PolitikART
Kültür-Sanat

Kültür bahçelerimiz talan ediliyor

PolitikART Özel
Roza Alkan
Baskı ve asimilasyon politikalarına rağmen kimlik, hafıza ve direnişin önemli bir taşıyıcısı olan Kürt müziği, asla sadece müzik olmamıştır. Tarih boyunca yaşanılan katliamların, acıların, sürgünlerin, yokluğun, doğayla kurulan bağın, inançların, baskıların hem dili hem tanığı olmuştur. Özellikle de direnişin. Bu direniş, müziğin çekirdeğini oluşturan dengbêjlerle başlayıp 70’li, 80’li yıllarda sürgünde yaşamak zorunda kalan sanatçılar, 90’larda özellikle MKM bünyesinde kurulan gruplar ve son dönemde birçok genç sanatçının çabasıyla devam etmektedir. Bu sanatçılardan biri de Kasım Taşdoğan. Hem yaptığı müzik hem de duruşuyla son dönemlerin en çok konuşulan isimlerinden biri. Geçtiğimiz günlerde çıkan Xwebun Li Te Tê isimli son single’ı vesilesiyle kendisi ve Kürt müziği hakkında konuştuk.

 

Son zamanlarda hepimiz Kasım Taşdoğan dinlemeye başladık ve reelde de sosyal medyada da sizden bahseder olduk ama hakkınızda çok fazla bir bilgimiz yok açıkçası. Sanki bir anda ortaya çıktınız ve hepimizi etkiniz altına altınız. Kimdir Kasım Taşdoğan, nerde yaşar, nasıl yaşar, neden bu kadar çok sevdik?

Magazinel kısmını bir tarafa bırakırsak, genelde "Seni yeni tanıdım" sözüyle çok karşılaşıyorum. Cevap olarak da "Ben de kendimi yeni - yeniden tanıyorum" gibi şeyler söylüyorum. Özgeçmiş bilgisi olarak kısaca belirtmem gerekirse, 1983 Malazgirt doğumluyum. 9 çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuyum. 1993'de aile Gebze'ye göç etti. 2000 yılına kadar ailemle yaşadım. Göç ettiğimiz yıldan itibaren çalıştım. Çocukluğum ayakkabı boyacılığı, simit satma, inşaat ameleliği, oto tamirciliği gibi çok geniş yelpazede işlerde çalışarak geçti. 2001 yılından itibaren 5 yıl kadar Kürt basın kurumlarında çalıştım. Ardından uzun bir süre de mekân işletmeciliği ve müzisyenliği yaptım. Son 4 yıldır da sadece müzikle ilgiliyim.

 

Xwebûn Li Te Tê isimli son single’nız hem söz ve müziğiyle hem de klibiyle büyük beğeni topladı. Öze dönüşü vurgulayan bir şarkı. Öz tam olarak neresi size göre? Neden oraya dönülmesi gerekiyor?

Bana göre öz henüz ulaşılamamış ve muhtemelen her zaman istikbalde duran yerdir. Tersi ise ilkelliğe giden istikamettir. Öze dönüş dendiğinde genelde “Eskiden iyiydik, şimdi bozulduk.” gibi bir algı var. Ancak ben anlayış olarak da, Xwebûn Li Te Tê eserinde de dönüş - dönüşüm kesişimine dikkat etmek istedim. Aksi halde özü eskide kalan olarak tanımlamak eskiyi yüceltmek olur. Fakat Kürt toplumu özelinde eski güzel değildir ve özlem duymanın, romantize etmenin hiçbir anlamı yok. Bu durumda öze dönüşü gelecekte aramak daha olası geliyor. 

Diğer yandan, klip ve şarkıya kısaca değineyim. Şarkının sözlerinin yazılış anı aslında çok sıradan bir zamandı. Televizyon izlerken Türk TV kanallarının birinde, her zamanki absürtlüğü ile bir tartışma programına denk geldim. İçinde hiç Kürt olmayan sözüm ona Kürt sorunu tartışması. Bir anda irkildim. Kürtlerden bahsederken hiç adlarını kullanmadan, “Irak'ın kuzeyi, Suriye'nin kuzeyi, Türkiye'nin güneydoğusu, İran'ın bilmem neresi” diye yıllardır kulakları kanatan o tonlamalar eşliğinde, kendi olamamanın, başkasının bir uzvu, bir sınır teli gibi tanımlanmanın iticiliği ile yüz yüze kaldım. Aslında bu sadece coğrafi bir kategorizasyonun ötesinde gibi işledi içime. Mesele ülkeler arasında bölüşülmenin ötesinde, bireysel, ruhsal anlamda da bir bölünmüşlük, bölüşülmüşlük meselesiydi. Hem bireysel hem toplumsal anlamda “çoklu bölünme” hali aslında. İnanılmaz huzursuz edici bir durum. Tıpta “Fantom ağrısı” diye bir tanım var. İnsan, bir uzvunu kaybettikten sonra, bir süre o kaybettiği uzvunun ağrısını hissetmeye devam ediyor. Kaşınan uzvu kaşımak istersin ama o uzuv aslında artık yoktur, yani artık olmayan bir uzvun ağrıyor ve sen bir şey yapamıyorsun. Deneyimlerden okuduğum kadarıyla berbat bir his. Bir yaran var ama sen dokunamıyorsun. İşte şarkı bütün bu toplumsal ve ona bağlı olarak bireysel bölünmüşlüğün, kendi olmaktan çıkmanın, kaybedilen parçalarına dokunamamanın ağrısı olarak çıktı diyebilirim. 

