KÖH’ün içinden geliştiği tarihsel bağlam, ulusal baskı, dil/kültür yasakları, zorunlu göç ve militarize idare biçimleriyle örülüdür; ama aynı zamanda, kadın özgürlüğü, ekoloji, komünal ekonomi ve yerel özyönetim gibi temaların, klasik işçi sınıfı siyasetinin ötesinde toplumsal ittifaklar ürettiği bir sahadır.
Sosyalist teoriler “peygamberlerin elinden çıkma kutsal tebliğler” değildir; sosyalizmin değeri, insanların ve doğadaki tüm varlıkların uyum içinde ve özgürce yaşayacağı bir dünyaya yaklaşmada sunduğu praksis kapasitesindedir.
Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin (KÖH) sosyalizm anlayışını ve özgürleşme siyasetlerini, sosyalizmin tarihsel mirası ve güncel tartışmaları arasındaki gerilimli zemin üzerinde yeniden okumayı teklif etmektedir. Temel iddiaları şu eksende belirleyebiliriz: KÖH, sosyalizmi dogma değil praksis (eyleme gücü/kapasitesi) olarak konumlandırırken, bir yandan Balibar’ın “içkinlik/ eşitözgürlük (equaliberty)” ve “kitle hayal gücü” vurgusuna yaklaşan bir siyasal ufku, diğer yandan Poulantzas’ın “devletin maddiliği, otoriter devletçilik, parti formunun krizi” teşhisleriyle uyumlu bir çifte süreç stratejisini (devlet-içi dönüşüm + devlet-dışı demokratik alanların inşası) birlikte düşünmeye zorlamaktadır. KÖH’ün “demokratik toplum/demokratik modernite/demokratik ulus” ekseninde geliştirdiği yaklaşım; hem klasik devletçi sosyalizmin (ya da salt parlamenter sosyal-demokrat hattın) çıkmazlarını, hem de “devleti parçalama” söyleminin politik kısalmasını aşma iddiasındadır. Bu iddia, yalnızca yıkıcı bir eleştiri değildir; tersine, sosyalist pratiğin tarihsel zaaflarını radikal bir özeleştiri düzeyinde yeniden işleyerek, temsilî demokrasi ile doğrudan demokrasi arasında kalıcı bir “indirgenemez gerilim”i kurucu kuvvet haline getirmeyi hedeflemektedir. “İndirgenemez gerilim” kavrayışı, demokratik sosyalizmin kurucu mantığıdır. Temsilî kurumların dönüşümü ile doğrudan-demokratik biçimlerin yaygınlaşması; parti/örgüt ile özerk hareketlerin ilişkisi; devlet içi ile devlet dışı mücadelelerin eşzamanlılığı ‘ya/ya’ ikilemine indirgenemez. Balibar’ın vurguladığı gibi mesele ‘devletin dışına çekilmek’ değil, devlet ilişkilerinin iç çelişkileri üzerinde siyaset yapmaktır; Poulantzas’ın dediği gibi bu iki boyut arasında ‘indirgenemez bir gerilim’ ‘üstlenilecek bir risktir’ ve geçiş dinamiğinin ayrılmaz parçasıdır. Buradan bakınca KÖH’ün ‘devlet içi dönüşüm + devlet dışı inşa’ ısrarı, bir ‘ara formül’ değil, demokratik sosyalizmin zorunlu ikililiğinin bilinçli örgütlenmesidir.

Bu çerçevede metnimiz, üç başlığa yaslanmaktadır (1).
Ortadoğu Sosyalizmi: Bölgesel tarihsel dinamikler, devletlerin varoluş tarzları, ulusal sorunun özgüllüğü ve dinsel/etnik çoğulluk bağlamında sosyalist tahayyülün yeniden kurulması (2).
Marksizmin krizi: Devletin bir “araç” değil sınıf güçlerinin yoğunlaşması olarak kavranması; parti-formunun, temsil krizi ve otoriter devletçilik koşullarında demokratikleşmesinin gereği; temsilî kurumların derinleştirilmesiyle tabandan doğrudan-demokratik mekânların eşzamanlı örgütlenmesi (3).
Kapitalizmin doğuşunda “kastik katil”: Marx’ın ilksel birikim analizindeki “kan ve ateş” vurgusunu güncelleyen, kapitalist modernitenin aşındırıcı/korozyon gücünü (kastik) ve çok katmanlı şiddetini (katil) tanımlayan bir metafor olarak; ulus-devlet, savaş-endüstrisi ve doğa/emeğin sömürüsünü birleşik bir sistemik saldırı halinde düşünmeye açan tartışma. Bu üç eksen, KÖH’ün sosyalizmin neresinde durduğunu yalnız konjonktürel bir “pozisyon” olarak değil, kurucu bir stratejik hat olarak görünür kılar.
