dönem rapor hazırlayanlardan biri de Cemil Ubeydu’dur. 400 bin kişinin sürgün planlamasını hazırlar ve bu sürgün sonrası kimlerin onların yerine yerleştirilebileceğini, yine Kurdistan’ın sömürge tarzı yönetim yetkileriyle donanmış bir “genel vali” tarafından yönetilmesi de bu raporda yer alır. 

Hazırlanan raporlar daha büyük bir konseptin parçası haline getirilerek aydınından yazar-çizerine kadar herkes bu konseptin hizmetinde Kürtlerin temel değerlerine dönük sistematik bir saldırı tazyiki başlatıyor. Bu konulara ilişkin bir yığın gizli-açık genelge, yasa/kanun çıkarıldı. Örneğin 1930’da “bölge valilerine” gönderilen 12 maddelik bir “Türkleştirme Genelgesi” var. “Çok Gizli ve Kişiye Özel” ibareli genelgenin maddeleri şu şekildeydi:

1- “Yabancı lehçelerle konuşan köyleri isimleriyle, nüfuslarıyla, lehçeleriyle tespit etmek.

2- Çevrelerindeki köylerinde lehçeleri bakımından durum ve niteliklerini ve birbirleriyle ilişkilerini tespit etmek.

3- Bu köylerden küçük ve dağınık olanlarını Türk köylerine dağıtmak.

4- Yeniden yabancı lehçeli hiçbir köyün, mahallenin kurulmasına izin vermemek (…)

8- Şehir ve köylerde dil dernekleri kurularak yalnız Türkçeyi konuşturmaya çalışmak.

9- Türklüğe ve Türkçeye pay ve paye vermek, som Türklüğün ve özellikle konuşmanın, yalnız şerefli olduğunu değil, maddeten karlı olduğunu da kendilerine bilfiil göstermek.

10- Özellikle kadınlar arasında Türkçenin yaygınlaşmasına çalışmak; bunlardan Türk kızlarının Türkçe konuşmayan köylülerle evlendirilmesine teşvik etmek, Türkçe bilmeyen köylü kadınları şehirlere getirerek Türk evlerine hizmet ve yöntemlerle yerleştirmek. 

11- Türklük tolumun genel özelliklerine aykırı olan herhangi bir yabancı hissin zararını ve fenalığını kendilerine her vesileyle anlatarak eski alışkanlıklardan soğutmak.

12- Kıyafetlerin, şarkıların, oyunların, düğün ve toplumsal gelenek ve göreneklerin de milliyet ve ırk hislerini daima uyanık tutan ve toplumları geçmişlerine bağlayan bağlar olduğu unutulmamalıdır; bundan dolayı lehçeyle birlikte bu gibi aykırı gelenekleri de fena ve zararlı göstermek ve bilhassa kötü göstermek ve hiçbir suretle rağbet edilmeyecek ve cesaretlendirilmeyerek, adi ve ilkel özellikleri her vesileyle sergilenerek kötülenmeli ve ayıplanmalı, lehçeyi konuşan zümrelere mensup kişilerin ve ailelerin isim ve lakaplarını Türkleştirme, nüfustaki kayıtlarını ve künyelerini fırsat düştükçe düzeltmek.”

Bu maddelerde neden dil yerine “lehçe” kavramının kullanıldığı sorulabilir. Çünkü T.C. o dönem devreye koyduğu yeni konseptle Kürtçeyi ayrı bir dil olarak değil, Türkçenin bozulmuş hali ve lehçesi olarak lanse etmektedir. Bu nedenle konsepte bağlı kalınarak lehçe denilmekte ve zaten aynı dönem T.C.’nin eli kalem tutan bütün kafatasçı şürekâsı bir ağızdan Kürtlerin “Dağ Türkleri” olduğunu, Kürtçenin Türkçenin ilkel bir lehçesi olduğunu söylemeye başlar. Fakat burada en dikkat çekici olan ve Kürtlere nice travmalar yaşatan 12. maddedir.

Kürtlerin bütün değerlerinin nasıl aşağılanması gerektiğini, kötü ve ilkel göstererek ayıplama yoluyla soğutmaları gerektiğini, oyunlarından şarkılarına, düğünlerinden geleneklerine kadar nasıl kötülenmesi gerektiğini ayrıntılarıyla anlatır.

Her ağzını açan Kürt'ün, uğradığı aşağılama ve horlamaların serencamını anlatması, her Kürt'ün bilinçaltının bu aşağılamaların travmatik izleriyle dolu olmasının müsebbibinin kimler olduğunu öğreniyoruz. Küçük düşürme, değersizleştirme ve nevrotik bir çıkmaza sürüklemenin sistematik bir devlet politikası olduğunu öğreniyoruz.

