Kürt Özgürlük Hareketi, hakkını sömürgecinin koşullarına, sömürgecinin uzamına yaslandırılmış talep ve temsilin içerisinden çalıştırmaz. Düzlem, verili bir hakkın alınması değil, doğrudan Otonomist bir müdahaleyle “hak yaratımı” üzerine inşa edilmiştir.

Bu yazı, 22 Mart 2025 tarihinde yayımlanan, Kürt Özgürlük Hareketi’nin Hamlesi Nedir yazısının devamı niteliğindedir.
KÖH’ün hamlesi nedir başlıklı yazımızda, hamlenin silah bırakmaya indirgenemeyeceğini, tam tersine Otonomist Marksizmin kavramlarıyla konuşursak, stratejinin çokluğa devredilmesi olduğunu tartışmaya açmıştık.
Ancak bu perspektifi konuşabilmek ve tartışmayı derinleştirmek için öncelikle ulus-devlet sistemini sorunsallaştırmak gerekiyor. Bu da kendi içinde devrimci bir inşa pratiğinin kurucu öznelliğini sorunsallaştırmayı gerektiriyor. Türkiyeli Marksistler, ulus-devlet sistemini sorunsallaştıramadığı için KÖH’ün hamlesini devletin demokratikleşmesi ile ilişkilendirerek sakatlama, dahası bu nedenle de KÖH’ün kandırıldığı gibi bir yaklaşım sergileme eğiliminde. Bu modernist yaklaşımın, kapitalizmi kurucu dinamikleri üzerinden değil, Hegelci bir tarihselcilik içinde okuduğu bizim açımızdan tartışma götürmez. Ancak sorun her zaman bütünüyle Hegel’den kaynaklanmamaktadır. Bu yazıda, KÖH’ün hamlesinin dayandığı düzleme ilişkin ikinci bir felsefi hat çizmeye çalışacağız. Ama yazıyı dikkatle okuyanlar burada Hegel’den çok Kant’ın düşman olduğu bir düzlemle baş başa olduğumuzu da görecektir.
KÖH’ün hamlesine ilişkin daha önceki yazımızda hamlenin, stratejinin çokluğa devredilmesi anlamına geldiğini söylediğimizde, bunun, bir indirgeme olmaması hatta söyleme dönüşmemesi için bazı kavramsal bileşenlere ihtiyacı olduğu ortada. İşte bu nedenle, stratejinin çokluğa ait olduğu düzlemin işlevini açıklamak için hak ve güç kavramlarının çalışma şeklini açıklamamız gerekiyor. Bunun nedeni, KÖH’ün perspektifinin ve yaşamı inşa pratiğinin nasıl da aslında özellikle politik felsefe kuramlarındaki tartışmalara yeni bir yaklaşım getirdiğini de görebileceğiz. Dahası, direnişin-ötesine geçen bu inşa pratiğinin bırakın egemen batı felsefe geleneğine yaslanmayı, tam tersine Ortadoğu’nun kalbinde, egemen batı metafiziğinin sömürgeci arka planını da nasıl ifşa ettiğini görebileceğiz.
Felsefe tarihinde hak (jus) ve güç (potentia) kavramları arasındaki bağlantı, doğa-toplum ilişkisi, egemenlik, meşruiyet, devlet gibi temel meselelerle diyalog içerisinde kavranmaktadır. Kimi Sofistler haklı olanın doğal olarak güçlü olanla (politik, fiziksel ya da retorik bakımdan) düşünülmesi gerektiğini ya da güçlünün haklı olduğunu savunurken, Devlet’te Sofistlerin güç-hak-adalet üçgenini ele alan Platon, idea dünyasında evrensel ve değişmez bir gerçeklilik olarak kavradığı hakkı (dikaion), gücün (dynamis) dışına çıkartmaktadır. Aristoteles de benzer şekilde bu ayrıma sadık kalıp, hakkı Nikomakhos’a Etik ve Politika’da adalet düzlemine yerleştirir. Orta çağ felsefesinde ise Aziz Augustinus, hakkı Tanrı’nın düzeniyle uyum üzerinden ele alırken, Thomas Aquinas hakkın akılla kavranan doğal yasa çerçevesinde Tanrısal iyilikle bağdaşmak zorunda olduğunu savunur.
