PolitikART
Toplum-Politika

Konfor alanı çökerken

PolitikART Özel
Nihat Altan
Açık konuşmakta fayda var; en demokrat olanın dahi, süslü cümlelerin arkasına saklamaya çalıştığı ve fakat gizlenemeyen mesele şudur: Kürtler, nasıl olur da kendi akıllarını yaratırlar? 100 yıl önce Türk aklı tarafından müesses bir nizam kurulmuş ve bu nizamda herkesin rolü belirlenmiştir. Hal böyle iken, Kürt, nasıl olur da nöbete gitmekten vazgeçmekte, dahası, kendi dışındakilere de nöbete gitmemeyi salık vermektedir…

Geçmişi çok eskilere dayansa da özellikle Türk devleti ile PKK arasında başlayan görüşmeler sonrası, kartvizitlerinde “aydın”, “yazar, “muhalif”, “demokrat” yazan bazı kesimlerde bir dil türedi. En hafif tabirle; etik ve estetikten yoksun olan bu dilin sahipleri, kendilerine her şeyi söyleme hakkı görürken kendileri dışında kalan herkese susmaları, dinlemeleri ve söylenenlere uymaları gerektiğini salık veriyorlar.

Kendi aralarında bir hiyerarşi oluşturup adeta bir ziggurat inşa eden ve tepesinde de en yüksek otorite olarak kendilerini konumlandıran bu kesimler, kimin konuşabileceğinden tutun kimin hangi hakka sahip olduğuna dahi karar vermek istiyorlar.

Bu dilin, devlet destekli etnik kimlikleri(!) dışında hiçbir vasıf ve yetenekleri olmayan ve fakat devrim, demokrasi, sosyalizm konusunda “uzman” olan sahipleri, oluşturdukları hiyerarşiye karşı gelişen her itirazı otoritelerine yönelik bir kalkışma olarak görüyor, itiraz sahiplerine “ilkel milliyetçi”, “emperyalizmin uşağı”, “AKP işbirlikçisi” ve daha birçok yaftayla öfke saçarak, nasıl finanse edildiği muamma olan gazetelerde kendilerine sunulan köşelerden, YouTube kanallarından, sosyal medyadan, kanal kanal dolaştırıldıkları TV’lerden halka ve öncülerine karşı nefret kampanyaları geliştiriyorlar.

Bir tokat ile ekranlarda salya sümük ağlayanlar, derin mahfillerden aldıkları sufle ile arkadaşlarını geride bırakıp kanal değiştirenler, istihbarat “tavsiyesi” ile konu ve konuk seçen pek muhterem bu otoriteler direnişten ve mücadeleden söz ediyor, hayatları karanlık iktidar koridorlarında ayak oyunları ile geçenler erdem vaazleri veriyorlar. Perde arkasında bakanlıklardan-belediyelerden ihale almak için çırpınanlar iktidara karşı olmaktan bahsediyor, tırnak acısından başka acı bilmeyenler, acıya güzelleme yapıyorlar…

Kürde ve bu nizamda yer verilmeyen tüm kesimlere düşen, kendilerine biçilen role göre hareket edip, nöbete gitmesidir. Hal böyle iken, Kürt, nasıl olur da nöbete gitmekten vazgeçmekte, dahası, kendi dışındakilere de nöbete gitmemeyi salık vermektedir…

Peki, mesele nedir?

Açık konuşmakta fayda var; en demokrat olanın dahi, süslü cümlelerin arkasına saklamaya çalıştığı ve fakat gizlenemeyen mesele şudur: Kürtler, nasıl olur da kendi akıllarını yaratırlar? Öyle ya, 100 yıl önce Türk aklı tarafından müesses bir nizam kurulmuş ve bu nizamda herkesin rolü belirlenmiştir. Bu öyle bir nizamdır ki, kimini kılıçla, kimini parayla, kimini koltukla, kimini de cehaletle derdest etmiş ve ‘sınıfsız-imtiyazsız’ olarak hep birlikte mutlu ve mesut bir hayat sürülmeye başlanmıştı. İleride komünizm lazım olur diye, komünist parti bile kurulmuş; burnunun dibine gözlerini kapatan ama okyanus ötesine güzellemeler yapan ‘şair’ bile piyasaya sürülmüştü. Kürde ve bu nizamda yer verilmeyen tüm kesimlere düşen, kendilerine biçilen role göre hareket edip, nöbete gitmesidir. Hal böyle iken, Kürt, nasıl olur da nöbete gitmekten vazgeçmekte, dahası, kendi dışındakilere de nöbete gitmemeyi salık vermektedir…

