Lenin bizden, daha önce hiç kimsenin ulaşamadığı bir yüksekliğe tırmanmaya çalışan hayali bir dağcıyı düşünmemizi ister. Dağcı zirveye ulaşamamıştır; fakat kendisinden önce kimsenin çıkamadığı bir noktaya kadar yükselmiştir. Bir noktada önündeki güzergâhın artık yalnızca tehlikeli değil, nesnel olarak ilerlenemez olduğunu görür. Önünde iki seçenek vardır: imkânsız hale gelmiş yolu zorlayarak düşmek ya da geri dönüp zirveye ulaşabileceği başka bir patika aramak.
1922 yılının ilk aylarında Sovyet devrimi derin bir krizin içindeydi. İç savaşın yıkıcı sonuçlarına kuraklık ve açlığın yol açtığı ağır toplumsal sorunlar eklenmişti. Bolşevikler, savaş koşullarında uyguladıkları “savaş komünizmi” politikasından geri adım atarak Yeni Ekonomi Politikası’nı (NEP) yürürlüğe koymuş; piyasa ilişkilerine, ticarete ve belirli ölçülerde özel girişime yeniden alan açmışlardı. Devrimin ilan ettiği hedefler düşünüldüğünde, bu oldukça radikal bir geri çekilmeydi.
Devrimi yakından ya da uzaktan izleyenlerin bir bölümü açısından yaşananlar bir yenilginin işareti olarak görülebilirdi. Başta Menşevikler olmak üzere Bolşeviklerin karşıtları NEP’i devrimin iflasının kanıtı olarak sunuyor, Bolşevizme ve özel olarak Lenin’e saldırıyordu. Üstelik sorun yalnızca Sovyet Rusya’nın içinde yaşanan ekonomik ve toplumsal kriz değildi. Alman Devrimi’nin yenilgisiyle birlikte Rus Devrimi’nin yakın gelecekte uluslararası bir devrimci dalganın parçası haline geleceği beklentisi de ciddi biçimde zayıflamıştı.
Lenin, kendi sağlığının da hızla bozulmaya başladığı tam da böyle bir tarihsel momentte, Şubat 1922’de “Yüksek Bir Dağa Çıkarken; Umutsuzluğun Zararları; Ticaretin Yararları; Menşeviklere Karşı Tutum ve Diğer Şeyler Üzerine”başlıklı kısa ama çarpıcı yazısını kaleme aldı.
Lenin’in dağcısı bize oldukça önemli üç şey söyler: Zirveye ulaşamamak, başlangıç noktasında kalmış olmak anlamına gelmez. Geri çekilmek, zorunlu olarak yenilgi demek değildir. Fakat geri çekilmenin kendisi de gelecekteki başarının garantisi değildir.
Lenin bizden, daha önce hiç kimsenin ulaşamadığı bir yüksekliğe tırmanmaya çalışan hayali bir dağcıyı düşünmemizi ister. Dağcı zirveye ulaşamamıştır; fakat kendisinden önce kimsenin çıkamadığı bir noktaya kadar yükselmiştir. Bir noktada önündeki güzergâhın artık yalnızca tehlikeli değil, nesnel olarak ilerlenemez olduğunu görür. Önünde iki seçenek vardır: imkânsız hale gelmiş yolu zorlayarak düşmek ya da geri dönüp zirveye ulaşabileceği başka bir patika aramak. Dağcı geri dönmeyi seçer.
Fakat Lenin’in metaforunun asıl gücü tam da burada ortaya çıkar. Çünkü aşağı inmek, yukarı çıkmaktan mutlaka daha kolay değildir. Yukarı çıkarken en azından yön bellidir: zirveye doğru ilerlersiniz. Geri çekilirken ise hem tutunacak yerler azalır hem de inişin sizi nereye götüreceği belirsizleşir. Dahası, aşağıya indikten sonra yeniden tırmanacak cesareti, gücü ve iradeyi bulup bulamayacağınızın hiçbir garantisi yoktur.