Burada kavram setlerimizi kurarken Balibar’ın “Devlet–Parti–Geçiş”(4) ve “Komünist arzu”(5) tartışmaları; Poulantzas’ın otoriter devletçilik, partilerin krizi, devletin maddiliği ve sosyalizme geçişte “çifte süreç” vurgusu ve Türkmen’in Türkiye sosyalist hareketi ile KÖH arasındaki ilişkiyi, barış/çözüm süreci ve demokratik modernite bağlamında yeniden kuran değerlendirmesi birlikte okunmalıdır. Böylece KÖH’ün, devlet merkezli devrimcilik ile liberal reformculuk arasında üçüncü bir yol olarak, kurucu ikili strateji (devlet içinde dönüşüm için basınç/katılım + devlet dışında demokratik özyönetim ağlarının inşası) inşa ettiği tezi savunulmaktadır.
Öcalan’ın “demokratik ulus” kavrayışı; ulusu devletin homojenleştirici kalıbından çıkarıp, çok-dilli, çok-inançlı, çok-kültürlü bir siyasal aidiyet olarak yeniden tarif etmektedir. Bu tarif, temsilî demokrasiyi reddetmez; ama aynı zamanda onun yerel meclisler-komünler-kent konseyleri gibi doğrudan-demokratik örgütlenmelerle birlikte, ikili bir dolaşım içinde radikalleştirilmesini önermektedir.
1. Ortadoğu Sosyalizmi: Etnik/Mezhepsel Çoğulluk, Ulusal Sorun ve Kurucu Siyasetin Zemini
“Ortadoğu Sosyalizmi” ifadesi, iki yanlış anlama riskini taşımaktadır. İlki, evrensel sosyalist teorinin bölgesel “adaptasyon”u gibi indirgeyici bir okuma; ikincisi, sosyalizmi etno- ya da mezhep-merkezli bir tasarıma hapseden “kültürel özcülük”. Burada önerilen, üçüncü bir yoldur. Bölgenin tarihsel-toplumsal bileşimini, ulus-devletin geç-modern kurucu şiddetini ve devlet-dışı “cemaat/topluluk” örgütlenmelerinin kalıcılığını dikkate alarak, pratik-çoğulcu bir sosyalizm düşüncesi önerilmektedir.
Ortadoğu Sosyalizmi’ni yalnızca evrensel sosyalist kuramın “yerel uyarlaması” gibi okumak yerine, bölgenin tarihsel komünal repertuarını —imece, ortak mera ve su kullanımı, mahalle/aşiret meclisleri, vakıf/topluluk mülkiyeti, lonca/ahî teşkilatı, dayanışmacı yardımlaşma ağları— bugünün demokratik modernite ufkuyla yeniden kuran bir siyasal inşa olarak düşünmek gerekir. Bu repertuar, kapitalist modernitenin ve ulus-devletin tekilleştirici kalıplarından çok önce, müşterekler etrafında ekonomi, bakım ve adaletin örgütlenmesine dair zengin (ama çelişkili) kurumlar üretmişti. KÖH’ün önerisi, bu tarihsel müşterekleri romantize etmeden, eşitözgürlük, cinsiyet özgürlüğü ve ekolojik yeniden üretim ilkeleriyle seçici biçimde dönüştürmektir. Yani “ne varsa aynen iade” demek değil de eleştirel iktibas ve kurucu yeniden tasarımı önermektedir. Bu nedenle komünal hat, devletçi sosyalizmin merkezîleşmiş plan refleksinden de liberal yerelciliklerin hayırsevercilik tuzağından da ayrılmaktadır. Yani özyönetim ile hesap verebilir kurumsallık arasında bilinçli bir eklemlenme hedeflemektedir.
Biraz daha somutlaştıralım. Kurumsal/kamusal müşterekler hattında, vakıf/topluluk mülkiyetinin birikimini, güncel ortak kullanım rejimleri (ör. su, mera, orman, kent parkları, kültür evleri) ve katılımcı bütçe mekanizmalarıyla birleştiren bir çerçeve öne çıkmaktadır. Mahalle/ilçe/kent düzeyinde komün–meclis–konsey ölçeklenmesi, belediye meclisi ve idareyle çift yönlü çalışır, alttan gelen rıza ve kararlar yukarıya bağlayıcı kanallarla akar, yukarıdan gelen kamu yatırımları ve düzenlemeler aşağıda müşterekler hukuku ve yerel denetimle uygulanır. Toplumsal cinsiyet hattında ise tarihsel komünal gelenekteki ataerkil izdüşümler açıkça tanınmaktadır. Kadın meclisleri, eşbaşkanlık, cinsiyet kotaları, geri çağırma/rotasyon gibi kurumsal önlemlerle yapısal eşitlik güvenceye alınmaktadır. Böylelikle komünal olanın “ailecilik” ya da “hami–müvekkil” ilişkisine indirgenmesi engellenmektedir. Ekonomik-demokratik hatta, imece ve lonca dayanışmasının çağdaş muadili olarak kooperatifler, topluluk destekli tarım/gıda egemenliği, takas–yerel pazarlar ve bakım ekonomisi ağları kurumsallaştırılır; böylece üretim ile yaşamın yeniden üretimi (sağlık, bakım, eğitim, ekoloji) aynı müşterek zemin içinde planlanır.
Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin Ortadoğu Sosyalizmi tahayyülü; kadın devrimi, ekolojik duyarlılık ve komünal ekonomi eksenleriyle, sosyalizmi çoğul ve katmanlı bir siyasal inşa olarak konumlandırır.
KÖH’ün içinden geliştiği tarihsel bağlam, ulusal baskı, dil/kültür yasakları, zorunlu göç ve militarize idare biçimleriyle örülüdür; ama aynı zamanda, kadın özgürlüğü, ekoloji, komünal ekonomi ve yerel özyönetim gibi temaların, klasik işçi sınıfı siyasetinin ötesinde toplumsal ittifaklar ürettiği bir sahadır. Bu, Balibar’ın “politik olanın içkin (immanent) çoğalması” fikrine yakındır (6): sosyalizm, tek bir sınıf momentine indirgenmeden, farklı ezilme eksenlerinin birlikte politizasyonu üzerinden kurulmaktadır. Öcalan’ın “demokratik ulus” kavrayışı; ulusu devletin homojenleştirici kalıbından çıkarıp, çok-dilli, çok-inançlı, çok-kültürlü bir siyasal aidiyet olarak yeniden tarif etmektedir. Bu tarif, temsilî demokrasiyi reddetmez; ama aynı zamanda onun yerel meclisler-komünler-kent konseyleri gibi doğrudan-demokratik örgütlenmelerle birlikte, ikili bir dolaşım içinde radikalleştirilmesini önermektedir. Poulantzas’ın temsilî kurumların “derinleştirilmesi” ile tabandan doğrudan-demokratik biçimlerin eşzamanlı geliştirilmesi vurgusu tam da burada yankılanmaktadır.
Bu yaklaşımın bölgeye özgü kritik yönü, güvenlik/savaş rejiminin kronikleşmiş biçimleri altında siyasetin alanını genişletme çabasında yatmaktadır. KÖH’ün “şiddeti denklemin dışına çıkarma” ısrarı ne pasifizm ne de teslimiyet anlamına gelir; siyasal alanı büyütmek, devletin çözümsüzlükten beslenen gerekçelerini boşa çıkarmak ve toplumsal meşruiyeti çoğullaştırmak demektir. Bu, “barış yalnızca bir sonuç değil, bir tutumdur” önermesiyle ifade edilebilecek etik-politik bir tercihtir. Yani kurucu siyaset için şiddeti birinci planda tutan anlayışı dönüştürme kararlılığıdır. Buradan hareketle, KÖH’ün Ortadoğu Sosyalizmi tahayyülü; kadın devrimi (toplumsal cinsiyet hiyerarşilerinin kurumsal çözülmesi), ekolojik duyarlılık (doğa–emek diyalektiğinin yeniden tesisi) ve komünal ekonomi (piyasa/Devlet ikiliğinin dışında dayanışmacı/kooperatifçi örüntüler) eksenleriyle, sosyalizmi çoğul ve katmanlı bir siyasal inşa olarak konumlandırır.
Bu yeniden kurma, yalnız “devletin dışında” bir özerklik iddiası değildir; içeriden/dışarıdan eşzamanlı ilerleyen bir stratejidir. Komünler ve meclisler, bir yandan temsilî kurumları (meclis/yerel idare/mahkeme) dönüştüren basınç ve katılım kanallarını açık tutar; diğer yandan kendi özerk alanlarında karar, icra ve denetim döngüsünü işler kılar. Burada asıl mesele, komünal geleneğin dayanışma ve müşterek akıl kapasitesini, günümüzün şeffaflık, ölçülebilirlik ve hesap verebilirlik standartlarıyla buluşturmaktır. Bu yüzden Ortadoğu Sosyalizmi, tarihsel komünal formları normatif bir filtreden geçirir: eşitözgürlük (dil–inanç–kültür çoğulluğu), cinsiyet eşitliği (kadın özneliği ve şiddetsizleşme), ekolojik sınırlar (yaşamsal döngülerin korunması) ve sosyal adalet (gelir/bilgi/temsil adaleti) ölçütlerinden geçmeyen hiçbir “gelenek” meşruiyet üretmez. Bu normatif çıpa, hem aşiretçilik/akraba kayırmacılığı risklerini hem de piyasa–hayırseverci sapmaları sınırlayan kurumsal bariyerler (çıkar çatışması rejimleri, şeffaf bütçe, açık veri, ombudsman, yerel denetim kurulları) gerektirir.

