Devletin silahlı gücünün ve devletlerden oluşan uluslararası sistemin çöküşü ne kadar büyük olursa, zenginliği herkesin iyiliği için sosyalleştirme ve mülksüzleştirme olanakları da o kadar artar. Ancak devletin silahsızlandırılması, çoğu zaman devrimci bir silahsızlandırmanın sonucu olduğu kadar, içeriden gelen bir çöküş nedeniyle dolaylı yoldan gerçekleşen bir şeydir. Aynı zamanda, devletin silahsızlandırılması, devrimin silahlandırılması anlamına gelir —ne yazık ki ve korkutucu bir şekilde, silahların ve etkili öldürme makinelerinin her daim hazır olduğu bir dünyada bunlar aynı madalyonun iki yüzüdür.

Kürdistan Özgürlük Hareketi (KÖH), son zamanlarda, "komün" kavramının güçlü bir şekilde yeniden canlanmasına tanık oldu. Komünalizme dayanan komün kavramı KÖH için yeni olmasa da Abdullah Öcalan, vurgusunu açık bir şekilde, bir mücadele tarzı olarak komüne ve onun kurucu (prefigurative) siyaset anlayışına kaydırdı. "Öncü" yerine kasten “kurucu”yu vurguluyorum, zira KÖH’ün etki alanı içinde öncülük anlayışı üzerine devam eden bir tartışma var. Öncülük kavramı varlığını sürdürüyor; ancak, uygulanışının daima bir dizi koşulla birlikte geldiğini not etmek gerekir. Bu iki kavram arasındaki temel fark, vurgularını gelecek veya şimdiki zamanda yapmalarıdır. Öncücülük, toplumsal dönüşüm vurgusunu geleceğe yaparken, KÖH'ün kurucu yaklaşımı, komün ve komünalizm kavramına dayanarak, değişimi şimdiki zamanda hayata geçirmeye odaklanır.
Komün kavramı, aslında, Öcalan'ın savunması ve anıtsal eseri Bir Halkı Savunmak’ın ve Kürdistan Özgürlük Hareketi'ni yeniden örgütlemesinin temel kitabının ruhuydu. Kısacası, komün kavramı yeni olmasa da Perspektif metniyle kamusal alanda yeniden belirdi ve şimdi bir kez daha geniş çapta tartışılıyor.
Enternasyonalist bir bakış açısından, komün kavramının ortaya çıkışı veya komünlere dayalı mücadelelerin kavramsallaştırılması tesadüfi değildir; daha geniş eşitlikçi mücadelelerin peşinde olmayı yansıtır. Tam da bu noktada, Avrupa deneyimlerinden George Floyd Ayaklanması'na uzanan tarihsel tartışma hattına dair derinlemesine okumasıyla, sizin etkileyici kitabınız, The Future of Revolution, devreye giriyor. Kitabınızdan ve bakış açınızdan bazı kavramları irdelemeyi ve komün tartışmasına katkı sunabilecek yorumlarınızı sormak istiyorum.
Başlarken komün, konsey ve sovyet kavramları arasındaki ayrımı açıklayabilir misiniz? Kitabınızda, komün ve konseyin farklı doğasına açıkça atıfta bulunuyor, konseyin -ve onun organik devamı olarak sovyetin- yalnızca işçiler için bir demokrasi olma eğiliminin altını çiziyorsunuz. Öte yandan, komün, konseyin işlevinin aksine, hiper-demokratik bir yolla tüm toplumun yönetim organı olmaya daha yakındır. Özellikle mekânsallıkları ve olası kapasiteleri üzerine kurulu bu ayrımlar ilham vericiydi. Bunu en baştan açıklayabilir misiniz?