Bütün bunların alegori olduğunu düşünenler olabilir ama değildir; ardında 100 yıllık bir sözleşme vardır. Adına Türklük Sözleşmesi denen bu mutabakat yazılı değildir ama nizamın çelik çekirdeği tarafından herkese ezberletilmiştir. Bir ideolojiden daha fazlası, dünyayı algılama biçimi, bir yönetim tekniği, bir hak dağıtım mekanizması olan bu sözleşme; kanun kitaplarında yer almasa da, mahkeme kararlarından okul müfredatlarına, gazete manşetlerinden aile sofralarına, parti programlarından “sivil toplum” derneklerinin tüzüklerine kadar her yerde hükmünü icra eder.

Bu sözleşmenin en büyük başarısı, yalnızca devleti değil, muhalefeti de şekillendirmiş olması; gerçek gücü, kendisine karşı olduğunu söyleyenleri bile kendi sınırları içinde tutabilmesiydi. Sağcısı, solcusu, liberali başka türlü konuşabilirdi ama konu Kürtler ve Ermeniler olduğunda hepsi aynı görünmez duvara çarpmalıydı. Nitekim öyle de oldu; bir milyon İnsan soykırıma uğratılmış ama olmamış gibi davranılıyordu, demokrasi savunuluyordu ama savunulan demokrasi bir avuç elit topluluğun çıkarlarından öte gitmiyordu. Halk iradesi kutsanıyordu ama Kürt halkının iradesi sürekli bir şerhle karşılanıyordu. Eşitlik talep ediliyordu ama eşitliğin ne anlama geleceği konuşulunca sesler kısılıyordu. Zira sözleşmenin özü tam olarak burada yatıyordu: Türklüğü tek norm olarak görmek, Türk olmayan her şeye bir nesne olarak yaklaşmak.

Yüzyıl boyunca sayısız kurum bu sözleşmenin bekçiliğini yaptı. Akademi ona teoriler üretti. Okullar onu ezberletti. Medya ona dil kazandırdı. Siyaset ona meşruiyet sağladı. Sanat ona estetik biçimler sundu. Böylece ortaya öylesine güçlü bir yapı çıktı ki, insanlar onu tarihsel bir tercih değil, doğanın kanunu sanmaya başladılar. 

Bu sözleşmenin en temel kuralı şudur: Türk olmak yalnızca bir kimlik değil, aynı zamanda norm olmaktır. Ölçü olmaktır. Merkez olmaktır. İnsanların ne kadar makbul, ne kadar medeni, ne kadar yurttaş ve ne kadar söz sahibi sayılacağına karar veren görünmez cetvelin kendisi olmaktır.

Fakat her iktidar düzeni gibi, bu sözleşmenin de bir zayıf noktası vardı: Adı geçen sözleşme, bütün varlığını ve kurgusunu Kürtlerin sessiz kalacağı, kendi politik hareketlerini kuramayacakları, kendi akıllarını oluşturamayacağı, kendi tarih yorumlarını geliştiremeyeceği ve bizzat kendilerinin kendi adına konuşamayacağı varsayımı üzerine kurmuştu. Fakat hayat ve hakikatin ritmi farklı atıyordu; Kürtler ve görünmez kılınan diğer tüm halklar; kimlikler, diller ve kültürler yaralarını sarıyor, acılarından öğreniyor ve kendi akıllarını oluşturmaya başlıyordu.

Rejimin buna cevabı katı inkârda ısrar ve imha saldırıları olurken, rejime-sisteme muhalif olanların yaklaşımı ise küçük bir kesim dışında ibretlik olmuştur:

Yüreğini eline alan bir kesim insan kalmakta ısrarın adı olarak Kürtlerin “Hawar” çığlığına koşup canını vermekten çekinmezken, önemli bir kesim de var ki, uzun yıllar boyunca (ve halen de) Kürtlerin varlığını dahi kabul etmemiş, Kürt kelimesini “irrite edici” bulup ağzına dahi almak istememiştir. (bakınız tkp vb) kimi kesimler Kürtlerin sorunları olduğunu kabul etmekle beraber, bunların spesifik sorunlar olduğunu ve asıl gündem olmadığını belirtirken, kimileri de Kürtlerin kendi siyasal irade ve akılları ile hareket etmelerini; kendilerine ait bir politik çizgileri ve tercihleri olabileceğini halen dahi kabul etmemekte ve hatta, “Kürtçe konuşan aday olursa, oy vermeyeceklerini” dahi söylemeye devam etmektedirler.