Klibe gelecek olursak; aslında ben henüz klip fikrine çok sıcak bakan biri değilim. Bana, müziğe hile katmak gibi geliyor. Ya bunu aşacağım ya da klip yapma işine mesafeli duracağım. Daha önce Reşkê şarkımıza bir klip yaptık, onun senaryosunu ben yazdım ama hem yazdığımı çekmenin koşulları oluşmadı hem de çektiğimiz klip içime sinmedi. Ama bir işe emek verildiğinde estetik kaygıları bir tarafa bırakmak gerekiyor bazen. Diğer eserlerde genelde stok görüntü veya görsel kullanmayı tercih ettim. Fakat gelinen aşamada, insanlar sanatınızı, sanat yapma amacınızdan kaynaklı uzun süre takdir ediyorsa, bir yerden sonra sizin de üretimlerinizin sanatsal değerini ilerletme, geliştirme ihtiyacınız oluyor. Xwebûn Li Te Tê klip ihtiyacı da öyle hasıl oldu. İlk önce iki ayrı senaryo yazdım, bir süre üzerine düşününce, şarkının söz ve müziğinin üstüne bu kliplerin aşırı bir politik kesiflik katacağı, bir tür sloganlaşma riski taşıyacağını düşünüp, klip işini yönetmen arkadaşa bırakma kararı aldım. O ise şarkının politik içeriğinden ziyade, estetik ve sanatsal kaygılarla yaptı. Ama günün sonunda sanırım iyi bir klip oldu. En azından gelen tepkiler o yönde. 

Kürtlerin toplumsal kültürü uzak geçmişte atalarının, yakın geçmişte çocuklarının ölerek oluşturduğu, bir nevi mezarlıklara ektiği bahçelerdir. İşte bu son yıllarda bu “kültür bahçeleri” aşağılanıp talan edilmeye başlandı. Bunun yarattığı psikolojik tahribatı iyileştirmek kanımca uzun bir zaman alacak. 

Müziğiniz aynı zamanda ciddi bir toplumsal sorumluluğu da omuzluyor; Rotinda ile düet yaptığınız Xem Neke Şenyaşar ailesinin çektiği zulme, Vina Sor Rojovalı kadınların direnişine, Ziryanım Şengal direnişine, Mirate Kürt coğrafyasındaki doğa talanına dikkat çekiyor. Ortalama 60-70 yıl kaldığımız bu dünyada dört ayrı cephede mücadele etmek zorunda olmak ve bu mücadelenin kuşaklar boyu sürmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu çok etraflıca bir soru ve sadece burada cevaplayabilir miyim, bilmiyorum. Özellikle geçtiğimiz 10-12 yıl, Kürtler açısından inanılmaz derecede varlık-yokluk yılları oldu. Bunu toplumsallıktan ziyade kültürel anlamda söylüyorum. Eskiden çeşitli inkâr türlerine alışkındık, bir yerden sonra artık acıtmamaya başladı ve oradan ayağa kalkma arayışları geliştiriyorduk, fakat bahsettiğim son yıllarda Kürtlerin inkârından ziyade, varlık hallerinin aşağılanması ile karşılaştık. Eskiden dirimizi inkâr eden sistem ve yarattığı hakim toplum, bu defa ölümüze saldırmaya, ona hakaret etmeye ve oradan ruhsal şiddet kurmaya başladı ve bu halen kısmen devam ediyor. 90’lı yıllardaki şiddet ve isyan pratikleri genelde en dramatik zamanlar olarak tanımlanır Kürtler nezdinde. Faili meçhuller, köy yakmalar, toplu göçler vs. istatiksel olarak çok yükseklerde olsa da, bana kalırsa ruhsal olarak en çok Kürtler bu son 10-12 yılda hırpalanıp, aşağılandı. Genel saldırı odağı diri insanlardan ziyade, ölülere oldu. Hiçbir çağda bu kadar mezarın tahrip edildiğini hatırlamıyorum. Kendi köyümde, çocukluk arkadaşlarımın mezarından tutun, Garzan şehitliği gibi yerlerden yüzlerce insan cenazesinin alınıp, İstanbul’un bir kaldırımına rasgele gömülmesine kadar. Bir insana hakaret ve inkâr yerine, “sarı torba” retoriği ile aşağılama ve tahrip etme girişimleri, neredeyse hepimizin muhatap kaldığı şeyler oldu. Burayı çok uzatmak istemiyorum ama kısaca şöyle özetleyeyim; kültür dediğimiz şey “ekin, ekilen şey” gibi bir anlam taşıyor. Kürtlerin toplumsal “ekin”i uzak geçmişte atalarının, yakın geçmişte çocuklarının ölerek oluşturduğu, bir nevi mezarlıklara ektiği bahçelerdir. İşte bu son yıllarda bu “kültür bahçeleri” aşağılanıp talan edilmeye başlandı ve bunun yarattığı psikolojik tahribatı otamak kanımca uzun bir zaman alacak. Çünkü bu aynı zamanda nefret edilen ulusun, bir varoluş biçimi olarak nefreti geliştirmesine de sebep oldu. Dolayısıyla bugün barış dendiğinde, yirmi yıl önceki kadar kutsal gelmemeye başlıyor bazı insanlar için. Bu bizim toplumsal otamaya ihtiyaç duyduğumuz bir konu ve sebebi biz değiliz. 

