PolitikART
Toplum-Politika

Kentsel Yoksulluk ve Mekânsal Ayrışma: Planlama Kimin İçin?

Sayı: 351
Berivan Güneş
Eğer bugün kentlerdeki yoksullaşma, yoksunlaşma ve ekolojik tahribatla mücadele etmek istiyorsak, yalnızca kayyum politikalarını eleştirmekle yetinemeyiz. Aynı zamanda kendi deneyimimizi, eksikliklerimizi, sınıfsal körlüklerimizi ve hatalarımızı da cesaretle tartışabilmeliyiz.

Kentler tarih boyunca ekonomik, kültürel ve siyasal yaşamın merkezleri olmuştur. Ancak kentleşme süreçleri her zaman eşitlikçi ve kapsayıcı sonuçlar üretmemiştir. Özellikle neoliberal politikaların etkisiyle kentler, sermaye birikiminin ve mekânsal rantın temel araçlarından biri haline gelirken, yoksulluk ve eşitsizlik de yeni biçimlerde yeniden üretilmektedir. Kürdistan coğrafyasında ise kentleşme süreçleri yalnızca ekonomik dönüşümlerle değil; çatışmalar, zorunlu göçler, güvenlik politikaları ve merkezi yönetim anlayışıyla şekillenmiştir. Bu durum, kentleşme ve yoksulluk ilişkisini daha karmaşık ve çok katmanlı hale getirmektedir. Kürdistan'da birçok yerde yoksulluk ve yoksunluk iç içe geçmektedir. Bir köyde yaşayan kişi ekonomik olarak yoksul olabilir; ancak aynı zamanda sağlık hizmetlerine, eğitime, ulaşıma, kültürel haklara veya kamusal desteklere erişemediği için yoksunluk da yaşayabilir. Yoksulluk, temel hizmet ve kamusal haklara erişememektir. Bu da yoksunlukların toplamıdır.

Eğer bir kentte kadınlar kamusal mekânları güvenle kullanamıyorsa, çocuklar nitelikli eğitim olanaklarına erişemiyorsa, engelliler kent içerisinde hareket etmekte zorlanıyorsa ve yoksullar kentsel hizmetlerden eşit biçimde yararlanamıyorsa; o kentte yapılan fiziksel yatırımlar ne kadar büyük olursa olsun planlama amacına ulaşmış sayılmaz.

Cumhuriyet döneminden itibaren Kürdistan’da uygulanan kalkınma ve mekânsal politikalar, çoğu zaman yerel ihtiyaçlardan çok merkezi devletin güvenlik ve kontrol anlayışı doğrultusunda şekillenmiştir. Köy boşaltmaları, zorunlu göçler, çatışmalı süreçler ve yatırımların dengesiz dağılımı, kırsal nüfusun hızla kentlere yönelmesine neden olmuştur. Ancak bu kentleşme süreci, sanayileşme ve istihdam yaratma politikalarıyla desteklenmediği için sağlıklı bir kentsel gelişim ortaya çıkarmamıştır. Özellikle 1990'lı yıllarda yaşanan zorunlu göçler sonucunda kentlerin çeperlerinde yeni yoksulluk alanları oluşmuştur. İnsanlar kırsaldaki üretim araçlarından kopmuş, kentte ise düzenli gelir elde edebilecek ekonomik olanaklara erişememiştir. Kent planları, barınma hakkını, kamusal hizmetlere erişimi ve yerel ekonomik kalkınmayı öncelemek yerine, çoğu zaman rant odaklı müdahalelere veya üst ölçekli siyasi hedeflere hizmet etmiştir. Barınma, işsizlik, eğitime ve sağlığa erişim, altyapı gibi temel ihtiyaçlarda dahi hiçbir iyileştirme sunmamış, aksine baskıyı derinleştiren politikalarla halkı çözümsüzlük döngüsünde tutarak kent yoksulluğunu derinleştirmiştir. Böylece mekân, yalnızca yoksulluğun yaşandığı bir alan değil, aynı zamanda yoksulluğun üretildiği ve yeniden üretildiği bir süreç haline gelmektedir.

