PolitikART
Bellek

Köyler, zombiler ve arada kalan kadınlar

Sayı: 346
Fikret Atay
Zombi filmlerinde beni en çok etkileyen şey, mekânların belirsizliği oldu. Ne tamamen yaşayanlara ait ne de ölülere... Arada kalan, daha doğrusu bir “araf” mekânı bu. Benim çalışmamda da bu araf, yeni bir düşünme alanı açıyor: Ne merkeze ne de periferiye ait. Kadınların hikâyesini anlatmak için en doğru yer burasıydı.

90’lı yıllarda Kürdistan’da boşaltılan köyler sadece bir mekânsal yıkımın değil, aynı zamanda kolektif hafızada silinmeyen bir travmanın da göstergesi oldu. İnsanların evlerinden, topraklarından ve anılarından koparıldığı bu dönem, hafızada derin bir yara açtı. Benim için bu tarihsel süreç, sanat yoluyla yeniden düşünülmesi ve görünür kılınması gereken bir alan hâline geldi. Sanat direktörlüğünü Miheme Porgebol’ün üstlendiği ve XWE Performans oyuncularının performans sergilediği The Walking Memories işte böyle bir ihtiyaçtan doğan bir çalışmadır. The Walking Memories tam da bu soruların içinden doğdu: köyler boşaltıldığında geriye ne kalır? Hafıza mı, hayaletler mi, yoksa zombiler mi? Ayrıca, The Walking Death dizisinden esinlenerek, zombilerin metaforik anlamını kullanarak hafıza ve travma temalarını işlemektedir.

Alegorik anlamda zombiler, haksız yere ölenlerin geri dönen ruhlarıdır; öç almak, adalet istemek için gelirler. Amerikan sinemasında zombi filmlerinin altın çağının Vietnam Savaşı sonrası döneme denk gelmesi tesadüf değildir.

Zombiler ve Boşaltılmış Köyler

Zombi, bu işin merkezinde duran güçlü bir figür. Çünkü zombiler, “yaşayan ölüler”dir; hem varlar hem de yoklar. Bedenleri çürümüş olsa da bir bilinç taşırlar. Boşaltılmış köyler de aynı şekilde; yaşamlarını yitirmiş, ama hafızada hâlâ var olan mekânlardır. Bu nedenle köyler tam anlamıyla “zombi mekânlar”a dönüşür. Kadınların bu köylerde “zombi” olarak dolaşması, köyün hem var hem yok olma halini görünür kılar.

Zombiler, bedensel olarak ölü ama belleksel olarak yaşayan figürlerdir. Alegorik anlamda zombiler, haksız yere ölenlerin geri dönen ruhlarıdır; öç almak, adalet istemek için gelirler. Amerikan sinemasında zombi filmlerinin altın çağının Vietnam Savaşı sonrası döneme denk gelmesi tesadüf değildir. George Romero’nun filmleri de, bu bağlamda savaş sonrası travmayı ve toplumsal belleği yansıtır.

The Walking Memories adlı işimde de zombiler, köy boşaltmalarının ardından toplumsal hafızaya saplanan travmayı temsil ediyor. Hafızanın taşıyıcıları olarak gördüğüm kadınların günlük rutinlerini yansıtmaya çalıştığım bu çalışmamda köydeki kadınların gündelik hayatlarına odaklandım, çünkü yerel hafızanın en güçlü taşıyıcıları genellikle kadınlardır. Onların rutinleri, sadece ev işleri değil; geçmişin, kültürün ve topluluğun sürekliliğinin görünür hâlidir.

Ayağında bebeğini sallayan bir kadın, un eleyen eller, tesbih çekip dua eden bir beden, iki pencere arasında kendini izleyen bir gelin ve rüzgârda dalgalanan mavi bir plastik poşet...Bu görüntüler, tek tek küçük detaylar gibi görünse de bir araya geldiklerinde köyün hafızasını oluşturan parçalar haline dönüşüyor.

Zombiler, Hafıza ve Direniş

Bu çalışma, boşaltılmış köylerin travmasını görünür kılarken hafızanın gücünü ve direncini de vurguluyor. Zombiler, köylerin ve kadınların ikircikli hâlini açığa çıkaran güçlü bir metafor olarak ortaya çıkıyor. Kadın figürleri aracılığıyla hafıza, yerel tarihin canlı taşıyıcısı olarak yeniden bedenleşiyor. Belki de bu yüzden The Walking Memories, sadece bir video, bir film ya da performans değil; aynı zamanda bir yüzleşme, bir direniş ve bir hatırlama pratiği. Zombi köylerinde kadınların tekrar eden hareketlerinde, rüzgârda savrulan plastik poşette bile, bu hafıza yeniden hayat buluyor. Çünkü hafıza, ne kadar bastırılsa bastırılsın her zaman geri dönmenin yolunu bulur.

Performansta öne çıkan sahnelerden bazıları şunlar oldu: Ayağında bebeğini sallayan bir kadın, un eleyen eller, tesbih çekip dua eden bir beden, iki pencere arasında kendini izleyen bir gelin ve rüzgârda dalgalanan mavi bir plastik poşet...Bu görüntüler, tek tek küçük detaylar gibi görünse de bir araya geldiklerinde köyün hafızasını oluşturan parçalar haline dönüşüyor. Her tekrar, zamanın akışını adeta donduruyor; sanki bir plak sürekli aynı yeri çalıyor. Zaman ilerliyor ama hafıza eski gündelik hayata takılı kalıyor.

 

Araf Mekân: Ne Merkeze Ne de Kenara

Zombi filmlerinde beni en çok etkileyen şey, mekânların belirsizliği oldu. Ne tamamen yaşayanlara ait ne de ölülere... Arada kalan, daha doğrusu bir “araf” mekânı bu. Benim çalışmamda da bu araf, yeni bir düşünme alanı açıyor: Ne merkeze ne de periferiye ait. Kadınların hikâyesini anlatmak için en doğru yer burasıydı, çünkü kadınlar varlık ve yokluk arasında bir yerde duruyorlar; hem geçmişin taşıyıcıları hem de zorunlu olarak geleceğe sürüklenenler. Bu “araf”, onların hikâyesine en uygun sahne oldu.

 

Açık Uçlu Bir Son

The Walking Memories’in sonunda kadınlar şehre geri dönüyor. Ama bu dönüş kesin cevaplar sunmuyor. İntikam için döndükleri ya da kendi gerçekliklerine zorunlu bir dönüş yaptıkları için dönmüş olabilirler. Bu belirsizlik bilinçli bir tercih çünkü hafıza ve travma asla düz bir çizgide ilerlemez; hep arada kalır, gri alanlarda dolaşır.

 

Yayın Tarihi: 21/01/2026