Hal böyle olunca yapacağınız her şarkının, her sanatın birden fazla toplumsal konuya temas etmesi gerekiyor. Ama aynı zamanda da evrensel sanat ölçülerine de dikkat etmeniz gerekiyor. Her neyse artık “evrensel sanat ölçüsü”

 Xem Neke aslında sevgili Rotînda’nın yıllar önce yazdığı ama seslendirmediği bir şarkı. Bütün Rotînda şarkıları gibi aslında bir aşk şarkısı olduğu kadar, toplumsal yaralar ile kesişen noktaları olan bir şarkı. Böyle olunca ona bol manzaralı, peyzaj değeri yüksek bir klip çekmektense, şarkının yayınlandığı döneme denk gelen ve kesişim noktaları olan başkaca toplumsal sorunlara işaret etmesi daha mantıklı ve etik geldi. Şenyaşar ailesinin direnişi 200 günden fazlaydı sürüyordu şarkı çıktığında ve onu anlatmak dururken bir dere kenarında klip çekmek etik gelmedi. 

Vîna Sor aslında bir Rojava şarkısı değil, şarkının ikinci kıtası Cizre’de bir zırhlı aracın bir eve dalması sonucu uykusundaki iki çocuğun katledilmesini anlatıyor. Bunu dramatik bir tonda bestelemek muhtemelen çok daha rağbet görürdü ancak, her şarkımın ya söz-müziğinde, ya görselinde umudu işlemeye dikkat ediyorum. O kadar dramatik sorunların içerisinde, Rojava’da İşid barbarlığından kurtarılan bir kadının rengarenk umudunu işlemek daha pozitif ve yaşamsal geldi. Yani aslında az önce bahsettiğim “kültür bahçesi” mezarlıklara ekilen “ekin” üzerinden bir nakarat besteleyip, hayat ağacının yeşermeye devam ettiğini anlattım. 

Ziryanim bir Êzîdî dramına dikkat çeken bir eser olmasının yanında, bestelendiğinde, yazarı Ramazan Çeper ve binlerce siyasi tutuklu 150 günden fazlaydı bir açlık grevindeydi ve dışarısı çok az duyuyordu onları. Çeper 24 yıldır tutuklu. Görsel olarak da yine 28 yıldır tutuklu olan Mahmut Ulusan’ın bir çizimini tercih ettim, çünkü şarkının sözleri başka bir toplumsal yaraya dikkat çekerken, şarkının yazarını ve arkadaşlarını da unutmamanın vicdani sorumluluğu ağır basıyordu. Keza ‘Mîrate’ şarkısı ana akım Kürt siyasetinin çok dillendirmesine rağmen özümsemekten ve ait hissetmekten henüz bana göre biraz uzak olduğu ekoloji sorununa dikkat çekmek içindi. Tabii az önce bahsettiğim “kültür bahçesinin” yağmalanmaya devam etmesiyle ilgili bir şarkı ve klipti. Yani kısacası bir şarkıyı sadece sanatsal ölçülerle yapma lüksüne maalesef hala erişemedik. Çünkü her an vuku bulan başkaca varoluş sorunlarımızı ıskalamak huzursuz edici. 

 

Aslında çok önemli bir noktaya da değindiniz. Ekoloji sorunu Kürt mücadelesinin önemli bir parçası. Dediğiniz gibi Kürt siyasetinde çok dillendirilmesine rağmen doğa talanı artarak devam ediyor. Bu talan başka birçok kaybı da beraberinde getiriyor: mezarlıkların, köylerin, tarihin sular altında kalması; ormanların yok edilmesiyle doğanın dengesinin bozulması, maden şirketlerinin, fabrikaların verdiği zararın yanı sıra doğaya bıraktığı atıkların kötü ve kalıcı sonuçları… mevcut bütün talana rağmen ekoloji sorununun hâlâ söylemden öteye gidilmemesini ne yapacağız? Sorunun çok çok ciddi olduğunu ne zaman kavrayacak siyasilerimiz?

Bu konuda özellikle yerel yönetimlerin yapacağı çok şey var. Benim bir müzisyen olarak yapabileceklerim de var. Sınırlı da olsa birçok yerelde dinleyenlerimiz, bizimle aynı ufka bakanlarımız var sanatçılar olarak. Bunu sadece ben değil, hiçbirimiz henüz değerlendirmedi. Bu konuda suçluyuz. Aylar önce madenlerle gündeme gelen bir ilçemizin yerel yöneticileri ile oturup konuştuk. Bir şeyler yapmak istediğimizi söyledik. Bize ilk sorulan şey, maliyetin ne olacağıydı. Ben etik olarak bir doğa etkinliği için herhangi bir ücret kabul etmediğimi söyledim. O zaman size bir konser düzenleyelim, sonra da eylem yapalım dediler. İçimize işlemiş bir pragmatizm var ve git gide kurumsallaşıyor. Yerel yönetimlerin bir çağrı yapıp, teknik destek sunabiliyorsa sunması yeterlidir. Yerel yönetimler böyle de, biz çok mu iyi yerdeyiz, hayır. Son yıllarda hem dünyada, hem coğrafyamızda ciddi bir sağcılaşma boy verdi. Nedir bu sağcılaşma, temsili politikaya, temsili kültüre ve kurum yüceltmeye, semboller ile gurur duymaya dayalı anlayıştır. Yatay örgütlenme ve kurumlaşma neredeyse bitik durumda. Her şeyi belediye ve milletvekili yapsın, liderler temsil etsin anlayışı hâkim. Bu sağcılaşma işte. Ekoloji derneklerimiz var ancak kendi başlarına, yerel yönetimler olmadan bir şey yapamaz durumdalar. Paraya, AB projelerine tahvil edilmeyen kurumlaşmalar neredeyse bitmiş durumda. Buralardan örgütlenip, yerel yönetimi de, genel iktidarı da baskı altına alacak etkinlikler örgütlenmeli. Bu yüzyılın belki de en büyük savaşları, su savaşları olacak ve coğrafyamızın zengin su kaynakları bu savaş politikaları çerçevesinde yok ediliyor. Buna sadece madencilik üzerinden bakmak da yetersiz. Halk ve sivil kuruluşlar yapacak ki, siyaset kurumu buna mecbur olacak. Çok da ahkâm kesmek ilkeli gelmiyor ama, bir müzisyen olarak, ekoloji konusunda, kâr amacı gütmeyen her organizasyona büyük bir gururla, hiç bir karşılık talep etmeden katılmaya her zaman hazır olduğumu söylemek istiyorum.