Bu genelge hayata geçer geçmez aynı tarihlerden başlayarak yazılan bütün kaynaklarda Kürtlerin değerlerinin her türlü aşağılamanın menziline oturtularak bir eşgüdüm ve koordinasyon halinde hareket ettiklerini görürüz. Örneğin Yusuf Mazhar’ın 1930’da Kürtlerle ilgili yazdığı hakaret-nameden kısa bir alıntı yapalım: “... Bunlar alelade hayvanlar gibi basit sevk-i tabiilere işleyen his ve dimağlarının tezahürleri, ne kadar kaba saba, hatta aptalca düşündüklerini gösteriyor (…) Çiğ eti biraz bulgurla karıştırıp öylece yiyen bu adamların Afrika vahşilerinden ve yamyamlarından hiçbir farkı yoktur. Bunlar (Kürtler) ayrıkotu gibi sardıkları toprakta intişar eder, fakat bastıkları yere zarar veriri mahluklardır (…) Bu Kürt kitlesindeki karanlık ruhu, kalan hissiyatı, hunhar temayülü kırmak mümkün olmadığına kaniyim.”

O dönem ve sonrası yazılan neredeyse tüm yazılarda hakaret, aşağılama, kötüleme veya ilkellikle ilişkilendirme en sık rastlanan durumlardandır. Yusuf Mazhar’ın değerlendirmesinde dikkat çeken bir diğer husus da “Çiğ eti biraz bulgurla karıştırıp öylece yiyen bu adamların Afrika vahşilerinden ve yamyamlarından hiçbir farkı yoktur” diyerek, Kürt mutfağını yamyamlıkla benzeştirmesi (ve Afrika toplumlarına da hakaret etmesi) bir yana, bahsettiği yemek çiğköfte olup, bugün çiğköftenin de “ulusal Türk yemeği” diye övünçle dünyaya tanıtılması, tarihin ironik durumlarından biridir.

Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Saraçoğlu ise Kürtlerin hem devletin basit memurlukları dahil hiçbir işe alınmamasının bir devlet politikası olduğunu teyit etmiş, hem de bunu rasyonalize etmek için Kürtlere hakaretle onları “geri zekalı” olarak lanse etmiştir: “... Kültürel düzeyleri o kadar düşük mantaliteleri o kadar geri ki, Türk devlet organlarına dahil edilmeleri mümkün değildir (…) Göçebilenler göçecek, kalanlarsa basitçe doğal bir elemeye maruz kalacaklardır.”

“Göçenler göçecek, kalanlarsa basitçe doğal bir elemeye maruz kalacaklardır” sözüyle sosyal Darwinizme nasıl iman ettiğini, Darwinizmin “doğal seçilim” ve “ayıklanma” kavramını Kürtlere uyarlamaya çalışan öjenik, ırkçı benliğinden dışarı taşan elezerliği, Leviathan adlı hiddet ve nefret makinesinin kimlere karşı çalıştığını, kimlere karşı daima faal ve tetikte beklediğini, gündelik faşizmin ilkel damarlarında nasıl kötülüklerin büyüdüğünü görmemizi sağlar.

10. maddede kadınların bu etnik projede nasıl konumlandıklarını, Türk kadını ve Kürt kadını bağlamında iki farklı rol ve misyon yüklediği için ayrı kategorilerde değerlendirmek gerekir. Türk kadınının Sargonvari bir yöntemle (bu uygulama tarihte ilk kez Sümerler ve ardından Sargon kolonyal politikalarında kullanılır) Türkçe konuşmayan köylülerle evlendirilmesi, buna teşvik edilmesi, Cynthia H. Enloe’nin “Kadının görevi, erkeklerin rol aldığı bir dramada sesi çıkmayan bir koroyu oynamaktadır” sözünü anımsatarak, bunun Türk kadınına da bir hakaret olduğunu ifade etmek gerekir. Zira Türk kadınına biçilen rol, ulusun biyolojik üreticileri ve militarist projenin aparatı dışında bir misyon yüklemedikleri görülmektedir.

Ama aynı maddenin Kürt kadınına biçtiği rol ve misyon, Kürt kadını şahsında bir bütün Kürt toplumunu aşağılama ve hakaret içerir. Zira o madde de Kürt kadını için “... köylü kadınları şehirlere getirilerek Türk evlerine uygun hizmet ve yöntemlerle yerleştirmek” demektedir.

Türk kadını için Kürtlerle evliliğe teşvik edilmeli denilirken, Kürt kadını için biçilen misyon Türk evlerine getirilip ev hizmetinde çalıştırmak olarak ifade edilmiş. Peki, bundan kastedilen Kürt kadınını “odalık” olarak kullanmak mı? Cariye yapmak mı? Militarist ve sömürgeci aşağılamalar genellikle dişil değerlerle ilişkilendirilir. Bu bir toplumun itaatinin temel aracı olarak veya erkeğin militarist gücünün ispatı, hegemonik iktidarın gücünün mührü olarak yapılır. Sömürgecilik aşağılanan kadının üzerinden kolonize ettiği toplumun erkeklerine mesaj verir, aşağıladığı kadın üzerinden erkeğin iradesini de kırdığını temsil eder. Peki, burada Kürt kadınlarının şehirlere getirilerek Türk evlerine “hizmet” misyonu, “odalık” olarak kullanma değilse nedir? Cinsiyetlendirilmiş etnik nefret değilse nedir?