Jasper Bernes: Evet, temel fark bu. 20. yüzyılın işçi konseyleri ve sovyetleri işyerlerine kök salmışken, Paris Komünü daha ziyade belediyeye dayalı bir örgütlenmeydi. Komün'ün Marx ve sonraki devrimciler için önemi, onun biçimi idi. Kararlar, yetkilendirilmiş, geri çağrılabilir ve değişken delegeler tarafından, tabandaki komitelerine karşı sorumlu olacak şekilde alınıyordu. Bu, Marx için, "işçi sınıfının ekonomik kurtuluşunu gerçekleştirmek için nihai keşfedilmiş biçim" idi. Ancak gerçekte, Paris Komünü'nün işyerlerinde derin kökleri yoktu ve üretimin toplumsallaştırılmasına daha yeni başlamıştı. Sovyetler 1905'te Rusya'da ortaya çıktığında, bir kitlesel grev dalgasının parçası olarak belirdikleri için, derhal işçi birlikleri oldular; temelde Komün'ün delege yapısını, grevdeki işçiler arasında koordinasyon sağlamak için kullanıyorlardı. Sovyetler (işyerlerinde -çn) örgütlü oldukları için, üretimi toplumsallaştırma işine girişmeyi daha kolay gerçekleştirdiler. Hatta, kitlesel grevin ortasında ışıkların yanmasını sağlamak ve diğer temel hizmetleri sürdürmek gibi, kısmen bazı üretim faaliyetlerini toplumsallaştırmak zorunda kaldılar. Daha sonra, 1917'de Rusya'da ve 1918'de Almanya'da bu biçim yeniden belirdiğinde, bazı işçiler derhal işyerlerinin kontrolünü ele geçirip konseyler örgütlerken, diğer yerlerde bu süreç dışarıdan müdahaleyle, çeşitli keyfi yöntemlerle delege seçilerek gerçekleşti. O zaman da şimdi olduğu gibi, konseylerin ve sovyetlerin nasıl örgütleneceği ve hatta bu kelimelerin ne anlama geldiği hakkında birçok fikir vardı. Bu mesele tam olarak çözüme kavuşturulmamıştı. Örneğin, 1917 Rusya'sında sovyetler gerçek anlamda işyeri örgütlenmeleri değildi ve onun yerine delegeler bölge bazında seçiliyor ve parti üyeleri arasından belirleniyordu. Bu, yukarıda belirttiğim gibi, Almanya'nın bazı yerlerinde de yaşandı. Konsey komünizmi, pratik ve teorik bir akım olarak, Alman Devrimi sırasında, partilerden bağımsız olarak konseyleri işyerlerinde sıkı bir şekilde temellendirme ve üretimi doğrudan toplumsallaştırma işine başlama girişimi olarak ortaya çıktı.
Tüm bunlar, bu örgütlenmelerin tam olarak nasıl koordine olacağı sorusunu gündeme getiriyor. İşçi konseyleri, sendikalar gibi endüstriyel örgütlenmeler değil de işyerlerinin bölgesel örgütlenmeleri oldukları için, farklı topluluklarla bir ilişki içindedirler. Elbette bu toplulukların da konut, gıda, dağıtım, çocuk bakımı gibi -ki bunların da toplumsallaştırılması gerekir- karar alma süreçlerine dahil olmaları gerekir. Bunlardan hiçbiri Alman Devrimi sırasında, konseyler sosyal demokrasi ve yükselen faşizm tarafından zayıflatılıp yok edilirken çözüme kavuşturulamadı.
Bugün, komün ve konseyin bir tür bileşimine ihtiyacımız var gibi görünüyor. Örneğin, şu anda ABD'de, konseyleri tamamen işyerlerine kök saldırmak muhtemelen anlamlı olmaz, zira üretilenlerin çoğu devrim sırasında kullanılamayacak ve birçok proleter anlamlı işyerleriyle bağlantılı değil. Ancak diğer yerlerde belki de salt işçi konseyleri daha anlamlı olabilir. Önemli olan, konseylerin, ortaklaşa planlanan ve üretilen zenginliği toplumsallaştırmanın ve dağıtmanın mekanizmaları olmasıdır. Önerilebilecek farklı somut yapılar olabilir, ancak yine de önemli olan, herkesin yaşam koşulları üzerinde kontrol sahibi olabildiği ve aynı zamanda sosyal ve coğrafi mesafeler boyunca diğerleriyle koordinasyon kurabildiği, yetkilendirilmiş, geri çağrılabilir ve değişen delegeler fikridir.