 

Yaz boyunca köyümde Nav Şêrîna Min isimli parçanızı dinledim. Yaş ortalaması oldukça yüksek, şehirle pek bağı olmayan bir dağ köyü. Şarkıyı duyan herkes çok beğendi, tekrar tekrar dinlemek istediler, sizi tanımadıkları için hayıflandılar, aslında günümüz Kürt sanatçılarının neredeyse hiçbirini tanımıyorlar, çünkü kırsalda yaşayanların dijital platformlara, konser alanlarına ulaşma şansları yok. Oysa biz, 90’ların gruplarını, önceki sanatçıların müziğini bu insanların alıp çoğalttığı kasetler sayesinde dinledik, Erivan Radyosundan dinleyip öğrendikleri pek çok stranı bize de öğrettiler. Ulusal bilincimiz onların bize ulaştırdığı müzik sayesinde oldu biraz da. Günümüz Kürt müziği ile bu insanlar arasında oluşan uzaklık çok acı değil mi? Gerçi siz, özellikle pandemiden sonra sahne kavramını yıkıp dezavantajlı birçok ortama müziğinizi ulaştırdınız ama bunu yapmak da her zaman mümkün olmuyor.

Nav Şêrîna Min bir Cegerxwîn şiiri ve Rojavalı büyük sanatçı Xelîl Xemgîn’e ait bir beste. Çocukluğumda duyduğum ilk politik müzisyenlerden biri. Ben sadece kendimce yorumlamaya çalıştım ama şu ana kadarki tüm üretimlerimden daha fazla dinlenip beğenildi. Aslında bu işe ilk başladığımda, cover şarkıları, daha çok dinleyiciye ulaşmak için bir tür “Truva Atı” olarak görüyordum. Temel amaç, kendi bestelerimi üretmek ve dinleyici oluşana kadar da kendime yakın gördüğüm müzisyenlerin şarkılarını ödünç almak gibi. Aksi durumda sürekli kendini tekrar eden, üretme becerilerini geliştirmeyen “yorumcular kervanı”nın yeni bir üyesi olmanın ötesine geçemezsiniz. Yorumculuk da elbette bir sanatçılık biçimi ama benim iddiam o değil. Yaratma becerilerimi geliştirmek istiyorum.

Bir Kürt sanatçının 32 ayrı kategoride konser bileti sattığına tanık oldum. Yine bir arkadaşımın bir konsere 6 taksitle bilet aldığına tanık oldum. Hep klişedir “Kürtler sanatçılarına sahip çıksın,” diye. Bana kalırsa bu son yıllarda Kürtler çok sahip çıktı ama sanatçılar halkına sahip çıkmadı.

Sanatın kentlileşmesi meselesine gelince, benim en acı duyduğum meselelerden biri de bu. Yine son yıllarda gelişen bir durum bu ve kanımca sistemin manipülasyon ve müdahalelerinin bunda etkili olduğunu düşünüyorum. Özellikle cemaat darbesi sonrası sistemin esas olarak yöneldiği alan, bana kalırsa Kürt kurumları oldu. Bir çok uydu kanalı, yerel tv ve radio kanalı aracılığı ile, Kürtlerin yaşadığı en ücra köye bile Kürt kültürünün ücretsiz bir şekilde ulaşması imkanları, bir anda ellerinden alındı. Evet, internet çağının başkaca avantajları var, ancak Kürt köylerinin imkânları ve yaş ortalaması göz önüne alındığında, kentli genç kesim dışında kimse ulaşamaz oldu kültürel etkinliklere. Diğer bir sorun da bizim toplum olarak henüz kültürel etkinliklere bir ihtiyaç değil de bir lüks olarak bakmamızla ilgili. Lüks gibi görünce onun herkese ücretsiz bir şekilde ulaştırılması çoğu sanatçıya bile gereksiz gibi geliyor. Dengbêjler bu konuda bizden çok daha ilerideydi. Evet her ağanın, bey’in dengbêjî vardı belki ama, halk dengbêjliği daha yaygındı. Civat, şevbuhêrk ve divanlar neredeyse her köyde kurulabiliyordu. Cemaat darbesinden önce Kürt kurumları ve belediyeler, tv ve radio kanalları bu ihtiyacı büyük oranda karşılıyordu. Ancak kayyum uygulamalarından sonra bütün bu imkânlar halkın elinden alındığı gibi, daha vahimi de bu kurumlar üzerinden üretim yapan sanat topluluklarının da kurum ve belediyeler olmaksızın sudan çıkmış balık gibi ortada kalmasına da maalesef tanık olduk. Neredeyse bütün üretme becerileri yitirildi, bazı kurum ve sermaye kuruluşlarının finansmanı olmaksızın bir ilçe konserinin bile yapılamaz olduğu gerçeği ile karşılaştık. 30-40 kişi katılımlı after partilerinin afişinin altında Avrupa Birliği kuruluşlarının logolarını görmeye başladık. Bu bize çok şey anlatıyor bence. Öte yandan festivaller, halk konserleri gibi imkânlar halkın elinden alındığı gibi, ücretli konser yapmanın bile imkânları çok sınırlandırıldı. Birçok şehirde konser yapacak salon bulamamak, müziğin büyük oranda ekonomik kaygılar nedeniyle kafe ve barlara hapsolmak zorunda kalması, artık dinleyicinin ona erişmek için ihtiyaç duymasının bile yetmediği bir durum çıktı. Hakkari’de, Şırnak’ta Mardin’de kamu kaynakları ile, gaspedilen belediyeler ve valiliklerin ortak projeleriyle yüzlerce Türk pop sanatçısı ücretsiz bir şekilde ulaşılabilir iken, oralarda yaşayan halkın kendi kültüründen birkaç şarkı dinlemek için, hem şehirli olması, hem belirli bir gelir seviyesinin üstünde olması ve çoğunlukla da yaşam biçimi olarak alkollü bir mekana gitmeye ve harcama yapmaya müsait olması gerekiyordu. İşte bu durum Kürt müziğini ve sanatını sistem eliyle ihtiyaçtan olmaktan çıkarıp, lükse dönüştürdü. Maalesef biz sanatçıların birçoğu da konserlerine, gösterilerine duyulan ilginin kendi başarımız olduğuna dair bir yanılsama içerisine girdik. Bir Kürt sanatçının 32 ayrı kategoride konser bileti sattığına tanık oldum. İlkel klan toplumunda bile bu kadar sınıf olmadı hiçbir zaman. Yine bir arkadaşımın bir konsere 6 taksitle bilet aldığına tanık oldum. Hep klişedir “Kürtler sanatçılarına sahip çıksın,” diye. Bana kalırsa bu son yıllarda Kürtler çok sahip çıktı ama sanatçılar halkına sahip çıkmadı. Bunu yıkmamız lazım. Olursa belediye ve kurumlar üzerinden, olmuyorsa ve bana kalırsa, iktidar alanları dışında kalan kolektif yapılanmalarla. Kültür – kent ilişkisinin bu denli sıkılaşması gelecek için ciddi bir yok oluş tehdidi barındırıyor.