Eğer itirazlar kurulan masaya değil de yasanın yetersizliğine ise, yapılması gereken şey bu kapının kapatılmasını istemek midir; yoksa kapının daha fazla açılmasını, demokratik hak ve özgürlüklerle genişletilmesini talep etmek midir?

Çerçeve yasa meselesine işte bu tarihsel arka plandan bakmak gerekiyor: Adına ne derseniz deyin, nasıl tanımlarsanız tanımlayın; 2 yıldır Kürt meselesini çatışmasızlık aşamasına” getirmek isteyen bir girişim var. Bu girişimin neden ve nasıl başladığı, tarafların oluşan müzakere masasına neden, hangi ihtiyaçlar ve zorunluluklar sonucu oturduğunu herkes kendi nesebince tartışıyor; tartışmaların bir kısmı kamuoyuna mal olurken bir kısmı da müzakerelerin doğası gereği, şimdilik olma kaydıyla masada-taraflar-arasında kalıyor. Esasında, derdi hak ve toplum temelli siyaset olanlar açısından ortada gizli-saklı bir şey de yok. İnkar ve imha ile yüz yüze olan bir halkın, acılarla dolu bir mücadele sonrası varlığını kabul ettirmesi ve bunu kabul etmek zorunda kalan 100 yıllık nizamın bir araya geldiği bir masa var.

Öncesini uzun uzadıya anlatmaya gerek yok; 50 yıl boyunca, bir tarafın mutlak imha siyaseti, öte tarafın ise, bu siyaseti yenilgiye uğratma politikası uzun zaman boyunca amansız çatıştı. Kimi zaman bir taraf, kimi zaman öte taraf ilerledi ya da geriledi. Özellikle son 10 yıl boyunca taraflar arasında dünya tarihinde ender rastlanan çatışmalar yaşandı, “topyekûn” deniyor ya, öyle; taraflar ilk günkü iddia ve hedeflerinin gerisinde olsa da ‘denge’ durumu aşılamadı. Öte yandan bölgede ve dünyada da büyük alt üst oluşlar yaşandı; devletler yıkıldı, ülkeler parçalandı, rejimler değişti; dokunulmaz ve kudretli addedilen nice örgüt ve hareket ortadan kaldırıldı. Yaşadığımız coğrafya yeniden dizayn edilmeye başlandı. Tüm bunların Kürtler ve Türkler özgülünde savaşan taraflara etki etmemesi, yürütülen politikaların gözden geçirilmemesi ve yeni bir politik arayışlara yol açmaması düşünülemezdi. Nitekim öyle de oldu. Gerek tarafların kendi içlerinde yaşananlar, gerekse birbirlerine karşı yürüttükleri mücadele ve gerekse de dışsal gelişmeler, gönülsüz de olsa, bir masa kurmalarını zorunlu kıldı. “Masa neden kuruldu?” deniyor ya, işte bu nedenle kuruldu. Bundan sonrası biraz bilindik ve tahmin edilesiyedir; tartışmalar, karşılıklı talepler, istekler, tavizler ile bugüne kadar gelindi. Yasa tüm bu sürecin sonucu olarak ortaya çıktı.

Kuşkusuz ki, mevcut yasa taslağı, demokratikleşme, temel hak ve özgürlükler, siyasal eşitlik ve Kürt meselesinin tarihsel nedenlerini ortadan kaldırma bakımından son derece yetersizdir. Eksiktir. Önemli boşluklar taşımaktadır. Zira Kürt meselesinin gerçek anlamda çözümünün yalnızca çatışmasızlığın sağlanmasından ibaret olmadığı açıktır. Kalıcı bir çözüm Kürt kimliği, dili ve kültürünün yasal-anayasal güvence altına alınmasını, demokratikleşmeyi, hak ve özgürlüklerin 86 milyon açısından geçerli olmasını, her fikir ve gurubun siyasal katılım kanallarının genişletilmesini ve yurttaşlık ilişkisinin yeniden kurulmasını gerektirir.