Paris Komünü'ne katılanların birçoğu göçmen ve sürgünlerdi. Bu nedenle Komün'de güçlü bir enternasyonalizm vardı ve anti-milliyetçiydi.
Komünün genişlemeci doğası -eğer böyle ifade edebilirsem- kitabınızdaki bir diğer büyüleyici analizdi. Bu genişlemeyi, komünden dışarıya ve komünün içini kesecek şekilde yeniden tarif ediyorsunuz. Ayrıca, coğrafi bir süreklilik veya ilişki aramıyor, bir karabatağa benzer şekilde, mücadeleler denizinin bir yerinde görünmez olup başka bir yerinde yeniden ortaya çıkabileceğini vurguluyorsunuz. Ayrıca komün, her durumda enternasyonalist bir kurtuluş çağrısına sahip olduğunu vurguluyoruz. Bunu söylerken, aynı zamanda komünün kapsayıcı doğasına da atıfta bulunuyoruz, yani komün olabildiğince açık olmalıdır. Bunu oldukça kafa karıştırıcı bir şekilde ifade ettiğimi biliyorum... Bu yüzden, komünün genişlemeci, kapsayıcı ve enternasyonalist doğasına dair anlayışınızı açıklayabilir misiniz?
- Evet, bir karabatağa benzer şekilde ya da kaynaktan fışkıran bir dağ pınarı gibi. Bazen bu şeyleri şiirle anlatmak zorundayız. Marx, Komün'ü "köklü bir şekilde genişleyici bir biçim" olarak tanımlar, dolayısıyla Paris Komünü hakkında yazarken, yalnızca ne olduğu hakkında değil, aynı zamanda ne olabileceği hakkında da yazmaktadır. Komün, Paris'teki işyerlerini köklü bir şekilde sosyalleştirip örgütlememiş olsa da daha ileri ama yine de tam olarak gerçekleşmemiş bir noktadan, sonraki işçi konseylerinin yaptığı gibi, bunu yapma kapasitesi sergilemiştir—bu, pratikte bir fikirdi, ancak tam olarak çözümlenmemiş bir fikir. Paris Komünü, Kristin Ross'un Paris Komünü'nün sonraki yaşamları üzerine kitabı Ortak Lüks’te yazdığı gibi, hem bir "toplanma çağrısı hem de kendisiydi." Paris Komünü, aynı zamanda, benim yazdığım gibi, "gelecekteki komünizmin bir fragmanıydı." Bunun nedeni, genişlemek ya da ölmek zorunda olmasıydı—Paris duvarlarıyla sınırlı kalsaydı, herkesin görebileceği gibi kesinlikle başarısız olurdu; Fransa'nın dört bir yanına ve ötesine yayılması gerekiyordu. Dünya komünizmi, "evrensel bir Cumhuriyet" umudunu temsil ettiği ölçüde, enternasyonal dayanışmayı harekete geçirdi. Dünyanın bir yerinde bir devrim patlak verdiğinde, her yerdeki proleterlerin umudu haline gelir. Dahası, Paris Komünü'ne katılanların birçoğu göçmen ve sürgünlerdi. Bu nedenle Komün'de güçlü bir enternasyonalizm vardı ve elbette Marx'ın Birinci Enternasyonal'deki birçok yoldaşı da olaylara katıldı. Fransa-Prusya Savaşı'nın karmaşık durumu nedeniyle Komün, hem Prusyalılara karşı (ve dolayısıyla Alman işçi hareketinin tarafında) hem de Fransız İkinci İmparatorluğu'na karşıydı. Anti-milliyetçiydi.
Komün hem duvarlarının içinde hem de dışında taraftarlara sahip olduğu ve köklü bir şekilde genişleyici bir biçim olduğu için, coğrafyası bitişik değildir. Devrim bir yerden başka bir yana sıçrar ve devrimci olmayan bölgelerin üzerinden atlar. Ancak bu genişleme kapasitesi, aynı zamanda onun genişleme ya da ölme zorunluluğudur. Bu anlamda, komün adını büyük ölçüde yok edilmiş deneylere veriyoruz. Belki de komün, en iyi şekilde, ortaya çıkmakta olan bir komünizmin adı olarak saklanmalıdır. Bu çelişkilerin üstesinden gelip sermayeyi gezegenin kıyılarına kaçırmış muzaffer bir komünizmin değil.