Muş’un bir ilçesinde, Diyarbakır’ın bir ilçesinde ücretsiz konser verecek imkânlara sahip bir rock sanatçımız yok. Bunları dert etmek gerekir artık. Bence Kürtlerin kendini ispat etme evresini artık aşması gerekiyor. Oraya hapsolup kalmışız. Büyük bedellerle aştık, artık varlığımızla övünmek yerine, inşa etmeyi konuşmamız gerekiyor. 

Kürt müziği üzerinde 90’larda bile görülmeyen katı yasaklar var ama buna rağmen üretimin çok arttığını düşünüyorum. Gençler tüm baskılara ve yasaklara rağmen Kürtçe üretmekte ısrarcı. Üstelikte sadece müzikte değil; tiyatroda, sinemada, edebiyatta. Bu yasakların işe yaramadığını defalarca tecrübe ettiği halde, sistem neden sürekli kendini tekrar etmekte bu kadar ısrarcı?

Sistemin kendini tekrarı genelde kendi kitlesini konsolide etmenin yanı sıra, Kürt kültür üretimlerinin odağının folklorik düzeyde kalmasını sağlamak ve bir kültürel inşayı bu vesileyle geciktirmeyi amaçlamaktadır bana kalırsa. Genç sanatçıların artması çok umut vericidir ancak düşünsenize bu bilişim çağında bizim hala Kürtler olarak Kürtçe üretim yapıyor olmamıza sevinmemiz, bir zafer midir yoksa bir sığınma hali mi? Birçok Kürtçe sanat üretimi hala kendini Kürtçe olması dışında bir meziyet ile övemiyor maalesef. Bunu küçümsemiyorum elbette. Muazzam bir inkâra karşı, bir dilde üretim yapmanın kendisi elbette çok değerli ama bizim üretenler olarak çok daha başka bir yerde olmamız gerekiyordu. Kürtçe rock, blues, R&B veya rap müzik yapan bir kişiye piyasa oluşturması dışında bir alternatif sunamıyor olmamız ayıp bir durum iken, Kürtçe rap yapılıyor diye övünmek sistemin bizi hapsetmesi kadar, bizim de Kürtçeye bir sığınak muamelesi yapmamızın sonucudur. Daha geçenlerde bir Kürt haber sitesinde okudum, “Hakkari’de Kürtçe şarkı eşliğinde kız isteme merasimi,” diye haber yapılmış. Bu utanç verici geliyor. Bu çağda Kürtlerin Kürtçe bir şey yapması hâlâ bizde haber değeri taşıyor, inanılmaz. Henüz bir oda orkestramız yok. Bir senfoni orkestramız yok. Muş’un bir ilçesinde, Diyarbakır’ın bir ilçesinde ücretsiz konser verecek imkânlara sahip bir rock sanatçımız yok. Bunları dert etmek gerekir artık. Bence Kürtlerin kendini ispat etme evresini artık aşması gerekiyor. Oraya hapsolup kalmışız. Oysa biz orayı aştık. Büyük bedellerle aştık, artık varlığımızla övünmek yerine, inşa etmeyi konuşmamız gerekiyor.

Yerel yöneticiler hâlâ kültürel etkinliklere “eğlence” mantığı ile bakıyor. Kültürel etkinlik bir lüks değil, temel ihtiyaçtır ve devrimci karakterlidir. Her ne kadar belediyeler dışında da bunun kurumlaşmasını sağlamak gerekirse de, bu belediyeler için bir tercih değil, zorunluluktur. Yapmak zorundadır.

Kürtlerin belediyeleri Kürt sanatçılar için yeterli alan yaratıyor mu sizce?