Bütün bunlar doğrudur. Lakin sormak gerekiyor: Eğer itirazlar kurulan masaya değil de yasanın yetersizliğine ise, yapılması gereken şey bu kapının kapatılmasını istemek midir; yoksa kapının daha fazla açılmasını, demokratik hak ve özgürlüklerle genişletilmesini talep etmek midir?

Başka bir ifadeyle: “Bu yasa yetmez” demekle, “Bu sürece karşıyım” demek aynı şey midir?

“Bu çerçeve eksiktir” demekle, “Kürtlerle devletin bu zeminde muhatap olmasına karşıyım” demek aynı şey midir?

Peki, asıl rahatsızlık yasanın eksikliği değil, yasanın mümkün kıldığı siyasal ilişkinin kendisi olabilir mi?

Asıl rahatsızlık, Kürtlerin kendi siyasal akıllarıyla masaya oturup, açılan kapıdan hukuk sistemi içerisine giriyor olması olabilir mi?

Asıl rahatsızlık, Kürtler için neyin iyi olduğuna başkalarının karar vermesi yerine, kendi kararlarını kendilerinin verebileceklerini ispatlaması ve devletin de istemese dahi bunu kabul etmesi olabilir mi?

Ve asıl rahatsızlık, Kürtlerin kendisine araçsal yaklaşanlara “hayır” demesi olabilir mi?

Kürtlere ve Kürt hareketine araçsal yaklaşım konusu önemlidir, zira hem egemen kibri dile getirmekte ve hem de kendi konforu için milyonların yaşamına etki etmektedir.

Türkiye’nin son yüzyılını takip edenler bilmektedir; 1946’da çok partili sisteme geçilmiş ve bu andan itibaren çoğunlukla başta sağ tandanslı hükümetler olsa da Türkiye devletine asıl nüfuz eden, Kemalist elitler olmaya devam etmiştir. Kendilerini modern, çağdaş, seküler ve eğitimli gören ultra jakoben bu kesimler, ekonomi, dış politika, sanat, bürokrasi, basın ve daha birçok konuda tek otorite ve karar mercii olarak kalmaya devam etmişlerdir. Bunun için gerektiğinde seçilmiş hükümetlere darbe yapmış, başbakan ve bakanlar idam etmiş, cumhurbaşkanlarına suikastlar yapmışlardır. Ancak 2002 yılına gelindiğinde durum değişmiştir. 2002 yılında uluslararası güçlerin de destek verdiği AKP-Erdoğan iktidarı ile birlikte bu seçkinci Kemalist kesim, gün be gün iktidar alanlarının dışına atılmaya başlanmıştır. İktidar alanlarının dışına atılmaya başlanan bu kesimler, bu andan itibaren (öncesi de olmakla birlikte) Kürtler ve Kürt siyasal hareketi ile daha geniş ilişki kurmaya başlamış fakat bu ilişki, hiçbir zaman eşitlerin ilişkisi olmamış, araçsal olmanın ötesine geçmemiştir. En iyi niyetli olanın dahi “Ulusal harekete Marksist perspektif gerekiyor” biçiminde yaklaşım sergilediği bu ilişkide hedef, Kürt özgürlük hareketini ve harekete geçirdiği milyonları kendi politikalarına eklemlemek olmanın ötesine geçmemiştir. Küçük bir kesim dışında, kendini muhalif olarak konumlandıranların büyük çoğunluğu açısından Kürt özgürlük hareketi ile ilişkilenmenin amacı, halkların, dillerin, kimlikler ve kültürlerin özgürlük ve eşitliği değil; AKP-Erdoğan iktidarını devirme ve yeniden milleti hakimenin muktediri olma motivasyonu olmuştur. Kürtlere ve öncülerine araçsal yaklaşım derken kastettiğimiz budur.

Türklük Sözleşmesini kurucu varsayımları çökmüş, sözleşmenin yürütücü kadroları Kürtler ile aynı masada oturmuştur. 100 yıldır nesne olarak görülenler, özne haline gelmektedir. 100 yıldır kendileri hakkında konuşulanlar artık kendi adlarına konuşmaya başlamaktadır.