Dolayısıyla Lenin’in dağcısı bize oldukça önemli üç şey söyler: Zirveye ulaşamamak, başlangıç noktasında kalmış olmak anlamına gelmez. Geri çekilmek, zorunlu olarak yenilgi demek değildir. Fakat geri çekilmenin kendisi de gelecekteki başarının garantisi değildir.
Bugün Kürt siyasal hareketinin içinde bulunduğu tarihsel momenti Lenin’in dağcısı üzerinden düşünmenin, yaşanan süreci anlamak açısından berraklaştırıcı olabileceği kanaatindeyim.
Elbette 1922’deki Sovyet Devrimi ile bugünkü Kürt hareketi arasında doğrudan bir tarihsel özdeşlik kurmak mümkün değildir. Toplumsal yapılar, devlet biçimleri, uluslararası koşullar, mücadele araçları ve tarihsel özneler birbirinden bütünüyle farklıdır. Analojilerin kendi sınırları vardır ve Lenin’in de aynı yazıda hatırlattığı gibi, hiçbir analoji tek başına herhangi bir şeyi kanıtlamaz. Fakat farklı tarihsel deneyimler içinde ortaya çıkan bazı siyasal momentler arasında benzerlikler kurmak, bugünü düşünmenin önünü açabilir.
Bu açıdan bakıldığında Kürt hareketi de elli yıllık silahlı mücadelenin ardından tırmandığı dağın zirvesine ulaşmadan geri dönme ve tarihsel hedeflerine başka araçlarla, başka patikalardan yürümeyi deneme kararı vermiş görünüyor. Tam da bu nedenle bugün yürütülen tartışmalarda giderek hâkim hale gelen “yenilgi pathosu” üzerinde durmak gerekiyor.
Bu yaklaşım, stratejik bir geri çekilmenin varlığından doğrudan doğruya elli yıllık mücadelenin tarihsel yenilgisi sonucuna varıyor. “Elli yılın sonunda ne elde edildi?” sorusu da çoğu zaman bu perspektiften soruluyor. Oysa böyle bir soru, Lenin’in dağcısının hangi yükseklikten geri dönmeye başladığını görmezden gelmek anlamına geliyor. Dağcı zirveye ulaşamamıştır. Fakat başladığı yerde de değildir.
Bugünkü Kürt toplumu elli yıl önceki Kürt toplumu değildir. Kürt kimliğinin kamusal ve siyasal görünürlüğünden dil mücadelesine, kitlesel siyasal örgütlenmeden yerel yönetim deneyimlerine, kadın hareketinden oluşturulan siyasal ve toplumsal kurumlara, yetişmiş binlerce kadrodan Kürt meselesinin bölgesel ve uluslararası bir sorun olarak görünür hale gelmesine kadar uzanan büyük bir tarihsel birikim söz konusudur.

Kaldığımız yeri unutmamak
Kürt hareketinin elli yıllık mücadelesinin tarihsel bilançosu elbette eleştiriye açıktır. Yanlış stratejiler, ağır kayıplar, dönemsel başarısızlıklar, kaçırılmış olanaklar ve bugün yeniden değerlendirilmesi gereken siyasal tercihler vardır. Fakat bunların hiçbiri, bu mücadelenin yarattığı tarihsel dönüşümü yok saymayı gerektirmez. Lenin bir komunist (devrimci) hareketin hataları yapmadan, geri çekilmeler yaşamadan sonuca ulaşmasının imkansızlığı kadar yeni başlangıçların ‘yeniden ve yeniden denemenin’ gücünü ancak hayallere kapılmayan, kendinde bu başlangıçlara alan açacak esnekliği ve cesareti gösterenlerin işi olduğunu da söyler.