2. Klasik Sosyalist Stratejinin Krizi: Devletin Maddiliği, Parti-Formunun Açmazları ve “Çifte Süreç” Siyaset
Marksist siyasal stratejinin “krizi”, sıkça ya devletçi darlaşmaya ya da parlamenterleşmiş bir minimalizme indirgenmektedir. Poulantzas, devleti “nötr bir araç” değil, sınıf güçlerinin yoğunlaşması olarak düşündüğünde, iki tür kısalmayı aynı anda eleştirmektedir. “Devleti parçalama” sloganının retorikliği (devlet ilişkilerinin maddiliğini hafife alır) ve salt seçimci reformculuk (iktidarın devlet aygıtları içindeki konumlanışını/direnç noktalarını romantize eder). Bu ikili eleştiriden çıkan pozitif program, çifte süreçtir: (a) Temsilî kurumların özgürlükçü dönüşümüne katılım ve basınç uygulaması; (b) Devlet-dışı alanlarda doğrudan demokrasi ve toplumsal özyönetim ağlarının yaygınlaştırılması. Bu aynı zamanda Balibar’ın “geçiş” stratejisini “tek kanallı” olmaktan çıkaran, “parti–devlet–hareket” üçgenindeki indirgenemez gerilimin kabullenilmesi ve üretkenleştirilmesidir.
“İndirgenemez gerilim”den kastettiğimiz şey, geçiş stratejisinin kalbine yerleşen yapısal bir ikililiktir. Bir yanda temsilî kurumların içeriden dönüştürülmesi, diğer yanda tabandan doğrudan-demokratik/özyönetim biçimlerinin yayılmasıdır. Bu iki alan birbirini hem mümkün kılar hem de sınırlar. Dolayısıyla aralarındaki sürtünme, ortadan kaldırılması gereken bir arıza değil, demokratik sosyalizmin işleyebilmesi için yönetilmesi gereken kurucu bir gerilimdir. Balibar’ın dilinde mesele “devletin içinde mi dışında mı?” ikilemi değildir. Kitleler zaten devlet ilişkilerinin ağı içinde konumlanır ve siyaset her zaman örgütlüdür, kurumsal aracılık olmadan işlemez. Bu yüzden “özerklik” ile “örgütlenme”, “yerinden” ile “merkezî”, “çoğulluk” ile “birlik” mantıkları aynı sahada eşzamanlı var olur ve hiçbirinin diğerini tümüyle eritmesi teorik olarak da pratik olarak da imkânsızdır (7). Poulantzas da devleti sınıf güçlerinin yoğunlaşması olarak düşünerek bu ikililiği stratejik düzlemde netleştirir: Temsilî demokrasinin özgürlüklerini derinleştirirken tabandan öz-yönetim ve doğrudan demokrasi ağlarını büyütmek gerekir; tek kanala indirgeme girişimleri ya sosyal-demokratik ehlileşmeye ya da teknokratik/otoriter kapanmalara savrulur (8).
Bu nedenle gerilim “indirgenemez”dir: Çünkü iki düzenden biri diğerini absorbe ettiğinde bizzat demokratikleşmenin motoru söner. Poulantzas’ın uyardığı “çifte iktidar” sendromu tam da burada belirmektedir. Parti-devlet ile özerk taban organları arasındaki ilişki, ya partinin hareketi idari devreye sokmasıyla yutar ya da hareketin partiyi tümüyle dışlamasıyla kopar. Çözüm, gerilimi görünmez kılmak değil üstlenilecek bir risk olarak kabul edip siyasal tasarımla yönetmektir: İş bölümleri, zamansal öncelikler ve alanlar arasında geçiş protokolleri kurmak; temsilî alanda hak ve özgürlüklerin derinleştirilmesine yönelik basıncı sürdürürken, özyönetim kurumlarının özerkliğini güvenceye almak. Demokratik sosyalizm ancak bu kalıcı sürtünmeyi kurumsal biçimde düzenleyebildiği ölçüde yaşama geçer (9).
Balibar’ın “devletin arazisinde konumlanan ama onun kopyasına dönüşmeyen parti” fikriyle, “kitle hayal gücünü” siyasetin üretici kuvveti olarak gören yaklaşımı bu noktada tamamlayıcıdır. Temsilî alanı dönüştürmeye dönük örgütlü aracılık ve devlet-dışı alanlarda özerk kuruculuk aynı anda ilerler; bu eşzamanlılık, bir “çelişkiyi çözme” değil, gerilimi üretken kılma sanatıdır (10). Poulantzas’ın ifadesiyle, “devleti parçalama” edası bir sözcük oyununa dönüşürken, gerçek mesele güç ilişkilerini devlet aygıtlarının içinde ve dışında sürekli yer değiştirtecek bir strateji kurmaktır. İşte bu yüzden “indirgenemez gerilim”, Marksizmin krizini aşmanın ve demokratik sosyalizmi etkinleştirmenin koşulu olarak görülmelidir.