Hak ve güç arasındaki bu geleneksel/ahlaki ayrılığın dikkate-değer kırılma noktalardan biri Machiavelli’dir. Hak kavramını evrensel, ahlaki ya da ilahi bir düzenin ifadesi olarak gören felsefi düşüncelerin aksine Machiavelli’de, hak ve güç arasındaki ödeve dayalı özcü bağ ortadan kalkar. Hak, bağımsız, aşkın bir değer olmaktan çıkar ve gücün işlevi haline gelir. Böylece hak, güce bağlı olarak tanımlanır, yani hakkın ahlakın ve evrenselliğin içerisinden kurulduğu ölçüde gücü devre dışı bıraktığı yönündeki egemen anlayış Machiavelli’yle birlikte zayıflamaya başlar. Bu kırılmanın çağdaş politik felsefedeki esas aktörü ise Hobbes’tur. Hakkın ödeve bağlı kalıp, ikincil olarak anlaşıldığı kavrayış, hak-güç özdeşliğiyle anlamını yitirir. Hobbes’a göre hak, bir varlığın özünün ne olması gerektiğine dair ahlaki bir görev değil, onun neleri yapabildiğine, yani gücüne dayanan bir özgürlüktür. Hak, bu anlamda varlığın yapabilme gücünü ifade eder ki, bu gücün ulaştığı sınırlar, hakkın da sınırlarını belirler. Hobbes’un doğa durumunda herkesin kendi yaşamını sürdürme hakkı vardır ve bunu gerçekleştirebilmek için herkes her türlü yetilerine başvurma özgürlüğüne sahiptir. İnsanın belirledikleri dışında kalan ödev/buyruk yoktur. Doğa durumundaki savaş halinde her şeyi belirleyen tek şey güçtür. Hakkın tek ölçütüyse çıkarlardır. Çıkar, herkesin kendisine faydalı olarak algıladığı her şeydir ve herkes bu doğrultuda her şeyi yapma özgürlüğüne sahiptir. Buradaki en önemli husus, gücün hem diğer insanlar hem de araçlar üzerindeki hakimiyetle düşünülmesidir. Böyle olduğunda da güç doğrudan temsille açıklanır hale gelir. Gücü temsille açıklamak, Hobbes’a sözleşme ve devlet fikrinin kapısını açar. Çünkü güç, devredilebilir ve ele geçirilebilir bir nitelik olarak anlaşıldığında, devlet, daha doğrusu devletli yaşam kaçınılmaz bir gerçek halini alır. Güçle özdeşleşen hak, artık devlet için egemenlik kurma, sözleşme aracılığıyla çokluğa birlik verme hakkıdır.
Kürt Özgürlük Hareketi, Rojava’dan bu yana ivmelenen ve dünyanın dört bir yanına yayılan direniş ve direnişin ötesine geçen inşa pratikleri aracılığıyla sömürgecinin koşullarını aşa aşa ilerliyor.
Hobbes’un hak-güç özdeşliği, bizi devletle bir uzlaşmaya götürür. Bu bir anlamda zorunlu olsa da hala politik bir seçenektir. Ancak batı felsefe geleneği bu seçeneği yeterli bulmaz. Seçeneğin, evrensel ve zorunlu olarak da kurulması gerekir. İşte Kant, muazzam bir değişiklikle felsefede kadim Yunan geleneğinden beri gelen öz-görünüş ayrımına müdahale eder. O güne kadar duyulur alana ait olan görünüş, düşünülebilir öz ile karşıtlık içerisinde düalist bir tarzda kuruluyordu. Bu durumda özne dediğimiz şey, temelde duyulur görünüşlerden düşünülür öze erişme çabası içerisinde ortaya çıkıyordu. Bir anlamda bilgelik uğraşı… Oysa Kant’la birlikte görünüş, “beliriş” olarak karşımıza çıkar. Beliriş, görünüşten o kadar farklıdır ki, bu farkı anladığımızda temsil felsefesi ile, yani devletli düşünce ile otonomi arasındaki farkı da ortaya koyabiliriz. Beliriş, Kant açısından doğrudan belirenin koşullarına gönderme yapar. Ancak mesele burada bitmez. Beliriş, belirlenin koşullarına gönderme yaparken, aynı zamanda belirdiği varlığa, yani özneye aittir. Dolayısıyla belirişin belirdiği varlık olarak özne, kurucu koşulu da belirleyendir. Okurları zorlayacak olmakla birlikte burada iki kavram daha kullanmak zorundayız. Quid Juris/Quid Facti…

