Göç olgusunun birden fazla yüzü, birden fazla boyutu var. Yıkılan evler, kurşuna dizilen canlılar, yakılan ağaçlar, yerinden edilmiş insanlar bir kuşak boyu sürecek travmaların başlangıç noktasıdır. Kimseye ihtiyaç duymadan kendi kendine yetebilen bir toplum 24 saat içinde yerinden edilip her şeylerini geride bırakıyor, zorla itildikleri şehirlerde tek gözlü odalarda yarı aç yarı tok yaşama tutunmaya çalışıyorlar.
Walter Benjamin, "Kulak verdiğimiz sesler içerisinde, artık susmuş olanların yankısı da yok mudur?" diye sorar. Kürdistan'da devletin varlığı, baskının ve şiddetin olduğu kadar bu şiddetin yarattığı travmaların da varlığıdır. Kuruluşunu şiddet üzerine temellendiren devlet, kendisi için "zararlı" gördüğü toplulukları bir bir eksilterek, seslerini susturarak, arttırılmış bir şiddetle varlığını sürdürmüştür. Kulak verdiğimiz her ses, dokunduğumuz her varlık bizde bu susmuş seslerin yankısını üretir.

Hakkâri coğrafyasında köylerin insansızlaştırılma tarihi, aslında devletin tarihiyle başlar. Bilindiği üzere Hakkâri köyleri, Nasturi köylülerle Kürt köylülerin yaklaşık dört yüz yıl boyunca sürdürdüğü ortak yaşamın mekânı olmuştur. İşte bunun bilgi ve bilinciyle bir yola çıktım. Hatırlamak ve hatırlatmak dürtüsü ile çıktığım bu yolda, an'da var olması yasaklananların kendi an'larını yarattığı birkaç kareyi, bu toplumsal hafıza içerisinde yer alsın diye paylaşmak ve tarihe kaydetmek istedim. Bu yolda ayaküstü karşılaştığım bir kadın, köyünü terk edişini şöyle anlattı: "Biz köyümüzü terk ettiğimizde her şeyimizi terk ettik; sesi bile bize yabancı bir nehrin kıyısında, kendimize dahi yabancılaştık." Bu yol ve çalışma kapsamında topladığım her görüntü ve anlatı, yalnızca geçmişe ait bir tanıklık değil; aynı zamanda bugün hâlâ süren bir yok saymanın, bastırmanın ve suskunluğun kaydını tutma çabasıdır.
“Bazê'deyken hastalığın ne olduğunu bilmezdik. Buraya geldikten sonra kaç akrabamız kanserden öldü... Devlet bizi sadece yerimizden etmedi, bizi hastalıklarla da tanıştırdı. Burada bir domates ekecek toprağımız bile yok; her şey şehirden geliyor. Bu da hastalıkları beraberinde getiriyor."
“Hastalığın ne olduğunu bilmezdik”
"Xweziya me hingê tê" diye söze başlıyor, Cilo Dağları silsilesinin doruklarındaki Bazê Köyü'nden Remezanê Dolmez. "Her şeyimiz vardı," diyor. "Yoksulluk ve yoksunluğun ne olduğunu bilmezdik. Köyümüzde envai çeşit meyve yetiştirirdik. Pirinçten buğdaya kadar her türlü üretimi kendimiz yapardık. Eve dışarıdan gıda yıldan yıla ya alırdık ya almazdık; eve dışarıdan en fazla giren şey çay ve şekerdi. Köydekilerin tamamı akrabamızdı. Yüzden az hayvanı olan akrabalarımıza destek olmayı borç bilirdik; 'Onların maddi durumu iyi değil,' derdik. Tüm işlerimizi ortaklaşa yapardık. Birinin işi yarım kaldıysa, kendi işimizi bırakır onun işine koşardık."
Bir an durup derin bir nefes alıyor ve devam ediyor: "Otuz yıl önce, hiç görmediğimiz bu yolun kenarına bir eşya gibi atıldık. Burada yeni bir yaşama tutunmaya çalıştık. Geldiğimizde hiçbir şey yoktu; kupkuru, çölü andıran bir yerdi. Ne su vardı ne ağaç. Nehrin kıyısına atıldığımızdan sonra hastalıklarla tanıştık. Bazê'deyken hastalığın ne olduğunu bilmezdik. Buraya geldikten sonra kaç akrabamız kanserden öldü... Devlet bizi sadece yerimizden etmedi, bizi hastalıklarla da tanıştırdı. Burada bir domates ekecek toprağımız bile yok; her şey şehirden geliyor. Bu da hastalıkları beraberinde getiriyor."