KÖH’ün önerdiği sosyalizm anlayışının ayırt edici tarafı, bu gerilimi gizlememesi; tersine, siyaset tekniğini bu gerilim üzerine kurmasıdır. “Demokratik modernite” terimi, kapitalist modernitenin ulus-devlet/kapitalizm/endüstriyalizm üçlüsüne karşı-hegemonik bir cevap olarak, komünal–ekolojik–cinsiyet eşitlikçi bileşenleri stratejik bir bütünlük içinde çağırmaktadır. Bu çağrı, parti-formunu da dönüştürmeye zorlar: Parti, devleti kopyalamayan, yeni toplumsal hareketlerle hiyerarşik sentez değil karşılıklı özerklik ilişkisi kuran, toplumsal örgütlenme ile temsilî alan arasında çift yönlü geçişleri mümkün kılan bir arayüz olmalıdır. Otoriter devletçiliğin derinleştiği, meşruiyetin idare/medyaya devredildiği(10) ve yürütmenin “iktidar blokunun gerçek partisi” gibi davrandığı konjonktürde, sol partilerin kimlik krizi ve temsil krizi kaçınılmazdır. Bu krize verilecek cevap, “dışarıdan destek”ten ibaret bir hareket romantizmi değil; iç-demokratik dönüşüm, kitlesel katılım/özyönetim ve temsilî alanı dönüştürme iradesini bir araya getiren karma stratejidir.
Türkiye bağlamında, sosyalist solun iki eğilimli panoraması (şoven-ulusalcı çizgi ve enternasyonalist destek çizgisi) KÖH’le ilişkide kristalleşmektedir. Bunlardan ilki, ulusal sorunun özgüllüğünü görmezden gelerek “sınıf birliği” retoriğine sığınmaktadır. İkincisi, kendi stratejik faaliyetini askıya alma riski taşımaktadır. KÖH’ün barış penceresini bir “demokratikleşme fırsatı”na çevirme çağrısı, sosyalist solun “içeriden kurucu özne” olarak sürece müdahalesini talep etmektedir. Bu talep, bir lüks değil; hegemonya mücadelesinin zorunlu bir koşuludur.
3. Kapitalizmin Doğuşunda “Kastik Katil”: İlksel Birikim, Korozyon Metaforu ve Modernitenin Şiddeti
“Kastik katil” tartışmasında kapitalizmin doğuşunu ve genişlemesini, yalnızca ekonomik rasyonalitenin zaferi değil, çoğul şiddet rejimlerinin (sömürgecilik, patriyarka, ekolojik tahribat, militarizasyon) bileşik etkisi olarak kavramaya yönelik bir metaforik çerçeve olarak kullanılmaktadır. “Kastik”, kimyasal olarak yakıcı/aşındırıcı olanı çağrıştırırken, katil ise bu aşınmanın ölümcül siyasal-toplumsal sonuçlarına işaret etmektedir. Marx’ın ilksel birikim tasvirindeki “kan ve ateş” vurgusu; günümüzde mülksüzleştirme, yerinden etme, güvenlikleştirme ve medya/ideoloji kompleksindeki yumuşak şiddet biçimlerini de kapsayacak şekilde genişlemektedir. Poulantzas’ın ideolojik aygıtların ve yürütmenin merkezîleşmesinin altını çizdiği rotada, “kastik katil”, ikili bir hareketle çalışır: (i) yukarıda devlet–sermaye blokunun yeniden yapılanması, (ii) aşağıda toplumsal dokunun kılcal damarlarında kışkırtılmış ayrışmalar, duygu rejimleri ve “güvenlik” diskurlarının normalleşmesi.
KÖH’ün ekolojik ve komünal vurgusu, bu “korozyon”a bir panzehir olarak düşünülmelidir. Doğayı kaynak değil yaşam ortaklığı olarak yeniden adlandırmak; ekonomiyi piyasa–devlet ikiliğinin dışında dayanışmacı ağlara yaslamak; toplumsal cinsiyet rejiminde kadın özgürlüğünü kurucu bir eşik haline getirmek… Bu “eşikler”, “kastik katil”in aşındırma etkisini yavaşlatan, hatta yer yer tersine çeviren kurumsal/ahlaki altyapılardır. Dolayısıyla KÖH’ün sosyalizmi, yalnızca bir “iktidar stratejisi” değil; toplumsal metabolizmayı (doğa–kültür–ekonomi–bakım) yeniden kuran yaşamsal bir siyaset olarak anlaşılmalıdır.