Bugünkü Kürt toplumu elli yıl önceki Kürt toplumu değildir. Kürt kimliğinin kamusal ve siyasal görünürlüğünden dil mücadelesine, kitlesel siyasal örgütlenmeden yerel yönetim deneyimlerine, kadın hareketinden oluşturulan siyasal ve toplumsal kurumlara, yetişmiş binlerce kadrodan Kürt meselesinin bölgesel ve uluslararası bir sorun olarak görünür hale gelmesine kadar uzanan büyük bir tarihsel birikim söz konusudur. Bunların her birinin ne ölçüde başarı olduğu ayrıca tartışılabilir. Fakat “elli yılın sonunda hiçbir şey elde edilmedi” demek, tarihsel olarak hareket edilen mesafeyi yok saymak anlamına gelir. Lenin’in metaforundan hareket edersek, tartışmanın başlangıç noktası tam da burası olmalıdır: Dağcı zirveye ulaşamamıştır ama daha önce kimsenin ulaşamadığı bir yüksekliğe çıkmıştır. Bunun hatırlatılması bugünkü stratejik dönüşümü eleştiriden muaf tutmaz. Tam tersine, anlamlı bir eleştirinin başlayabileceği gerçek zemini oluşturur.
Peki neden geri dönülüyor?
Fakat burada yalnızca ulaşılan yüksekliği göstermek yetmez. Lenin’in analojisinin Kürt hareketi açısından gerçekten açıklayıcı olabilmesi için daha zor bir soruya cevap vermek gerekir: Eski patikadan ilerlemek neden artık mümkün görülmüyor?
Bugünkü dönüşümü yalnızca son bir veya iki yılın gelişmelerine bakarak anlamaya çalışmak bizi kaçınılmaz olarak tarihsel bir amneziye sürükler. Kürt hareketinin bugünkü stratejik kararını, en azından son çeyrek yüzyılda dünyada, bölgede ve Türkiye’de meydana gelen dönüşümlerden bağımsız değerlendiremeyiz.
1999 sonrasında başlayan stratejik arayışlar, Irak'ın dönüşümü, Suriye savaşı ve Rojava deneyimi, çözüm süreci ve 2015 sonrasında yaşananlar, Türkiye devletinin askeri ve teknolojik kapasitesindeki değişim, Ortadoğu'daki güç dengelerinin yeniden kurulması ve uluslararası sistemin Kürt sorununa yaklaşımındaki değişiklikler alt alta konulmadan bugünkü kararın hangi tarihsel koşullardan doğduğunu anlamak mümkün değildir. Aynı siyasal konjunktörün masanın karşı tarafı içinde zorlayıcı etkenler yarattığını unutmamak gerek.
İkincisi de Kürt hareketinin 1993 yılından başlayarak sistematik ve tutarlı bir biçimde siyasal mücadele zemini yokladığını bütün girişimlerin bir biçimde sonuçlanmadığı gerçeğini de hatırda tutmak yararlı olacaktır. Son olarak da PKK lideri Abdullah Öcalan’ın vurguladığı biçimi ile Kürt sorununu çatışma denleminden çıkararak “siyasal ve hukuksal” bir alanın konusu yapma arzusunun temel bir motif olduğu görülüyor.
Kürt hareketinin yenilgisini arzulayan, bugünkü süreci geçmişe dönük bir hesaplaşmanın aracı haline getiren kötücül sevinç ile sürecin taşıdığı gerçek tehlikeleri gösteren eleştirel ve yoldaşça müdahale aynı şey değildir. Tam tersine, ikinci tür eleştiriye bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır
Dağın aşağısından gelen sesler
Lenin, geri çekilen dağcının aşağıdan gelen sesleri duyamadığı için şanslı olduğunu söyler. Aşağıdakiler kötücül bir sevinçle bağırmaktadır: “Şimdi düşecek!”, “Biz zaten söylemiştik!”, “Bütün bunlar başından beri delilikti!”