Hayır. Ama bu bir süreç sanırım. Kayyum öncesi dönemlerin çok gerisindeyiz şu an. Ancak muazzam baskılar olduğunu biliyorum. Şu ana kadar 3 ilçe belediyesi konseri yaptık biz, ki bir çok müzisyen henüz bu kadar da yapamadı. Sistem bir yandan bütçe konusunda kısıtlamalar koyarken, belediyeler de bu son 10 küsur yıldaki kültürel tahribatın neticesinde oluşan, kimi folklorik, kimi politik ve maalesef halk nezdinde rağbet gördüğü için kimi de “arabesk” olarak tanımlanan müzik türlerini tercih ederek bu kısıtlı imkânları, bu tarz müzik üreten sanatçılara kullanıyor. Bu kısa vadede anlayışla karşılanması gerekir kanımca ama böyle devam etmesi yönünde bir eğilimin oluşması sakıncalı. “Halk bu müzisyeni istiyor” bir popüler kültür tuzağıdır. Halk AKP’yi istiyor, biz alternatif olmayalım, gibi bir anlamı var. İmkânı olmadığı için müthiş işler yapma kabiliyeti olan müzisyenlere imkân vermezseniz, halk onları hiçbir zaman bilmeyecek ve istemeyecek. Biliyorum, bahsettiğimiz son yıllarda Kürt siyasi hareketinin en zor zamanlarında, yanında durmaya cesaret edememiş veya ona ‘sallamak’ bu kadar kolayken bazı sanatçılar da rüzgâra kapılıp siyaset kurumunun çaprazına geçmiş. Oturup yeni bir hukuk konuşmak gerekiyor. Sahne verip vermeme mevzuundan bağımsız olarak bunu yapmak gerekiyor. Bir başka konu da bazı yerel yöneticilerin hâlâ kültürel etkinliklere “eğlence” mantığı ile bakması. Şahsen birden fazla kere duydum, filanca belediye başkanı “Benim eğlenceye verecek param yok” gibi yaklaşımlar. Kürt kültür üreticilerinin neredeyse tek övünç kaynağı üretimlerinin Kürtçe olmasına kadar sıkıştırılmışken, kültürü halka ücretsiz ulaştırmayı bir lüks veya “eğlence” olarak tanımlamak, en hafif tabiriyle ayıp. Sonra da Sur’da, Cizre’de yapılan “kültür yolu festivali”ne katılan insana laf etmeyeceğiz o zaman. Kültürel etkinlik bir lüks değil, temel ihtiyaçtır ve devrimci karakterlidir. Her ne kadar belediyeler dışında da bunun kurumlaşmasını sağlamak gerekirse de, bu belediyeler için bir tercih değil, zorunluluktur. Yapmak zorundadır. İnanıyorum ki bunun ekonomik ve hukuksal imkânları önümüzdeki dönemde daha da artacaktır ve hep birlikte aşacağız.

 

Son zamanlarda bazı Kürt sanatçılarının resmi organizasyonlarda ya da Kürtlerin haklı mücadelesine karşı olan bazı mecralarda, hatta bazı düğünlerde, sahne almaları çokça eleştirildi. Sanatçıların dinleyicilerle buluşma imkânının azlığı, geçim sıkıntısı vs sebepler de varken bu eleştirilere nasıl bakmak gerekiyor sizce? 

Her sanat veya sanatçı devrimci olmak durumunda değil. Ve elbette sanatçılar sanatı bir aktivizm olarak değil, bir meslek olarak yapıyor. Dolayısıyla geçimlerini düşünmek durumundalar. Ancak bahsettiğimiz etkinliklere katılan sanatçılar, Kürt sanatçılar arasında geçim sıkıntısı en az olan, ya da hiç olmayan sanatçılar. Dolayısıyla bu etkinliklere katılan bir kısım sanatçı, kanımca ekonomik getirisinden bağımsız olarak kabul ediyor bunları. Hepsi için demiyorum tabii. Çünkü Kürt sanatı icra edip, sadece Kürt kitlesine hapsolmayı kendisi için sınırlandırıcı bulan, Kürtler dışında da dinleyici edinme stratejisi olan sanatçılar, ana akım Kürt politik kitlesi dışındaki etkinlikleri bir 'siyaset üstülük' olarak tanımlıyor ne yazık ki. Oysa en politiği o etkinlikler aslında. Ben fikir olarak bütün devlet organizasyonları, festivalleri Kürt sanatçıları içermek zorundadır diye düşünüyorum. Bu ayrı bir konu. Mesela Trabzon, Yozgat, Kayseri, İzmir, Ankara, İstanbul belediyelerinin festivallerinde Kürt sanatçılar olmalıdır. Ben de zevkle katılırım. Ama bin bir hile ile, kayyumla, taşıma asker ile gasp edilmiş bir şehrin festivaline katılmayı çok aşağılayıcı olarak görürüm. Kayyum olan şehirlerde belediye otobüsüne bile binmiyorum ben.

İstanbul NÇM’nin oluşturduğu ama bir konserden sonra sahne imkânı bulamayan Mezopotamya Orkestrası bence çok umut vadeden bir oluşum. Keza Avrupa’da da bunun benzerleriyle geçmişte karşılaştık. Her ne kadar Avrupa’daki Kürt sanatçıların şu anki üretimlerini en geri kalmışı üretimler olarak değerlendirsem de…

Kürt sanatı için ne düşünüyorsunuz? Gelinen nokta yasaklanmış, yok sayılmış bir dili, kültürü sonraki kuşaklara aktarmada yeterli mi sizce?