4. KÖH’ün Konumu: Devlet İçi Dönüşüm + Devlet Dışı İnşa; Hegemonyanın Yeni Grameri
KÖH, klasik Marksist-Leninist şemalardaki hem “devletin ele geçirilmesi” merkezli devrimci telosu ile sosyal-demokrat “parlamenter normalizasyon” arasında, hem de ilkesine dayalı yeni bir siyasal gramer önermektedir: Devletin maddiliğini ve direnç noktalarını kabul ederek temsilî alanı dönüştürme iradesi ve bununla eşzamanlı olarak, doğrudan-demokratik kurumlarla toplumsal özerkliğin inşası. Bu ikili strateji, Balibar’ın altını çizdiği “indirgenemez gerilim”i yönetme sanatıdır: Parti, hareket, yerel meclisler, sendikalar ve kadın/gençlik ağları arasında tek yönlü bir komuta zinciri değil; karşılıklı geçiş ve çoğul eşgüdümlü bir arayışın kavramsal setlerini ve politik konumlanışını sürekli olarak yeniden üretmek.
Bu çerçevede KÖH’ün “barış/çözüm”e bakışı, taktik değil stratejik bir tercihtir. Barış, yalnızca “silahların susması” değil; siyasal alanın büyümesi, hegemonik iktidar blokunun meşruiyet ağlarının gevşetilmesi ve toplumsal güçlerin yeniden kümelenmesi için karşı konulmaz bir gerekliliktir. Otoriter devletçilik altında yürütmenin merkezileşmesi ve medya/idarî aygıt üzerinden meşruiyet üretiminin yeniden ölçeklendirilmesi(12), barış momentlerini nadir ama yüksek katalitik anlara dönüştürmektedir. Sosyalist sol için mesele, bu anları “dışarıdan destek”le teşvik etmek değil; içeriden kurucu özne olarak örgütleyici ve dönüştürücü rol almaktır. KÖH’ün “demokratik ulus” ve komünal–ekolojik vurgusu, bu rolü sembolik değil kurumsal bir ufka bağlamaktadır.
5. Karşılaştırmalı Perspektif: KÖH ile Klasik Sosyalizmler/Sosyal Demokrasi/Avrokomünizm
KÖH’ü klasik sosyalizmlerle karşılaştırmak, bir “eski–yeni” ikiliğine indirgenmemelidir. Burada önerilen, düğümlenme noktaları üzerinden (ya da “boşluklardan”) bir ayrım çizgisi haritasıdır:
Devlet: Klasik devletçi sosyalizm, iktidarı “devleti ele geçirme” ile özdeşleştirir; sosyal demokrasi, devleti “nötr bir araç” gibi görmeye meyleder. KÖH ise Poulantzas’a yakın biçimde devleti maddeleşmiş güç ilişkileri olarak okur; dolayısıyla içeriden dönüşüm için basınç + dışarıdan demokratik inşa olarak söyleyebiliriz.
Parti–Hareket: Avrokomünizm, parti-formu krizini teşhis eder, ancak çoğu kez temsilî alan ile hareket alanı arasında yeni bir bağ dokusu kuramaz. KÖH, partiyi devletin arazisinde konumlandırırken, hareketle hiyerarşik sentez yerine özerk eşgüdüm arar; kadın ve gençlik örgütleri, komünler, yerel meclisler paralel meşruiyet üretir.
Hegemonya: Klasik modellerde ideolojik aygıtlar ikinci plandadır; KÖH, kültürel/simgesel alanı birincil bir mücadele sahası sayar. Toplumsal cinsiyet rejimini dönüştürme, dil/kültür alanındaki çoğulluğu kurumsallaştırma, eğitim/medya sathında karşı-hegemonik pedagojiler üretme, projenin çekirdeğidir.
Ekoloji ve ekonomi: KÖH’ün komünal/kooperatifçi vurgusu, ekolojik yıkımı “ekonomik dışsallık” değil siyasetin kalbi sayar. Bu, Marx’ın ilksel birikim eleştirisini çağdaş “kastik katil” metaforuyla birleştirir: yaşam dünyasının korozyonuna karşı yaratıcı yeniden üretim siyasetleri.
Bu farkların toplamı, KÖH’ün sosyalizmi “üçüncü alan” olarak kurduğunu gösterir: Devlet-toplum ikiliğini çözerek, çok merkezli kurumlar mimarisini önermektedir; bunu hegemonya ile iktidar arasındaki ilişkiyi tek yönlü ele geçirme mantığından çok anlamlı dönüştürme mantığına çevirmek olarak okumaktayız.
Sosyalizm “demokratik olacak ya da hiç olmayacak” sözü, burada bir slogan değil, siyasal bir mantıktır. Bu mantık kurucu gerilimleri kabullenmek, çifte süreç stratejisini uzun soluklu örgütlemek ve barışın etik-politik yükümlülüğünü taşımaktır. Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin çağrısı, sosyalist tahayyülün kapılarını yeniden aralamaktadır.