Ve ardından o keskin polemik diliyle şöyle yazar:
“Ne mutlu ki, anlattığımız koşullarda olan hayali yolcumuz, dağı aşma fikrinin ‘gerçek arkadaşları’ olan bu insanların sesini duyamayacaktır; eğer duysaydı muhtemelen duydukları midesini bulandıracaktı. Ve tabii, mide bulantısının, özellikle öylesi bir irtifadayken net bir akla sahip olmaya ve sağlam bir adım atmaya pek de yardımcı olmadığı söylenir.”
Bugün de benzer bir kakofoniyle karşı karşıyayız. Birbirinden oldukça farklı siyasal çevreler, farklı motivasyonlarla Kürt hareketinin yaşadığı dönüşümü kendi tarihsel pozisyonlarının doğrulanması olarak okumaya çalışıyor. Bazıları açısından bugünkü gelişmeler yalnızca mevcut stratejinin değil, elli yıllık mücadelenin başından itibaren yanlış olduğunun kanıtıdır. Böylece bugünkü geri çekilmeden geriye doğru bir tarih yazımı yapılarak bütün bir mücadele yeniden hikâyeleştiriliyor.
Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Kürt hareketinin yenilgisini arzulayan, bugünkü süreci geçmişe dönük bir hesaplaşmanın aracı haline getiren kötücül sevinç ile sürecin taşıdığı gerçek tehlikeleri gösteren eleştirel ve yoldaşça müdahale aynı şey değildir. Tam tersine, ikinci tür eleştiriye bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Silahlı mücadeleden çıkıştan sonra devletin neden ve hangi mekanizmalarla demokratikleşeceği, hareketin toplumsal ve örgütsel kapasitesini nasıl koruyacağı, yeni mücadele araçlarının neler olacağı, devletin süreci tek taraflı sonlandırması ihtimaline karşı hangi siyasal mekanizmaların geliştirileceği ve yeni stratejinin hareketin toplumsal programını nasıl dönüştüreceği soruları görmezden gelinemez. Bunları sormak dağcının düşmesini istemek değildir. Tam tersine, aşağı iniş sırasında hangi kayalara tutunacağını tartışmaktır.
Elli yıllık birikimle yeniden başlamak
Bugün tanıklık ettiğimiz şey, Kürt hareketinin savaşı bitirerek yeni bir siyasal mücadele alanına yönelmesidir. Fakat bu, elli yıl önceki başlangıç noktasına geri dönmek anlamına gelmez. Aksine yeni ihtimallerin kapısını aralayan yeni bir başlangıç noktası gibi okunabilir. Hareket yeni yola elli yıllık siyasal ve örgütsel deneyimiyle, oluşturduğu kurumlarla, yetiştirdiği kadrolarla, geliştirdiği uluslararası ilişkilerle ve son on yılın son derece ağır koşullarına rağmen varlığını sürdüren toplumsal tabanıyla çıkıyor. Bu nedenle bugünkü momenti ne basit bir “zafer” anlatısıyla ne de her şeyi sıfırlayan bir “yenilgi” anlatısıyla açıklamak mümkündür. Ancak Kürt hareketi “demokratik komünalist” bir toplumsal dönüşüm stratejisinin etrafında kendine yeni zirveler tanımlarken bunun hem toplumsal karşılığının ne olacağı ve öznel koşuların nasıl şekilleneceği hala belirsizliğini koruyor. Çünkü eski yol terk edilirken yeni yolun nereye çıkacağını şimdiden kestirmek zor görünüyor. Ve burada Lenin’in metaforunun ikinci, belki de daha önemli boyutu ortaya çıkıyor: aşağı inmek, yeniden yukarı çıkmayı garanti etmez.
Bugün tanıklık ettiğimiz şey, Kürt hareketinin savaşı bitirerek yeni bir siyasal mücadele alanına yönelmesidir. Fakat bu, elli yıl önceki başlangıç noktasına geri dönmek anlamına gelmez. Aksine yeni ihtimallerin kapısını aralayan yeni bir başlangıç noktası gibi okunabilir.