Öte yandan, sizin de savunduğunuz üzere, komün, devlet iktidarının silahsızlandırılması süreci tamamlanmadan galebe çalamaz. Burada, elbette, devlet iktidarıyla yaşanan çatışmaları göz önünde bulundurmamız gerekir. Ancak ben, belki de bir tür "çatışmaların politikası" diyebileceğimiz bu çatışmalar üzerine düşünmeye oldukça meraklıyım. Ancak gördüğüm şu ki, komün genellikle çökkün devleti (failed state) veya devletin toptan çöküşünü takip ediyor. Örneğin Rojava Devrimi, tam bir çökkün devlet deneyimi için en güncel örneklerden birisi. Suriye Devleti, iç savaş nedeniyle bu ülkeyi yönetemiyordu; ya da İspanyol İç Savaşı'na, Çin Devrimi'ne vb. bakabiliriz. Aslında demek istediğim, komünün bunu kendi başına yapmamış olduğu; devletin çöküşüne eşlik eden uyumlu bir sürecin parçası olduğu ve "Hic Rhodus, hic salta" anında, komünün veya bir parçasının, iktidarı ele geçirmek için kendini genişlettiği. Öte yandan, her deneyim bize komünün kendini savunması gerektiğini ya silahsızlandırma sürecini takip etmesi ya da kesin bir şekilde öz-savunmaya odaklanması gerektiğini gösteriyor. Buradaki sorum şu: Komünün çatışma politikasını nasıl değerlendirebiliriz? Yani, siz devletin silahlı gücünün yıkımının doğrudan askeri çatışmalarla ortaya çıkamayacağını, daha ziyade kitlesel seferberliklerle gerçekleşebileceğinin altını çizdiniz. Bu konudaki tarihsel analiziniz ışığında, güncel çatışmaları, devlet iktidarının silahsızlandırılmasını veya komünün öz-savunmasını nasıl değerlendirebiliriz?
- Devrimin ilk koşulunun, devletin ve nihayetinde sermayenin silahlı gücünün askıya alınması ve en sonunda da ortadan kaldırılması olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu, bir anda olan değil, aşamalı olarak gerçekleşen bir süreçtir. Devletin silahlı gücünün ve devletlerden oluşan uluslararası sistemin çöküşü ne kadar büyük olursa, zenginliği herkesin iyiliği için sosyalleştirme ve mülksüzleştirme olanakları da o kadar artar. Ancak devletin silahsızlandırılması, çoğu zaman devrimci bir silahsızlandırmanın sonucu olduğu kadar, içeriden gelen bir çöküş nedeniyle dolaylı yoldan gerçekleşen bir şeydir. Aynı zamanda, devletin silahsızlandırılması, devrimin silahlandırılması anlamına gelir —ne yazık ki ve korkutucu bir şekilde, silahların ve etkili öldürme makinelerinin her daim hazır olduğu bir dünyada bunlar aynı madalyonun iki yüzüdür. Bana kalırsa, devrim sırasında silahların dağıtımı ve kullanımı, yukarıda ana hatları çizilen özgür birlik ilkelerini takip edebilir—silahlı güç, gönüllülük esasıyla örgütlenir, zorunlu askerlik veya ücret ödemesi yoluyla değil. Taktiksel liderlik veya stratejik merkezileşmenin gerekli olduğu durumlarda, bu, tıpkı işçi konseylerinde olduğu gibi, devredilebilir, geri alınabilir ve yalnızca eylem süresi için geçerlidir. Ama sonuçta, devrimin hayatta kalmasının yalnızca askeri bir mesele olmadığını ve devrimin askeri ve politik mücadele alanına hapsolmasının, devrimlerin ölüm şekli olduğunu vurgulamak önemli olduğunu düşünüyorum. Devrimler, toplumu doğrudan dönüştürdükleri, toplumsal ihtiyaçları karşıladıkları ve milyonların, ardından milyarların katılımını sağladıkları ölçüde yayılır ve gelişir. Askeri mesele diğer tüm meseleleri bastırdığı ölçüde, devrim zaten kaybetmiş demektir.