Değildir diye düşünüyorum. Hem nüfus yoğunluğu, hem dünyanın dört bir yanına dağılan Kürt toplumunu düşündüğümüzde, maalesef hala Êrîvan ve Bağdat radyolarının üretimleri ve bir inşa dönemi olan 90’ların üretimlerinin üstüne ciddi bir şey koymuş değiliz. 90’lara kadarki Kürt toplumu için varlığını ispat etmek yetiyordu ve 90’lar itibariyle de üretimler yeterliydi bence. Ancak sonraki 30-35 yıl içinde hem sosyolojik, hem kentlileşme biçimleri, yine dört ayrı parçadaki sosyo-politik şekillenmeler, bizi çok daha fazlasını üretmek zorunda bırakıyor. Kültürel iddiamız ile tezat bir kültürel üretim hızımız var kanımca. Ama çok umutluyum. Artık folklorik düzeyi aşması gerekiyor kültürün. Kültür, sadece folklor değildir. Şal û Şapik giymek bu düzeyde çoğalıp yayılmış bir toplumun kültürel ihtiyaçlarını karşılamak için çok eksik kalıyor artık, yersiz değil, ama eksik. Avrupalıya, Batılıya oryantalist bir görsel şölen sunmanın ötesine geçen ama dünyanın gelişmiş ülkelerini hedefleyen, hem görsel, hem sanatsal yönü zengin üretimler yapmak gerekiyor. Bu konuda Rojava’daki sanatsal üretimler şuan yükü omuzlamış görünüyor. Ancak başka yerlerde de bu potansiyel fazlasıyla var. İstanbul NÇM’nin oluşturduğu ama bir konserden sonra sahne imkânı bulamayan Mezopotamya Orkestrası bence çok umut vadeden bir oluşum. Keza Avrupa’da da bunun benzerleriyle geçmişte karşılaştık. Her ne kadar Avrupa’daki Kürt sanatçıların şu anki üretimlerini en geri kalmışı üretimler olarak değerlendirsem de. Tabi sadece müzik üzerinden bakmamak gerekir. Sinema alanı bence en az önemsenen alan hâlâ. Ki en etkileyici sanat disiplinlerinden biridir. Birçok alanda kısa bir süre sonra, politik ve jeo-politik gelişmelerle paralel olarak, ciddi üretimlerin olacağına inanıyorum ama. 

 

İlk single’nız Rê idi yanılmıyorsam. Turgut Uyar’ın Yokuş Yol’a şiirinin Kürtçe çevirisi. Sizin çevirinizdi. Yokuş Yol’a, onu ilk defa okuyan her Kürd’ün soluğunu kesen bir şiir. Sevdiğiniz başka şair ve şiirleri merak ettim doğrusu.

İtiraf etmeliyim ki şiir konusunda çok fazla cahilim. Daha doğrusu şiirle ilgili çok önyargım var ve onu yıkmaya çalışıyorum. Nedense şiir yazmaya 20’li yaşlardan sonra son vermek gerekir gibi bir düşüncem var. Bütün şairlerden özür dilerim. Bu elbette haklı bir düşünce değil. Ama şiirin karşımıza çıkış biçimi maalesef biraz buna sevk etti beni. Yokuş Yol’a ve Ziryanim’ı besteledikten sonra o kadar yersiz şiir gönderen oldu ki, kafayı yememek işten değil. “Sevdiğim kızın adı Ruken, bu şiiri ona yazdım, bestelerseniz çok iyi bir şarkı olur” kıvamında o kadar şiir geldi ki…

Çok iyi şairler okudum aslında. Türkçe şiire çok hakim değilim. Ahmed Arif, birkaç Cemal Süreyya, birkaç Turgut Uyar, işte “ikinci yeniciler” olarak tanınan şairlerin kimi şiirlerini okudum. Hangisini çok seviyorsun derseniz, Türkçe şiirde henüz Ahmed Arif üstünde etki yapan şair okumadım. Öte yandan dünya şairlerinden bazılarını okudum. Pablo Neruda bunlardan başlıcası. Yine bir miktar Brecht okudum. Kürt şairlerden en çok okuduğum sanırım Rênas Jiyan. Bütün kitaplarını okudum diyebilirim. Keza Arjen Arî’nin birçok şiirini okudum. Cegerxwîn’i ayrı bir yere koyuyorum, zira o bir şair olmanın ötesinde anlam ifade ediyor benim için. En çok sevdiğim şair muhtemelen henüz okumadığım şairdir. Fakat mahpus şairlerin eserlerini ayrı bir yere koyuyorum. Ramazan Çeper’in sadece şiirleri değil, başka alanlarda yazdığı eserler de çok güçlü bence. Turgut Uyar şiiri bestelemek biraz tepkiseldi aslında benim için. O kadar Kürt şair dururken neden Türk bir şairin şiirini bestelediğim eleştirilebilir de aslında. Şair hem kendisi hem babası uzun yıllar orduda çalışmış, ilk dönem eserleri aslında oldukça “Türkçü” olarak tanımlanabilecek eserler. Yanılmıyorsam bir oğlunun adı Tunga. Dolayısıyla bir yerde Turgut Uyar şiiri bestelemek, onun bu yönüne de kefil olma hali doğuruyor. Ancak benim bestelememdeki sebep, bir Türk olarak o’nun Kürtlerle ve yaşadığı topraklarla ilgili söz kurma ve tanımlama lüksünün, bir Kürt’te olmayışına isyandı biraz da. Şiir Kürdistan’da geçiyor, Kürtlerin ve coğrafyasının çeşitli sorunlarını kendi üslubunca alegorik bir anlatım ile dile getiriyor. Bütün tanımlamalarına katılmıyorum tabii ki. Ancak cesurca bulduğumu söyleyip, hakkını teslim etmek gerekiyor. Kendi konfor alanından hiç çıkmadan, kulak ardı edebilirdi bunu. Ya da belki de bu kadar rahatça bu tanımlamaları yapıyor olmasına ön ayak olan kendi konfor alan olan Türklüktü. İşin özünde Kürd’e kabahat olan bazı şeylerin ona rağmen, ona hak olarak tanımlanmasına bir isyan olarak şiiri ondan çaldım diyebilirim. Ya da bizden çalınanı geri aldım da denebilir. Tabi bunu söylerken Turgut Uyar’ı milliyetçi bir yere konumlandırdığım gibi anlaşılmasın. Çok kıymetli üretimleri olan, güçlü, ilerici bir şair. Sadece bize dair bir şeyde hak talep etmiş oldum şiirini bestelemekle. 