Yukarıda tarif etmeye çalıştığımız zihniyet kalıpları üzerinden bakıldığında, çerçeve yasa tartışmalarında karşıt konumda pozisyon almanın, yalnızca yasa taslağının içeriğine ilişkin teknik bir tartışma, taslağın ne getirip ne getirmediğinden ibaret olmadığı ortaya çıkmaktadır. Mesele, muhalif olanın Kürtleri hangi konumda gördüğü, Kürt meselesine nasıl baktığı ve Kürt siyasi iradesiyle bugüne kadar nasıl bir ilişki kurduğu, bugünden sonra da nasıl ilişki kuracağı meselesidir. Yeterli yetersiz, tarihte ilk kez bir masa kurulmuş ve bir uzlaşma ihtimali ortaya çıkmıştır ve elbette bunun birden çok sonuçları olacaktır. Sonuçlardan birisi de Kürtlere ve milyonların hak ve özgürlük mücadelesine samimiyetten uzak araçsal yaklaşımdır. Bir konfor alanı kaybedilmiş, bir statüko yıkılmış, emek, düşünce, çaba gerektirmeyen siyaset kaybetmiştir. Tepkilerin, öfkelerin, kınamaların, hayal kırıklıklarının, Kürt hareketi ve öncülerine çeşitli yaftalamalar yapıştırmanın bir diğer en önemli nedeni de budur

Bir kez daha belirtelim: Yasa taslağına yönelik eleştirilerin tümünü yanlış görmemek ve itirazlarını belirten herkesi de aynı potada ele almamak, eleştirileri ve eksikleri dikkatle değerlendirmek gerekiyor; Kürtler ve öncüleri bunu yapıyor. Ancak samimi olanların da üç yanlışın bir doğruyu götürdüğünü bilmesi gerekiyor. Şunu demeye çalışıyoruz: Bir metnin eksikliklerini eleştirmek başka, o metnin açtığı siyasal kapıyı bütünüyle reddetmek başka bir şeydir.

Vicdan sahibi insanlar tarafından görülmesi gereken hakikat şudur: Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana ilk kez rejim, Kürt meselesini yalnızca bir güvenlik başlığı olarak ele almakla yetinmeyip, Kürtler ve onların siyasal temsilcileriyle bir müzakere zemini içerisinde, meclis çatısı altında karşı karşıya gelmektedir. İlk kez Kürt meselesi, devletin güvenlik bürokrasisinin kapalı odalarından çıkarılıp parlamentonun siyasal alanına taşınmaktadır.

Daha önemlisi, ilk kez taraflar birbirlerine yukarıdan aşağıya değil, göz hizasında bakmak zorunda kalmaktadır; Kürtler, artık kendileri hakkında konuşulan bir topluluk olarak değil, kendisiyle konuşulan bir siyasal özne olarak masadadır. Bu küçümsenecek bir şey değildir; kimilerine abartılı gelebilir ya da görülmüyor-görülmek istenmiyor olabilir ama mevcut durum, 100 yıldır işleyen Türklük Sözleşmesinin çöküşüdür. Çerçeve yasasının yetersizliklerine değil de, yasanın çıkıyor olmasına karşıtlığın nedenini burada aramak gerekiyor. 

 

Sözün özü: Öncelikle belirtmek gerekiyor ki, burada söz konusu olan kişiler değil, zihniyet kalıplarıdır; kişiler, örgütler ve yapılar bugün vardır yarın yoktur ancak zihniyet kalıcıdır.

Kürtler açısından yaşanan durum nettir: Türklük Sözleşmesini kurucu varsayımları çökmüş, sözleşmenin yürütücü kadroları Kürtler ile aynı masada oturmuştur. 100 yıldır nesne olarak görülenler, özne haline gelmektedir. 100 yıldır kendileri hakkında konuşulanlar artık kendi adlarına konuşmaya başlamaktadır ve 100 yıldır efendinin aklı ile hareket etmeye alıştırılanlar, artık kendi akılları ile hareket etmeye başlamıştır. Bu akıl, konumu, sıfatı, “uzmanlığı ne olursa olsun, araçsal yaklaşımı reddederken; eşit temelli ilişki kurmak isteyen herkese de kapısını açık tutmaya devam ediyor…

 

Yayın Tarihi: 17/08/2026