Yukarıdaki soruyla bağlantılı olarak ve bence kitabın son derece öngörülü bir önermesi de karşı-lojistik politikası. Özellikle, devrimci olmayan ana ve devrimci ana geçişe, bir komünün kurucu düzeni olarak yerleşiyorsunuz, eğer böyle diyebilirsem. Bu öngörülü bir çözümleme çünkü komünün ana zayıflıklarından birine ışık tutuyorsunuz. Bana kalırsa, yalnızca üretim sürecine odaklanmak yerine, yeniden-üretim ile ilgilenmek, komünü gerçek bir politik proje haline getiriyor. Karşı-lojistik politika kavramını, teorik ve pratik açıdan bizim için biraz daha açar mısınız? Bu kavram, günümüz toplumu, mevcut kapitalizmi ve geniş anlamıyla güncel anti-kapitalist hareketler için ne anlama geliyor?
- Kapitalizm son elli yılda muazzam bir dönüşüm geçirdi. Bu, öncelikle sanayisizleşmenin ve ikinci olarak da küreselleşmenin bir sonucudur. Dünya çapında sanayi işleri azalırken, yeni iletişim ve ulaşım teknolojileri, kapitalistlerin dünyanın herhangi bir yerindeki en düşük ücretleri arayabildiği, dağınık, gezegensel bir fabrikanın inşasına olanak sağladı. Bu durum, sınıf gücünün üretim içinde geliştirilmesinin nihayetinde proleterlerin üretim araçlarına el koymasını sağladığı geleneksel devrim anlayışına bir meydan okumadır. Proleterlerin çoğu, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri'nde, bu araçlara erişemiyor ve üretken işlerde çalışamıyor.
Bu yeniden yapılanmanın bir sonucu olarak, mücadele, proleterlerin güce sahip olduğu yerde, yani dolaşım alanında ortaya çıkma eğilimindedir. Bu mücadele, rahmetli ve ebedi dostum Joshua Clover'ın Riot. Strike. Riot. adlı muhteşem kitabında gösterdiği gibi, ayaklanma, blokaj, işgal olarak ortaya çıkar. Lojistiği, kapitalist dolaşıma —üretimin, dolaşımın yönetimi yoluyla yönetilmesine— verdiğimiz ad olarak düşünürsek, günümüzdeki mücadele çoğu zaman karşı-lojistiktir. Amacı, meta akışını, üretim yerinden uzakta kesmektir. Bu, birçok mücadele için bariz bir sınırdır—gerçekten devrimci hale gelebilmek için, üretimin kalbine nüfuz etmeleri, toplumsal açıdan faydalı ve gerekli üretim araçlarına el koyarak bunları insanların ihtiyaçlarını karşılamak için kullanmaları gerekecektir. Bunun nasıl olacağı konusunda maalesef yalnızca belirsiz konuşabilirim, çünkü bu, sınıf mücadelesinin kendi başına çözmesi gereken bir problemdir. Şimdilik ve aynı zamanda bir başlangıç noktası olarak, nihayetinde birleşecek olan hem üretim içinde hem de üretim dışında mücadeleler olması gerekeceğini söylemek yeterli.
Ayrıca, devrimcilerin mevcut üretim araçlarını ihtiyaçlarına yetersiz bulacağı da bir gerçektir. Bu anlamda, devrim sürecinin bir parçası, daha en başından birçok mücadelede gördüğümüz gibi, insanların ihtiyaçlarını karşılamanın yeni yollarını geliştirmeyi içerecektir. Bu, mevcut kaynaklara el koymanın yanı sıra, bir icat, yaratım ve idare etme süreci olacaktır. El koyma işinin büyük kısmı, muhtemelen başka amaçlar için tasarlanmış kaynaklarla bir şeyler yapmanın yollarını bulmayı içerecektir. Bu, uğraşıp düzeltme, yeniden donatım, geri dönüşüm ve yeniden icat süreci olacaktır. Örneğin, Kaliforniya'da muazzam miktarda gıda üretiyoruz ancak bunun çoğu ihracat için üretiliyor —badem, şarap ve diğer yüksek değerli ürünler gibi. Burada yetiştirilen gıda türlerinin değişmesi gerekecek ve bu hem el koyma hem de dönüştürme sürecidir. Belki de daha iyi bir terim dönüştürerek-el-koyma (transpropriation)'dır.
