Nazi işgalinde dokuz, Sovyet işgalinde otuz yedi, Çekoslovakya parçalandığında altmış dört yaşındaydı Kundera. Öldüğündeyse doksan dört. Oldukça uzun bir yaşam dilimi. Yazmak için de yaşamak için de. Ve yıllardır birçok okur gibi Nobel almasını beklediğim bir isimdi. Herhangi bir ödülle taltif edilmeye ihtiyacı yoktu ama ödüllerin de zaman zaman taltiflere ihtiyacı olabiliyor.
“Milan Kundera öldü.” haberi önüme düştüğünde Milli Eğitim Bakanı’nın, “Gerekirse kız okulları da açabilmeliyiz” açıklamasının detaylarını okuyordum. Velilerin bu yönde bir talebinin olduğunu ve bunu görmezden gelemeyeceklerini belirtmişti bakan. Sendikaların ve toplumun tavrı ne olur bilmiyorum ama bildiğim tek şey, dünya gittikçe korkunç bir yer oluyor ve bunun acısını en çok kız çocukları çekiyor.
Bir elimiz günden güne zorlaşan hayatta, bir elimiz de her şeye rağmen -bir parça da olsa- hala sanatta, edebiyatta diye düşünürdüm; ama özellikle “Lizbon’a Gece Treni” romanıyla tanınan Pascal Mercier’in ölümü bir hafta sonra ülkemizde duyulunca, bu düşüncemin çok da isabetli olmadığını kabul etmem gerekti. Modern dünyayla aramızdaki uzaklığın bu denli arttığının, dünyadan bu denli bihaber kaldığımızın farkında değildim açıkçası.
Neyse ki Milan Kundera’nın ölüm haberini tüm dünyayla aynı anda öğrenebildik. Daha korkunç tesellilerim de olduğu için bu cümleyi rahatlıkla sineye çekebiliyorum.
Ünlü bir müzisyenin oğlu ve ünlü bir şairin yeğeni olarak dünyaya gelir Milan Kundera. Daha lise öğrencisiyken Mayakovski’nin şiirlerini kendi diline çevirir. Edebiyattan sinemaya, müziğe, tiyatroya uzanan bir eğitim. Çağının, Avrupa coğrafyasında toplanan birikimlerinden faydalanabildiği bir yaşam.
İki dünya savaşı arasında -1929’da- Çekoslovakya’nın Brno kentinde doğdu dev Kundera. Ama Kafka kadar olmasa da hep Prag’la özdeşleştirdiğim bir yazar. Hatta yıllardır görmek için yanıp tutuştuğum Prag merakımın ikinci büyük sebebidir. Her ne kadar yarım yüz yıla yakındır Fransa’da yaşamış, eserlerini artık Fransızca yazmış olsa da kurgu eserlerinin neredeyse hepsi Çekoslovakya’da geçer. Bir insana ülkesini yasaklayabilirsiniz ama ruhundan koparıp atamazsınız. Ülkesinde yasaklanma, vatandaşlıktan çıkarılma hikayesi, Nazım Hikmet’ten aşina olduğumuz bir hikaye. Sebepleri biraz tersinden olsa da pratikte aynı. Nazım komünist olmakla suçlanır, Kundera olmamakla. İktidarların sanatçıya had bildirme, ayar verme densizliği, zorbalığı dünya üzerindeki en yaygın mevzulardandır. Ve tarih önünde hep sanatçı galip gelmiştir. Hep.
Ünlü bir müzisyenin oğlu ve ünlü bir şairin yeğeni olarak dünyaya gelir Milan Kundera. Daha lise öğrencisiyken Mayakovski’nin şiirlerini kendi diline çevirir. Edebiyattan sinemaya, müziğe, tiyatroya uzanan bir eğitim. Çağının, Avrupa coğrafyasında toplanan birikimlerinden faydalanabildiği bir yaşam.