 

 

Son dönemde sizi dinleyen insanların sayısı bir hayli attı. Siz genelde kimi dinlersiniz?

Kitap okuma ve müzik dinleme alışkanlıklarım çok karmaşık. Aynı anda 3-4 ayrı kitap okuyorum ve aynı anda çok farklı türlerde müzikler dinliyorum. Kimi müzikleri öğretici olması açısından çok dinliyorum. Mesela bir dönem çok fazla “Türk Sanat Müziği” olarak tanımlanan müzikleri dinledim. Makamsal ve vokal teknikleri açısından oldukça zengin bir tür. Bu aralar çok fazla Balkan, Hint, Güney Amerika halklarının müziklerini dinliyorum. Kürt müziğinde çoğu kişiyi dinliyorum. Özellikle yeni bestelere ilgi duyuyorum. Klasikler arasında hiç bıkmadan Şeroyê Biro dinliyorum. Yine hiç bıkmadan Tahsîn Taha dinliyorum. Kürt müzisyenlerin neredeyse bütün yeni üretimlerini dinliyorum. Kürtçe rap yapan bütün müzisyenleri dinlemeye çalıştım. Sanırım en az dinlediklerim, en popüler olanları. 90’lar Kürt müziğine oldukça hakimim diyebilirim. Ama sanırım günümüzde üretim açısından hala liste başı Hunergeha Welat. Yine 70-80’ler Rojhilat üretimlerine ilgi duyuyorum. Sıkça klasik müzik dinliyorum. Motivasyon amaçlı çoğunlukla Victor Jara, Joan Baez, Mercedes Sosa, Nina Simone, David Crosby dinliyorum. Eagles dinliyorum çokça. Her şeyden biraz gibi. 

 

Sosyal medyadaki paylaşımlarınızdan anladığım kadarıyla mizah anlayışınız da oldukça güçlü. Aslında genel olarak Kürtlerin hayatında mizah hep yaşamın orta yerinde olmuştur. Yaşatılan onca acıya rağmen bu hep böyleydi. Direnci de, umudu da hep besledi mizah. Hal böyle olunca yılgınlığa gerek var mı? Koşullar ne olursa olsun?

Yok tabii. Ben genelde hem bireysel olarak, hem de toplumsal olarak, başka birisinin beni incitebileceğinden çok daha fazla kendimi incitmeyi bir tür düstur edindim aslında. Yani öyle mazoşist bir anlayışla değil tabii. Hal böyle olunca kendinizle çok daha barışık oluyorsunuz. Hiç kimsenin bilmediği bir hatamı sahnede söylemek inanılmaz özgürleştirici geliyor. Bir gün biri bunu öğrenirse tedirginliği çok korkunçtur. O yüzden onu çoğu zaman mizahi bir dille anlatmak aslında o sorunumu aşmama neden oluyor. Her sahne sonrası “Kusurumuz varsa affetmeyin, söyleyin” diyorum. İnsanlar buna gülüyor ve bu bana güçlendirici geliyor. Bir diğer mesele de ajitasyonun benim açımdan miadını doldurduğu gerçeğidir. İnsanların ağladığına da çok tanık oluyorum sahnede, ama onu uzun süre o duyguyla baş başa bırakmamaya çalışıyorum. Çok ani duygu geçişleri yapıyorum. Repertuvarı oluştururken de ona dikkat ediyorum. Çoğu zaman repertuvar sıralamamız sahnede belli oluyor. Müzisyen arkadaşlar bile sıradaki şarkı hangisi bilmiyor. Bu dinleyicinin yaş ortalaması, sınıfsal durumu, politik seviyesi gibi çeşitli etkenlerle değişiyor. Bir tür nabza göre şerbet gibi gelebilir ama değil. Benim amacım sahnede istediklerimi anlatmak ve dinleyicinin benden kopmaması için bir strateji izliyorum. Mizah bu konuda çok iyi bir yöntem ve beni inanılmaz özgür kılıyor. Ayrıca bütün baskı ve zorbalıklara da nanik çekmek gibi geliyor. 

 

Son olarak, söylemek istediğiniz bir şey var mı? Sizi dinleyenlere, dinlemeyenlere…

Size teşekkür ederim. Bütün özgür basın emekçilerine teşekkür ederim. Dinleyenlere şunu söyleyebilirim; ciddi bir popüler kültür tuzağı var, ona düşmemek için üretme biçimlerinde tek tipleşmemeye hatta her şarkıda başka tarz, başka enstrümanlar kullanmaya özen gösteriyorum ki, arz-talep tuzağına düşmeyeyim. Her zaman doğru işler yapmayabiliyoruz. Ola ki sendeleyip düştüğümüzde, el uzatsınlar, yine birlikte yolumuza devam ederiz. Bu konuda hiç kaygım yok. Dinlemeyenlere de sevgiler, bir bildikleri vardır diyorum.

 

Yayın Tarihi: 14/10/2025