Yukarıdaki tartışmalarla bağlantılı olarak, Rojava Devrimi'ni -devrimci an içinde bir parantez olarak alırsak, yani süregiden yaygın tartışmaları bir kenara bırakırsak- komün ve öz-savunma için ne tür dersler görebiliriz? Basitçe ifade etmek gerekirse, geniş kamuoyunun askeri yönleriyle tanıdığı Rojava Devrimi, aslında Rojava Kürdistanı'nda komünlerin yayılmasıyla başladı. Esad'ın bu bölgeyi yönetme kabiliyeti ciddi şekilde sınırlandıktan sonra, PYD öncülüğündeki komünler Rojava'ya yayıldı. Önemli tarihler takip eden gibidir: Yönetim organı 19 Ağustos 2012'den sonra duyuruldu ve somutlaşmaya başladı ve öz-savunma birimleri olan YPG-YPJ'nin oluşumu 2013'te başladı. Gördüğümüz gibi, komünlerle başladı ve komünler, çok karmaşık bir iç savaş alanında öz-savunma birimlerini somutlaştırdı. Rojava Devrimi'nin ilk eylemlerinden biri, devlet dairelerinin devralınması ve hükümetin kalıntılarının silahsızlandırılmasıydı. Özetle, partinin cephe organizasyonunun komünlere dönüştürülmesi, öncücülük kavramından, politik çalışmanın kurucu anlayışına doğru yaşanan paradigma değişimini anlamamıza izin verebilir. Ancak sormak istediğim şu: Bu karmaşık tablo içinde, komün ve parti, komün ve öz-savunma arasındaki ilişkileri ve tam da sizin dediğiniz gibi, komünün genişlemeci doğasının hayatiyetiyle birlikte resmedebilir miyiz?
- Bana kalırsa "parti" hatta "öncücülük" (vanguardism) tartışmaları kafa karıştırıcıdır, çünkü bu terimler farklı şeylere ve farklı fikirlere işaret edebilir. Her devrimde, resmi olarak böyle tanımlanmasa veya örgütlenmese bile, daima bir parti ve bir öncü güç olduğunu savunurum. Bu sebeple, bunlar lehinde veya aleyhinde olabileceğiniz şeyler değildir, çünkü bunlar devrimci bir sürecin —bir taraflaşma (partisanization) sürecinin— doğal sonucudur. Devrim yanlıları her zaman kendilerini örgütleyecektir, ancak asıl soru nasıl örgütlenecekleridir. Alman Devrimi'nin ardından ortaya çıkan parti fikirlerine bakmak ilginçtir. Bazı konsey komünistleri, resmi bir konsey komünist partisine ihtiyaç olduğunu düşünürken, diğerleri buna karşı çıktı ve işyerlerinde "fabrika grupları" oluşturulmasını savundu. Ancak konsey komünist partisi olan KAPD'ye (Alman Komünist İşçi Partisi) katılanların bile, KPD'deki (Alman Komünist Partisi) Bolşevikler ve SPD'deki (Alman Sosyalist Partisi) sosyal demokratlardan çok daha farklı bir parti fikri vardı. KAPD için partinin işlevi, proleter öz-örgütlenmesi için bir katalizör görevi görmekti. Sınıf mücadelesini yönlendirmek, önderlik etmek veya eğitmek yerine, partinin amacı, devrimci işçilerin kendileri tarafından komünist işçi konseylerinin oluşturulması ve öz-örgütlenme için yolu açmaktı. Böyle bir parti büyük ölçüde taktiksel ve ayaklanmacıdır. Bir yönetmen veya eğitmenden ziyade, bir güçlendirici (amplifier) olarak hareket eder. Bu, etkin bir şekilde, sınıf mücadelesinin yoğunlaştığı anlarda -muhtemelen KAPD'nin etkinliğinin zirvesi olan, ki geriye dönük bakıldığında oldukça sınırlıydı, 1921 Mart Eylemi gibi- mülksüzleştirme eylemleri ve proleter savunmasıyla meşgul olan silahlı grupların oluşumu anlamına geliyordu.