İkinci Dünya Savaşı’nda Komünist Parti’ye üye olur, birkaç yıl sonra ihraç edilir. 1956’da tekrar partiye girer ama Prag Baharı’ndaki rolü sebebiyle birçok sanatçıyla birlikte ikinci kez ihraç edilir. 1968 yılındaki Sovyet işgaliyle birlikte Prag Müzik ve Sanat Akademisindeki görevinden uzaklaştırılır. Siyasi baskının artmasıyla birlikte Aragon’un daveti üzerine Fransa’ya gider ve sonrasında Fransız vatandaşı olur. O artık “ Çek asıllı Fransız yazar”dır. Gülüşün ve Unutuşun Kitabı romanı Fransa’da yayınlanınca Çek vatandaşlığından çıkarılır. Sonrasında iade edilir ama bunun bir önemi var mıdır, bilmiyorum.
Çekoslovakya’yı dünyanın en hüzünlü coğrafyalarından biri olarak görmüşümdür hep. Özellikle de 20. yüzyılda, çünkü aynı asrın içinde hem Nazilerin hem Sovyetlerin işgaline uğramak, üstelik parçalanmak çok da sıradan bir durum değil.
Nazi işgalinde dokuz, Sovyet işgalinde otuz yedi, Çekoslovakya parçalandığında altmış dört yaşındaydı Kundera. Öldüğündeyse doksan dört. Oldukça uzun bir yaşam dilimi. Yazmak için de yaşamak için de. Göz önünde olmayı sevmediği için günlük yaşamını pek bilmiyoruz. Ama yazma işini onun kadar hakkıyla yapan çok az insan vardır. Tartışmasız –en azından ben tartışmam- dünyanın en büyük roman yazarıydı. Sadece roman değil, çok önemli bir deneme yazarı, çok önemli bir düşünürdü de. Ve yıllardır birçok okur gibi Nobel almasını beklediğim bir isimdi. Herhangi bir ödülle taltif edilmeye ihtiyacı yoktu ama ödüllerin de zaman zaman taltiflere ihtiyacı olabiliyor.

Kundera okuyan herkes her türlü kalıp düşünceye eleştirel bir gözle bakma, varoluş üzerinden olayları, düşünceleri sorgulama becerisi kazanmıştır az çok. Siyasi duruşundan dolayı çok eleştirilmiş, Orta Avrupa’nın Trajedisi adlı makalesi birçok kişi tarafından küçümsenmesine sebep olmuş ama hiçbir şey onun gelmiş geçmiş en büyük yazarlardan biri olduğu gerçeğini değiştirmemiştir. Birçok insan gibi benim de dikkatimi çeken ve Oggito.com’da yıllar önce okuduğum, Lois Oppenheim’in yazarla yaptığı söyleşideki şu bölümü anmadan geçemeyeceğim:
Lois Oppenheim: Romanın tarihi açısından en büyük önemi atfettiğiniz, romanın gelişimiyle ve kültür tarihiyle bağıntısı üzerine muhtelif yazılarınızda adını geçirdiğiniz yazarlar arasında hiç kadın yok. Yanılıyorsam düzeltin ama ne denemelerinizde ne de söyleşilerinizde kadın yazarlar üzerine tek bir söz var. Bunu açıklayabilir misiniz?
Milan Kundera: İlgilenmemiz gereken yazarların değil, romanların cinsiyeti olmalı. Bütün büyük romanlar, bütün hakiki romanlar biseksüeldir. Demek istediğim, hem kadınsı hem de erkeksi bir dünya görüşünü ifade ederler. Fiziki kişiler olarak yazarların cinsiyetleri kendi özel meseleleridir.
Özellikle Kürtlerin çok iyi bildiği, ilham aldığı bir Milan Kundera cümlesini de bırakıyorum:
“İktidar sizi nerenizden yaralıyorsa orası kimliğiniz olur.”
Yayın Tarihi: 13/07/2023