Quid Juris, yani hangi gerekçeyle, hangi hakla sorusunun, Quid Facti sorusundan, yani hangi olguya dayanarak sorusundan ayrılışını kurar. Bu anlamda Quid Juris, yukarıda söylediğimiz belirişin belirdiği varlık temelinde beliriş koşullarıdır; belirişin gerekçesidir. Nitekim hak sorusu, kurucu öznenin belirlediği koşullarda belirlenir olur. Aslında karışık gibi görünse de bir yanıyla basittir. Söylenen şudur: “Bir toplumsal saha içerisinde her beliriş, kurucu öznenin belirlediği koşullarda beliriştir.” Demek ki sömürgecilikle ilgili her beliriş aslında sömürgecinin Quid Juris’i içerisinde, yani onun belirlediği koşulda, sömürgecinin belirlediği hakkın temelinde konuşulacaktır. Hakkın koşulu, gerekçesi, ancak sömürgecinin kurduğu koşullarda ve temelde hak olarak belirir. Dolayısıyla sömürgeleştirilenin hakkı bile ancak sömürgecinin ölçüsü içinde ve onun dayandığı koşulda hak haline gelir. Kant’ın kurduğu evrensel ve zorunlu bu temsil ve dolayım ilişkisi, Hegel ve Hegelci Marksizm ile tarihsel bir niteliğe dönüşür. Her ne kadar Marx, Hegel’i tersine çevirmişse de bu tersine çevirme sonrası direniş, her zaman egemenin kurduğu koşulun içinde kendini gerçekleştirmeden ayrılamaz hale gelir. Emek, emek-gücü olarak sermayenin ölçü birimi haline gelir ve artık emeğin direnişi, sermaye ve emek-gücü arasındaki çelişkiye indirgenerek, direnişlerimiz, koşulunu ancak bu çelişkinin içinde bulur. Dolayısıyla hak da ancak sermayenin birikim rejiminin koşullarında “verili bir hak” haline gelir. İşte Türkiyeli sosyalistlerin KÖH’ün hamlesini anlamamasının nedeni de bu verili koşuldan çıkamamasıdır. Şimdi bu çıkışı bize sağlayan Spinoza’ya bakabiliriz artık.
Hobbes’ta hak-güç özdeşliğinin sözleşme ve devlet lehine somutlaşmasının tam karşısına Spinoza yerleşir. Gücün özünü varoluşa içkin kılan Spinoza’da etkileme ve etkilenme kudretleri içinde bileşim ve çoğul olarak düşünülen güç, herhangi bir temsile dayanmaz, devredilemez, mülkleştirilemez. Gücün öznesi de nesnesi de kendisidir. Bu nedenle yalnızca varlığın özüyle özdeş olan eyleme gücündeki artış ve azalışlarda ifadesini bulur. Bu, varlığın tekanlamlı olması demektir. Tekanlamlılık içerisinde her varlığa dair kendi varlığını sürdürme ve koruma yönündeki içkin çaba, yani conatus söz konusudur. Spinoza, Tractatus Politicus’da bu çabayı ve onun doğanın yasalarına uygunluğunu “doğal hak”la karşılar. Bu nedenle doğada herhangi bir aşkın, evrensel ya da ahlaki hak fikri bulunmaz; hak, yalnızca conatus ve ona bağlı olarak güçle tanımlanır. Teolojik Politik İnceleme’de, “bütün doğanın doğal hakkı ve sonuç olarak da her bireyin doğal hakkı gücünün yayıldığı yere kadar yayılır (...) doğanın üzerinden ne kadar güce sahipse o kadar da hakka sahip olur” denilmektedir. Burada gücün daima edim halinde olduğunu unutmamak gerekir. Çünkü güç edime dayandığı gibi hak da edime dayanır. Hak, doğanın kendisini oluşturan güçler bileşimine içkin hale gelir. Hak ne güçten çıkar ne de güç üzerine kuruludur. İkisi tamamıyla özdeştir. Bu özdeşlikteki amaç, hak ve gücün eşzamanlı olduğunu, öncelik sonralık veya denklik ilişkisinden bahsedilemeyeceğini, birinin diğerinden az ya da fazla olmadığını ortaya koymaktır. Spinoza’nın kurduğu özdeşlik, -her ne kadar onda net bir özdeşlikten söz edemesek de- kolaylıkla Nietzsche’ye bağlanabilir. Nietzsche’de de Spinoza’da olduğu gibi güç, temsil nesnesine indirgenemez ve devredilemez. Ancak Nietzsche’deki durumu anlamak için gücün ilişkiselliğine ve güç istencine vurgu yapmak gerekir. Nihayetinde onda gücün özü, gücün başka bir güçle ilişkisidir. Onu ele geçiren ve onda ifadesini bulan güçlerin oluşturduğu bileşim bir olay da şeyin anlamını oluşturur. İşte Nietzscheci soybilim, güçlerin bu bileşimini oluşturan içsel öğe olarak güç istencini karşımıza çıkarır. Deleuze’e referansla vurgularsak, “güç istenci kuvvete, diferansiyel ve oluşumsal öğe olarak, üretiminin içsel öğesi olarak” eklemlenmektedir. Dolayısıyla güç istenci, kuvvetlerin ilişkilerini (nicelik) ve ilişkideki kuvvetlerin birbirleriyle olan niteliğini belirleyen diferansiyel öğeyi tanımlamaktadır.