6. Sosyalist Sola Dair Önermeler
Önerme 1: Sosyalist strateji, temsilî kurumlarda katılım, adaylık ve sürekli demokratik basınçla; taban örgütlenmelerinde özyönetim, komün ve meclis hatlarını aynı anda işletmeyi gerektirir. Bu iki alan arasındaki sürtünme bir arıza değil, demokratikleşmenin motorudur: Çözülmeye değil, yönetilmeye ve üretken kılınmaya ihtiyaç duyar. Pratikte bu, yerel meclislerin yetki ve sorumluluklarının açık protokollerle tanımlanması, parlamenter alanda kazanılan hakların taban kurumlarında somut uygulama yönergelerine çevrilmesi ve iki yönlü hesap verebilirlik mekanizmalarının kurulması demektir. Böylece temsil ile doğrudan demokrasi birbirini törpülemeden, karşılıklı denetim ve tamamlayıcılık içinde çalışır.
Önerme 2: Kadın özgürlüğü ve ekoloji, programların eklentisi değil çekirdeği olmalıdır; çünkü toplumsal eşitsizlik ve ekolojik yıkım, sınıf sömürüsünün hem koşulu hem sonucu olarak iş görür. Sendikal, mesleki ve yerel ağların iç tüzükleri cinsiyet eşitliği ve ekolojik dönüşüm hedefleriyle yeniden yazılmalı; kota, eşbaşkanlık ve bakım emeğini tanıyan zaman/ücret politikaları kurumsallaştırılmalıdır. Ekolojik öz-denetim, yerel enerji ve su kooperatifleri, atık ve ulaşım politikalarında kamusal–komünal ortaklıklar, eşzamanlı olarak ekonomik adalet ve ekolojik yeniden üretimi hedeflemelidir. Bu yaklaşım, sosyalizmi yalnızca gelir dağılımı değil, yaşamın yeniden üretim rejimi olarak kurar.
Önerme 3: Barış bir sonuç değil, süreklilik içeren bir tutum ve kurumsal düzenekler bütünüdür. Yerel uzlaşma kurulları, hakikat–adalet komisyonları, dil ve kültür haklarının yasal güvenceye alınması ve siyasal temsilde eşitlikçi yeniden dağıtım, geçiş programının omurgasını oluşturur. Bu omurganın işlemesi için parlamento, yerel meclisler ve sivil toplum arasında net yetki çizgileri ve hızlı koordinasyon kanalları kurulmalıdır. Barışın kurumsallaşması, güvenlikçi reflekslerin hegemonik alanını daraltır. Dolayısıyla toplumsal katılımı arttırarak demokratik siyasetin meşruiyetini derinleştirir.
Önerme 4: Karşı-hegemonik bir strateji, anadilinde eğitim, yaygın–halk eğitimi ağları ve medya kooperatiflerini aynı çatı altında düşünmelidir. Eğitim müfredatı; eşitözgürlük, çoğulluk ve ekoloji ilkelerini somut yurttaşlık becerilerine tercüme edecek biçimde yeniden tasarlanmalı, okul-dışı yaşam boyu öğrenme hatlarıyla desteklenmelidir. Medyada kooperatif ve topluluk temelli üretim, kültür–sanat alanıyla ilişkilendirilerek kitle hayal gücünü pasif tüketimden aktif üretime taşır. Böyle bir kültürel altyapı, sadece bilgi aktarmaz; kolektif tahayyülü, demokratik kurumsallaşmanın sürdürücü gücüne dönüştürür.
Önerme 5: Kooperatifler, topluluk ekonomileri, yerel gıda egemenliği ve bakım ekonomileri; üretim ve yeniden üretim alanlarını demokratikleştirmenin en somut araçlarıdır. Yerel bütçelerde katılımcı demokrasi, önceliklerin tabandan belirlenmesini sağlar. Bu nedenle ekolojik yeniden üretim ile ekonomik adalet, harcama ve teşvik rejimlerinde birbirine eşgüdümlü hale getirilir. Kamu–komünal ortaklıkları, tedarik zincirlerini yerelleştirirken sendikal ve mesleki örgütlerle koordinasyon, güvenceli çalışmayı ve yeşil dönüşümü birlikte ilerletmelidir. Böylece ekonomi, yalnızca büyüme hedeflerine değil, toplumsal ihtiyaç ve ekolojik sınırlar doğrultusunda demokratik planlamaya bağlanır.
7. Sonuç: KÖH’ün Çağrısı ve Sosyalizmin Açık Uçlu Geleceği
KÖH’ün sosyalizm anlayışı, sosyalizmin “demokratik olmayan” yorumlarının gölgesinde kalan mirası yeniden açar: Dogmadan pratiğe, tek-merkezli iktidardan çoğul hegemonyaya, devrimci an’dan kurucu süreçlere… Balibar’ın “komünist arzusu” ve “eşitözgürlük” (equaliberty) fikri; sosyalizmin ne “nihai zafer” teleolojisine ne de “küçük adımlar pragmatizmi”ne indirgenebileceğini bizlere hatırlatmaktadır. Poulantzas’ın “devletin kalbinde iktidar”, “otoriter devletçilik”, “parti krizi” ve “çifte süreç” kavramları; geçişin tek kanallı olamayacağını, indirgenemez gerilimler içinde uzun bir politik örgütlenme gerektirdiğini göstermektedir. Türkmen’in vurgusu ise Türkiye sosyalist hareketinin KÖH karşısında “dışarıdan yorumcu” değil, içeriden kurucu fail olma zorunluluğunu açıkça koymaktadır. Barış yalnızca bir sonuç değil, siyasal inşanın etiğidir.