Rojava Devrimi'ne dair anlayışım da sınırlı, ancak görünen o ki komün ve parti arasında, kitle meclisleri ve konseyler ile devrimci partizanların resmi örgütü arasında bir gerilim vardı. Bu çelişkilerin bazılarını ve bunların Rojava'da bir ölüm kalım mücadelesi bağlamında nasıl geliştiğini araştıran Belkî Sibê adlı ilginç bir film izledim. Her durumda, bu gerilim, resmi bir parti olmadığı durumlarda bile tüm devrimlerde yaygındır. Sorun şu ki, komünler ve konseyler illaki devrimci olmak zorunda değildir—bu biçimlere katılanlar, devrimin üzerinde kendi çıkarlarıyla ilgilenebilir veya hatta karşı-devrimci olabilirler. Bu sorunun nasıl ele alınacağı büyük bir sorudur. Rusya'da ve bir dereceye kadar Almanya'da olduğu gibi, komünü veya konseyi partiye tabi kılmanın, bu biçimlerin yoğunlaşmasını veya yayılmasını etkili bir şekilde sınırladığını söylemek yeterli. Bu yüzden güçlendirici veya katalizör fikrini seviyorum. Ama sonuçta karar verecek olan devrimci kitlelerdir—eğer çoğunluğu komünizm veya devrim yoluna gidebilmek için ikna edemezseniz, o zaman başarılı olma ihtimaliniz düşüktür. Bu anlamda, yılların hareketleri ve haftaların hareketleri, devrimci günlerde birleşir. Devrim, devrimci oybirliğinin (unanimity) olduğu yerde başarılı olur. Buradaki öncüllük en iyi şekilde maceracılık (adventurism) olarak düşünülür—benim olumlu anlam yüklediğim aşağılayıcı bir terim. Resmi veya gayriresmi öncü, yolu açabilir—'evet' diyebilir ama 'hayır' diyemez. Bu, onun sınırlı olduğu anlamına gelir, ancak bu sınırları ve vaat ettikleri başarısızlığı kabul etmek, başarıyı bulmanın tek yoludur.
Bu sorunun bir parçası da yalnızca partizanların ve konseylerin örgütlenmesi değil, aynı zamanda silahlı devrimin, bir Kızıl Ordu'nun örgütlenmesidir. Bir Kızıl Ordu, taktiksel merkezileşmeye sahip olabilen ancak stratejik merkezileşmeyi, ancak o strateji altta yatan devrimci oybirliğiyle uyumlu olduğunda kabul edebilen tuhaf bir örgüttür. Burada, bir darbe girişimine yanıt olarak Mart 1920'de Ruhr Kızıl Ordusu'nun oluşumunu düşünebiliriz; Alman proletaryasının kendi konseyleri, fabrika grupları ve milisleri aracılığıyla kendini silahlandırdığı ve devleti geniş ve zengin bir bölgede silahsızlandırarak Alman ve Avrupa ağır sanayisinin merkezine talip olduğu bir durum. Bu tür bir ordu, silahların bırakılması veya teslimiyet anlamına gelen stratejik bir merkezileşmeyi kabul edemez; böyle bir süreç, bir Kızıl Ordu'yu, o olduğu sürece her zaman bölecektir. Bu, onu, tüm silahlı gücün merkezi bir karara tabi olduğu "ordu" terimiyle kastedilenden oldukça farklı kılar.
Son olarak, Rojava'nın geçmişteki, bugünkü ve gelecekteki devrimci komünlerine selamlarımı göndermek istiyorum. Kapitalizm ve devlet düğümlerini her yönden çözmemiz gerek!
Yayın Tarihi: 24/12/2025