Şimdi hak sorusu ile koşul sorusunun ne kadar bağlantılı olduğunu daha iyi görebileceğiz. Çünkü hak sorusu, perspektif değiştirdiğinde “hakkını alma” halinden, “hak yaratmaya/üretmeye” doğru evrildiğinde, Hobbes’un zorunlu sözleşme seçeneğinden de Kant’ın evrensel ve zorunlu belirişinden ve onun sömürgeci kurucu öznesinden de kurtuluruz. Dahası Marksist anlamda bir sınıfsızlaşma hareketi oluşturan sömürgecilik karşıtı direniş bayraklarımıza şunu yazabiliriz: BU ARTIK BELİRİŞ DEĞİL. Çünkü hak yaratmak düzleminde artık koşul, dayanağını deneyim öncesi bir temelden, yani içine doğduğumuz sömürgeci koşuldan almıyordur. Burası Kürt Özgürlük Hareketi’nin hamlesini anlayacağımız en önemli yerlerden birisidir. KÖH, hakkını sömürgecinin koşullarına, sömürgecinin uzamına yaslandırılmış talep ve temsilin içerisinden çalıştırmaz. Düzlem, verili bir hakkın alınması değil, doğrudan Otonomist bir müdahaleyle “hak yaratımı” üzerine inşa edilmiştir. Hakkın yaratıma taşınması, hakkın koşulları yönünde aşıldığı gerçeğini yüzümüze vurmaktadır. Modernist Marksist gelenek ve Türkiyeli sosyalistler ise KÖH’ün mücadelesini, sömürgeciden talep edilen hak kategorileri listesi gibi algılayarak durumu saptırırlar. Anadilden, ifade özgürlüğüne kadar birçok şeyi liberal bir demokratikleşme sürecinin parçası haline getirmeye çalışırlar. Bu bağlamda da bu demokratikleşme sürecinin gereği olarak Kürtlerin haklarının sömürgeci öznenin koşulları içinden tanınmasını ve bu tanımanın Türkiye’nin de demokratikleşmesi anlamı taşıyacağını dillerine pelesenk etmişlerdir. Hobbes’ta devletin kurulumundan sonra her şeyin alınan ya da verilen haklardan ibaret bir alışverişe indirgenmesi gibi bir sözleşmenin ürünü olduğunu zannetmektedirler. Elbette ki, bu fikirlerinin altında, kurtulmadıkları devletli düşünce biçimi yatmaktadır. Çünkü bahsedilen bu sözleşme (Türklük Sözleşmesi), Kürt öznelliğini kesinlikle bağlamadığı gibi Kürtler bu sözleşmenin tarafı da değildi. Şunu net olarak vurgulamak gerekir ki, direnişin ötesi, öznellik üretim pratiklerini, çokluğun ve yaşamın inşası olarak kavradığına göre, KÖH ne devletten ne de onun çeperlerindeki kimseden bir şey talep ediyor değildir. Hiçbir şey sömürgecinin koşulları içerisinde cereyan etmiyor. Türkiye demokratikleşecekse bu, KÖH’ün hak-güç özdeşliğine dayalı olarak inşa edilen direniş öznellikleriyle alakalıdır. KÖH, Rojava’dan bu yana ivmelenen ve dünyanın dört bir yanına yayılan direniş ve direnişin ötesine geçen inşa pratikleri aracılığıyla sömürgecinin koşullarını aşa aşa ilerliyor. KÖH, hakkı yaratıma yaslayarak, Spinozacı anlamda eşuzamlılıkla düşünülmesi gereken hak-güç özdeşliğini inşa ediyor. Nitekim bu özdeşlik inşası içerisinde koşulun dayanağı, hiçbir zaman için kurucu özne olan sömürgecinin aşkın koşulları değildir. Hak yaratmak; kudretini, kurucu özne olan sömürgecinin aşkın koşullarında değil, otonominin…özyönetimin tekillik üretiminden almaktadır. Bu Kant’ın “mümkün deneyimi” değil, direnişin gerçek deney ve yaşantılamasıdır. Diğer taraftan burada kastedilen, bu tekillik üretimleri aracılığıyla KÖH’ün kendi koşullarını değiştirmesi de değildir. Tekillik üretimi, Spinozacı manada ortak olan olarak yaşamın ve çokluğun inşasından başka bir şey değildir. Tekillik üretimi demek, hakkın yaratımını çokluğun inşası olarak görmek demektir. Unutmamak gerekir ki, Spinoza’da “bir tekillik daima bir çokluğun, çokluk ise daima bir tekilliğin ifadesidir.” Bu yüzden de KÖH, öznellik üretim pratiklerinin gücüne bağlı olarak, tam da şimdi, “strateji çokluğa” demektedir.