Remezanê Dolmez
Köyü ne zaman ve nasıl terk ettiklerini soruyorum, bir süre susuyor. Ardından ağır ağır konuşmaya başlıyor: "Bir sabah silah sesleriyle uyandırıldık. Baldırı çıplak hâlde evlerimizden çıktık. Kısa sürede alabileceğimiz eşyaları sırtımıza yükledik ve her şeyimizi geride bıraktık. Akşam olduğunda arkamıza baktık; gökyüzünü kaplayan dumanı gördük. Her şeyimizi yakmışlardı."
Şahit olduğu en zor anı sorduğumda hiç düşünmeden cevap veriyor: "Arkamda bıraktığım köyüm ve köyüme gelen gençler."
"Peki köyünü özlüyor musun?" diye soruyorum.
"Bir bitki bile," diyor, "üzerinde yeşerdiği ilk topraktan koparıldığında o toprağı özler. Rehên me li wê derê ne mamo, rehên me," diyerek sözünü bitiriyor: "Köklerimiz orada amcam, köklerimiz..."
"O ara emzirdiğim kızım daha sonra partiye katıldı ve şehit düştü. O gün tanımış demek ki devlet şiddetini. Bütün yaşamımızı terk ettik, çocukluğumuz ve gençliğimiz dahil. Üzerine gidip yad edeceğimiz, yas tutacağımız mezarlarımızı… Her şeyimizi, her şeyimizi terk ettik."
Ceviz ağaçlarını yılda üç kez yaktılar
90'lı yıllarda zorla yerinden edilmenin yanında unutulmaz başka bir gerçeklik ise faili meçhuller, alenen işlenen cinayetler ve bir gecede kaçırılıp bir daha hiç dönmeyen kızlar, oğullar, eşler, anneler. Onlardan biri de 1995 yılında Çukurca'nın Kurudere (Marûfan) köyünden Ahmet Er. Recep Aktaş, Ahmet Er'in kaybedilme sürecini şöyle aktarıyor: "Sabaha doğru hepimizi köyün meydanında topladılar. Ardından neyimiz var neyimiz yok yol üzerinde indirmemizi istediler. Tüm köy ahalisi: çocuk, erkek, kadın, yaşlı hepsi yarı çıplak yolun başında bekledik. Bir anda onlarca asker Ahmet'i herkesin gözü önünde alıp götürdü. Bir daha geri gelmedi. Tüm çabalarımıza rağmen haberlerinin olmadığını ve bilgilerinin olmadığını söylediler. Ama herkes de gördü onların götürdüğünü."
Biraz da köyden ve köydeki yaşamından bahsetmesini istedim, şöyle cevap verdi: "Her şeyimiz vardı, köyde üretimimiz vardı, hayvanlarımız vardı, yüzlerce yıllık koca koca ceviz ağaçlarımız vardı. Her ağaçtan yüzlerce teneke ceviz elde edilirdi. Herkes o ceviz ağaçlarından faydalanıyordu. Cevizinden, gölgesinden hatta kurumuş dallarından bile...
Köyleri terk ettikten sonra o ceviz ağaçlarının yılda üç kez yakıldığını biliyoruz. Dağımıza taşımıza ve ağacımıza bile tahammül edemeyen bir gerçeklik ile karşı karşıyayız. Dün de böyleydi, bugün de böyle..."

Recep Aktaş
Bir bebek, devletle tanışıyor
1994 ve 1995 yılları, Kürdistan'da devlet şiddetinin ve köy yakmalarının zirvesi olmuştur. İnsanlar doğdukları yeri terk etmek zorunda bırakılmış; yanlarına ihtiyaçları kadar eşyayı kimi sırtına kimi bulduğu herhangi bir araca yükleyerek... Remziye Akboğa, Çukurca'nın Şivişk (Kavaklı) köyünden. 1994 yılında yerinden edilerek bir gecede yaşadığı köyünü terk etmek zorunda bırakılmış. Kucağında bebeğini emzirirken tanışıyor devlet şiddetiyle. "Kızımı emzirirken evi bastılar" diyor ve devam ediyor: "Ben kızımı emziriyordum. Ağza alınmayacak küfürler saydırdılar, açık açık şiddet uyguladılar." İstemsizce susuyor bir an. "O ara emzirdiğim kızım daha sonra partiye katıldı ve şehit düştü. O gün tanımış demek ki devlet şiddetini. Bütün yaşamımızı terk ettik, çocukluğumuz ve gençliğimiz dahil. Üzerine gidip yad edeceğimiz, yas tutacağımız mezarlarımızı… Her şeyimizi, her şeyimizi terk ettik."

Remziye Akboğa
Devlet dün de aynıydı bugün de
Göç olgusunun birden fazla yüzü, birden fazla boyutu var. Yıkılan evler, kurşuna dizilen canlılar, yakılan ağaçlar, yerinden edilmiş insanlar bir kuşak boyu sürecek travmaların başlangıç noktasıdır. Kimseye ihtiyaç duymadan kendi kendine yetebilen bir toplum 24 saat içinde yerinden edilip her şeylerini geride bırakıyor, zorla itildikleri şehirlerde tek gözlü odalarda yarı aç yarı tok yaşama tutunmaya çalışıyorlar.

Şükran Bor
Feraşîn-Kato dağlarının etekleri uçsuz bucaksız yaylalar ve köylerden oluşuyor. Bu bölge, her mevsim kendi kendine yetebilen, her şeyi ortaklaşa yapan ve komünaliter bir mantık içerisinde yaşayan köy topluluklarından oluşuyordu. Şükran Bor, 1991'de köylerinin boşaltıldığını, basılan evlerinde ne var ne yok her şeylerinin yakıldığını, gökyüzünü kaplayan simsiyah dumanla bütün o toplumsal düzenin nasıl darmadağın edildiğini anlatıyor: "Önceki baskınlarda un torbalarına kadar her şeyi yırtıp dışarıya atarlardı, yaşam alanlarımıza her gece zorla girerlerdi. Sözü fazla uzatmadan 90'lı yıllarda yaşananların 2015’te Cizre, Sur, Nusaybin, Gever'de yaşananlardan hiçbir farkı yoktu. Devlet dün de aynıydı bugün de."
İşte bütün bu tanıklıklar, bütün bu insan hikayeleri ve çok daha fazlası, yüzleşilmesi gereken birer utanç aynası gibi yakın tarihten günümüze yansıyor. İrili ufaklı bu aynalar bir araya geldiğinde, bakana kendini gösteren bir acı ülkesi olarak Kürdistan’a dönüşüyor.
Yayın Tarihi: 13/01/2026