Peki zirve hâlâ aynı zirve mi? Tam da burada analojinin kendisini biraz daha ileri götürmek gerekiyor. Lenin’in hayali dağcısının hedefi bellidir. Dağcı patikasını değiştirmektedir ama zirvesini değiştirmemektedir: Yeni zirveler, başka bir yol.
Peki Kürt hareketinin bugünkü stratejik dönüşümünü de aynı şekilde mi düşünmeliyiz? Başka bir ifadeyle: Aynı dağa başka bir patikadan mı çıkıyoruz, yoksa artık başka bir zirveye mi bakıyoruz? Öyle görünüyor ki hareket yeni zirveleri hedeflerken bu zirvelerin kitleler tarafından nasıl kabul göreceği bir soru ve sorun olarak duruyor. Zira hareket bu yeni zirvenin hangi özneleşme etrafından şekillenmesi konusunda gerekli teorik ve politik tartışmanın hala başında duruyor.Bu dönüşümün nereye varacağını bugün hiç kimse kesin olarak bilemez.
Yeni yol, hareketi hedeflediği noktaya daha güçlü biçimde taşıyabilir. Yeni siyasal mücadele biçimleri daha geniş toplumsal kesimleri sürecin öznesi haline getirebilir. Fakat bunun tersi de mümkündür: geri çekilme sırasında örgütsel kapasite aşınabilir, yeni yol kendi yönünü kaybedebilir ve başlangıçta hedeflenen zirvenin kendisi giderek görünmez hale gelebilir. Kaldı ki hareketin bu süreci kitle networkunun ve örgütlülüğünün en zayıf olduğu bir dönemde yapması gelecek için açılması gereken sarp patikalar konusunda da bir fikir veriyor.
Bütün bunlar gerçek ihtimallerdir. Tam da bu nedenle hareketin bütün bu ihtimal ve tehlikeleri göze alarak yeni bir başlangıç yapma kararını yalnızca teslimiyet olarak okumak kadar, sonucu garanti edilmiş tarihsel bir başarı olarak sunmak da yanıltıcıdır. Burada söz konusu olan şey, sonucu henüz yazılmamış büyük bir tarihsel risktir ve hareket şimdilik bütün kurum ve örgütlülüğü ile bu riski almayı göze almış görünüyor.
Yeni başlangıca sorular
Lenin’in dağcısı bize geri çekilmenin yenilgiyle aynı şey olmadığını öğretir; fakat bundan daha fazlasını da söyler. Aşağı inen dağcının yeniden tırmanacağının, doğru patikayı bulacağının, hatta yeniden yola çıktığında aynı zirveyi hedefleyeceğinin hiçbir garantisi yoktur. Kürt hareketinin bugün aldığı kararın hem tarihsel cesareti hem de taşıdığı büyük tehlike tam burada yatıyor. Elli yıllık mücadelenin yarattığı siyasal, toplumsal ve kurumsal birikim harekete elli yıl önce sahip olmadığı çok farklı bir başlangıç noktası sunuyor. Fakat geçmişte ulaşılan yükseklik, gelecekteki tırmanışın başarısını garanti etmiyor. Bu nedenle bugün sorulması gereken temel soru “Kürt hareketi yenildi mi?” değildir. Bu soru tartışmayı daha baştan yanlış bir ikiliğe hapsediyor.
Asıl sorular başka yerde duruyor:
Hareket hangi nesnel koşullar nedeniyle eski patikadan döndü?
Elli yıllık mücadeleden hangi tarihsel kazanımları yanında taşıyor?
Aşağı inerken neleri kaybetme riskiyle karşı karşıya?
Yeni patikayı hangi toplumsal ve siyasal güçlerle açacak?
Ve belki de hepsinden önemlisi:
Yeniden tırmanmaya başladığında önünde duran zirve hâlâ aynı zirve olacak mı?
Önümüzdeki dönemin gerçek politik tartışmasının tam da burada başlayacağı kanaatindeyim.
Yayın Tarihi: 25/08/2026