Modernist Marksizm’e dönecek olursak onlar açısından hak, güçle değil çıkarla özdeşleştirilerek düşünülür. İşçi sınıfının üretim araçlarını ele geçirmesinden, örgütlenmesine kadar tüm sınıfsal hakları çıkarından hareketle idrak edilir. Aslında çıkar, arzu yatırımlarından doğan ama arzunun bir tercüme, bir yorum ile nesneleştirilmesinin ifadesinden başka bir şey değildir. Modernist Marksizmin ölçü birimi, hakkın kendisinin bu verili güç tarafından “gerçekleştirilmesiyle” alakalıdır. Dolayısıyla güç, hakkın elde edilip edilmemesiyle/alınıp alınmamasıyla ilgili bir konu olarak karşımıza çıkar. Bu, tamamıyla kendinde sınıftan kendi için sınıfa geçişle alakalıdır. İşçi sınıfı kendi için sınıf haline geldiğinde, yani sınıfsal çıkarlarına dayalı olarak kendi için bilinç uğrağına geçtiğinde hak elde eder. Kendi nesnel durumları gereğince sınıfsal çıkarlarına, ideallerine tezat/aykırı hareket ettiklerinde ise yabancılaşmanın, yanılsamanın, kandırılmanın, yani ideolojinin dehlizlerinde kıvranırlar. Sonuç olarak, gücün hakla ilişkisi uğraklarla/momentlerle ele alınır ve bu bağlamda güç, politik beden içerisinden idrak edilemez hale gelir. Doğrudan ideoloji yoluyla akılsal olarak dışarıdan kaynağını alır. Politik bedenden gelmez ve bunun nedeni çok basittir: “Ne güç hakla özdeştir ne de hak yaratıma dayalıdır.” KÖH açısından ise hak-güç özdeştir ve bunun inşası, doğrudan hakkın yaratımı olarak tecessüm eder. Bu, yukarıda da aktardığımız gibi, hakkın koşulları yönünde aşılmasıdır. Modernist Marksistler ise hakkın koşullar içerisinde aşılmasına, yani koşulların değiştirilerek hakkın yeni bir biçime dönüşmesine inanırlar. Bu durum, her şeyin Leibnizci anlamda bir-arada-olanaklı dünyanın içerisinde yakınsak olarak kurulmasıyla bağlantılıdır. Bir temsil/devlet felsefesi, gücünü koşullarını herkes için aynı olan özdeşliğe taşımaktan aldığı ölçüde, tüm ilişkiler bu ilişkinin komşuluğunda…yakınsaklığında çalışır. Oysa hak yaratmak otonomiyle, yani temsil felsefesinden çıkışıyla, artık hiç de devlet ve onun koşullarında yakınsak olarak çalışmaz. KÖH, hakkı, yaratıma yasladığı anda tekilliklerin ıraksak olarak ilişkilendiği bir düzleme işaret etmektedir. Nihayetinde ıraksak olan her zaman, inşa ve yaratımın düzleminden anlaşılır. Bu Deleuze’ün “dışarıdan düşünmek” adını verdiği şeydir.
Sonuç olarak, Türkiyeli sosyalistler, KÖH’ün hamlesinin ne olduğunu anlamak istiyorlarsa, öncelikle evrensel ve zorunlu “koşul” kavramına müdahale etmeyi öğrenmek zorundadır. Birbirinin ölçüsü olan, biri diğerinin “kendi ötekisi” olarak diyalektikleştirilen bu ilişki bırakın devrimci-oluşu, doğrudan reformizmdir. KÖH’ün hamlesi, direnişi ve direnişin ötesini, Spinoza’dan Nietzsche’ye hak-güç özdeşliği içinden okunduğunda anlaşılabilir. Sömürgecinin ürettiği verili koşullarda değil. Dolayısıyla biz bu hamlenin, ancak ve ancak yaşamın inşası ve HAK YARATMA düzlemi olarak düşünüldüğünde anlaşılabileceğine inanıyoruz.
Yayın Tarihi: 09/06/2025