Metnimiz KÖH’ün konumunu “sosyalizm tartışmasının neresinde?” sorusuna verilecek tekil bir cevap olarak değil, bir dizi tez olarak sunmaktadır: 1. KÖH, sosyalizmi praksis olarak yeniden kurar. 2. “Demokratik modernite”, devletçi sosyalizm ve liberal reformculuk dışında üçüncü bir kurucu yoldur. 3. Geçiş, temsilî demokrasinin derinleştirilmesi ile doğrudan-demokratik kurumların eşzamanlı inşasıdır. 4. “Kastik katil” metaforu, kapitalist modernitenin çok katmanlı şiddetini teşhis eder ve ekolojik/komünal/kadın özgürlüğü eksenlerini zorunlu kılar. 5. Hegemonya mücadelesi, “kitle hayal gücü”nü politik bir üretici güç olarak kurumsallaştırmayı gerektirir.
Son kertede, sosyalizm “demokratik olacak ya da hiç olmayacak” sözü, burada bir slogan değil, siyasal bir mantıktır. Bu mantık kurucu gerilimleri kabullenmek, çifte süreç stratejisini uzun soluklu örgütlemek ve barışın etik-politik yükümlülüğünü taşımaktır. KÖH’ün çağrısı, sosyalist tahayyülün kapılarını yeniden aralamaktadır. Eşitözgürlük ve içkin demokrasi ufkunda, devletin maddi ilişkiler ağı içinde ve dışında aynı anda siyaset yapma cesaretidir. Bu cesaret, bugün yalnız Kürt halkının değil, Türkiye’de ve bölgede bütün halkların ortak geleceğinin kurucu sermayesi olmaya adaydır.
Dipnotlar
(1) https://praksisguncel.org/kurt-ozgurluk-hareketinin-yeni-perspektifi-karsisinda-turkiye-sosyalistleri/
(2) Ayrıntılı tartışma için bkz. Nicos Poulantzas, “The State, Social Movements, Party: Interview…” (1979): parti örgütleri ile özerk toplumsal hareketler arasında “indirgenemez bir gerilim”in demokratik sosyalizme geçişin üstlenilmesi gereken riski olduğuna dair pasaj; ayrıca Étienne Balibar, “State, Party, Transition (1978)”: kitlelerin “devletin dışında değil, devlet ilişkileri ağının içinde” konumlandığını ve bu nedenle gerilimin ilkece ortadan kaldırılamayıp ancak örgütlenebileceğini savunan çerçeve.
(3) https://www.marxists.org/archive/marx/works/download/pdf/Capital-Volume-I.pdf s. 506
(4) https://komunizminguncelligi.wordpress.com/2020/06/17/devlet-parti-gecis-1978-etienne-balibar/
(5) https://viewpointmag.com/2017/01/18/the-communist-desire-to-change-the-world-and-ourselves/
(6) https://theanarchistlibrary.org/library/giorgio-agamben-the-coming-community’den alıntı: “Agamben’in quodlibet okuması, ‘qualunque/whatever tekillik’in içkinlik mantığını kurar: tekillik, genel bir özelliğe indirgenmeyen, ‘her daim önem arz eden’ oluşudur; bu yüzden ‘topluluk’ da aşkın kimlik ölçütleriyle değil, içkin bir birlikte-oluş kipliğiyle düşünülmelidir.” (bkz. The Coming Community, ‘Whatever’)
(7) Balibar, É. “State, Party, Transition (1978).” Viewpoint Magazine, 18 Dec 2017 — “The masses are not ‘outside the state’ … caught up in a network of state relations” bölümü.
(8) Poulantzas (1978/80, “Towards a Democratic Socialism”): “talk of smashing the state … a verbal trick” ve “democratic socialism is the only kind possible” — tek kanallı çözümlerin yerine çifte süreç ve kalıcı gerilimin yönetimi.
(9) https://jacobin.com/2020/10/towards-democratic-socialism-poulantzas-state-power
(10) https://viewpointmag.com/2017/01/18/the-communist-desire-to-change-the-world-and-ourselves/
https://viewpointmag.com/2017/12/18/state-party-transition-1978/
(11) Nicos Poulantzas, Devlet İktidar Sosyalizm, s. 257
(12) Aynı yerde
Yayın Tarihi: 21/09/2025