Leviathan'ın Kürt bahsinde nasıl patolojik reaksiyoner bir makineye dönüştüğü, kronik olarak otoriter ulusçuluğun makro şiddetinden bizi mikro faşizmlere ve kamusal alanda oturmuş iktidar şebekelerini görmeye, tanımaya iten bu paradoksal zıtlıklar hayli fazladır. Kürt'ün geleneksel kıyafetlerini aşağılamanın yanı sıra bütün kalan mizahın, gırgır filmlerin matrak malzemesi yazılmalarına rağmen, bugün Kürt'ün o geleneksel kıyafetleri dünyada Türk kıyafetlerinden daha fazla rağbet görür duruma geldi. Kürt poşusu ilkel bir aksesuar muamelesi görürken, bugün aynı poşu dünyada ikonik bir direniş sembolü haline geldi. 

12. maddede dikkat çekici hususlardan biri de soyadlarının Türkleştirilmesine özel önem verilmesi gerektiğine dair yapılan vurgudur. Kürt coğrafyasında bu kadar Türklükle ilgili soyadı enflasyonu, sadece Türklükle sınırlı kalmayıp, amiyane tabirle onların yedi ceddinin, boy ve beyliklerinin, klanlarının, mitolojik kişiliklerinin, destan ve hikâye kişilerinin, sarkastik bir ifadeyle, kedi ve köpeklerinin bile isimlerinin neden bu kadar yaygın bir şekilde Kürtlere soyadı olarak verildiğinin cevabı yine bu 12. maddede yer alır. 

Yine 9. maddede Türklüğün ve Türkçenin öne çıkarılması ve teşvik edilmesi için maddi avantajlarının da insanlara gösterilmesi gerektiği “som Türklüğün ve özellikle konuşmanın, yalnız şerefli olduğu değil, maddeten karlı olduğunu da kendilerine bilfiil göstermek” cümlesinde ifade edilmiştir. Öteki olarak işaretlenenlerin dezavantajlı konumu ve her türlü hak çemberinin dışına itilmesinin yanı sıra “... maddeten karlı olduğunu da kendilerine bilfiil göstermek” diye maddi çıkarları dolayısıyla, ötekileştirilen kimliklerin zıt kutbunda konumlanan tufeyli sınıfların yaratılmasını sağlamıştır. Bu yönüyle milliyetçi ve ülkücü bütün kesimler Türklüğün rantiyesinden nemalanan tufeyli sınıflardır. Bu sınıfların ülkenin ekonomisine, eğitimine, sanatına, insan haklarına ve evrensel insanlık değerlerine ya hiçbir katkıları yoktur ya da en minimal düzeydedir.

Barış Ünlü, T.C.’nin Türk kimliğini bir ödül ve ceza mekanizması içerisinde konumlandırdığı “Türklük sözleşmesi” kavramı altında açımlar: “Türklük sözleşmesi en başta ödüllendirme ve cezalandırma mekanizmalarıyla güvence altına alınmıştır. Sözleşmeye uyan kişi, reel ve potansiyel imtiyazlardan yararlanabilecek, iş bulabilecek, çeşitli toplumsal mobilite mekanizmalarını kullanabilecek, yeni toplumsal hayatın çeşitli alanlarında yerini sağlamlaştırabilecek, yükselebilecek, statü kazanabilecek, belki sınıf atlayabilecektir. Bu maddi imtiyazların yanı sıra Türklükle birlikte gelen üstünlük, haklılık, normallik gibi psikolojik imtiyazlar da vardır. Sözleşmeye uymayan ise ağır şekilde cezalandırılacaktır: işten atılabilir, işe alınmayabilir, cezaevine gönderilebilir, öldürülebilir ya da en azından dışlanabilir. Maddi dezavantajların yanı başında, Türk olmamakla gelen değersizlik, haksızlık, anormallik gibi psikolojik dezavantajları da vardır.”

Leviathan gibi şiddet tekelinin etrafında kümelenen bütün grupların, “biz”in karşıt ucuna dışarladıkları alanlara kendini yerleştiren, kimliğini kuran ve alanını işaretleyen, Türklüğü sadakat ve ihanetin test aracı olarak kullanan kesimlerin aslında “imtiyazcı” gruplar olduğu, bu söylemin bayraklaştırılmasıyla birlikte devletin her kademesinde kendine alan açabildiği; Leviathan etrafında kümelenen bütün milliyetçi-ülkücü kimliklerin bu vaat edilen “maddi imtiyazlar”dan yararlanan rantiyeci kesimler olduğunu, ülkeye, topluma ve insani değerlere hiçbir katkıları olmamasından anlıyoruz.

Yayın Tarihi: 01/11/2023