Henri Lefebvre’nin "kent hakkı" kavramı, kentin yalnızca içinde yaşanan bir yer değil, sakinleri tarafından şekillendirilen kolektif bir yaşam alanı olduğunu vurgulamaktadır. Ancak Kürdistan'da uygulanan birçok mekânsal müdahale, yerel halkın karar alma süreçlerine katılımını sınırlandırmış ve planlama süreçlerini merkezi politikaların bir aracı haline getirmiştir. Bir planın başarısı, yapılan yolların uzunluğu, inşa edilen binaların sayısı ya da tamamlanan altyapı yatırımlarıyla ölçülemez. Asıl soru şudur: Bu plan insanlara ne kadar özgürlük, eşitlik ve yaşam imkânı sunmaktadır? Bu nedenle bir planın başarısı; kadınların kamusal yaşama ne ölçüde katılabildiği, çocukların eğitim ve oyun alanlarına ne kadar erişebildiği, yaşlılar ve engellilerin başkalarına ihtiyaç duymadan kent içerisinde bağımsız hareket edip edemediği, gençlerin o kentte gelecek kurabilecek imkânlar bulup bulamadığı, kültürel yaşamın gelişip gelişmediği ve toplumsal eşitsizliklerin azalıp azalmadığı gibi göstergeler üzerinden değerlendirilmelidir. Eğer bir kentte kadınlar kamusal mekânları güvenle kullanamıyorsa, çocuklar nitelikli eğitim olanaklarına erişemiyorsa, engelliler kent içerisinde hareket etmekte zorlanıyorsa ve yoksullar kentsel hizmetlerden eşit biçimde yararlanamıyorsa; o kentte yapılan fiziksel yatırımlar ne kadar büyük olursa olsun planlama amacına ulaşmış sayılmaz. Gerçek anlamda demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir planlama anlayışı, betonun, asfaltın ve rantın değil; insanın, doğanın ve toplumsal adaletin merkezde olduğu bir kent yaşamını hedefler. Bu nedenle planlama süreçlerinin temel ölçütü, üretilen mekânların insanlara ne kadar özgürlük ne kadar eşitlik ve ne kadar yaşam olanağı sunduğu olmalıdır.

Planlama, kaynakların nasıl dağıtılacağını, hangi bölgelerin gelişeceğini, hangi mahallelerin yatırım alacağını ve kentte kimin nasıl yaşayacağını belirleyen politik bir süreçtir. Bu nedenle planlama kararları aynı zamanda adalet, eşitlik ve demokrasi meselesidir.

Bugün Kürdistan kentlerinde yaşanan yoksulluk, yoksunlaşma, ekolojik tahribat ve mekânsal eşitsizlikler üzerine yapılan tartışmaların önemli bir bölümü kayyum politikaları etrafında şekillenmektedir. Kayyum yönetimlerinin kentleri rant politikalarına açtığı, yerel demokrasiyi tasfiye ettiği ve toplumsal kaynakları belli sermaye çevrelerinin hizmetine sunduğu yönündeki eleştiriler haklı ve yerindedir. Ancak kentlerde yaşanan çok boyutlu krizi yalnızca son on yıllık kayyum pratiğiyle açıklamak, sorunun tarihsel ve yapısal boyutlarını göz ardı etmek anlamına gelmektedir. İçinde bulunduğumuz tabloyu değerlendirirken, yaklaşık 30 yıllık bir yerel yönetim tecrübesi ve demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü paradigma temelinde şekillendiği ifade edilen 22 yıllık yerel yönetim deneyimiyle de yüzleşmek zorundayız. Çünkü mevcut sorunların tamamını dışsal müdahalelere bağlamak, kendi politik ve yönetsel eksikliklerimizi görünmez kılmaktadır. Kayyumlar son on yılın gerçeğidir ama kentlerin yoksullaşmasının ve yoksunlaşmasının zemini çok daha önce oluşmaya başlamıştır. Bu durumun temel nedenlerinden biri, Kürdistan’ın tarihsel, toplumsal, kültürel ve ekolojik özelliklerine uygun özgün bir kentleşme ve planlama anlayışının geliştirilememesidir. Demokratik yerel yönetim söylemine rağmen, birçok kentte planlama süreçleri halkın doğrudan katılımıyla değil, merkezi karar alma mekanizmalarının yerel ölçekte uygulanması biçiminde işlemiştir. Yerelin bilgi ve deneyimini esas alan katılımcı modeller oluşturulamadığı gibi, kimi zaman kişisel ilişkiler, grup aidiyetleri ve dar çevrelerin etkisiyle şekillenen proje ve yatırımlar ön plana çıkmıştır.

Kentlerdeki yoksulluğu yalnızca ekonomik göstergeler üzerinden değerlendirmek de eksik kalmaktadır. Yoksulluk aynı zamanda mekânsal olarak üretilen bir süreçtir. Belirli bölgelerin yatırım ve hizmetlerden yararlanırken bazı mahallelerin sistematik biçimde geri bırakılması, kentsel rantın belirli kesimlere aktarılması ve kamusal kaynakların adil dağıtılmaması, gelir eşitsizliklerini daha da derinleştirmiştir. Bugün kentlerde gözlenen mekânsal ayrışma, sosyal dışlanma ve fırsat eşitsizlikleri büyük ölçüde uygulanan planlama kararlarının sonucudur. Öte yandan uzun yıllar boyunca katılımcı planlama anlayışının savunulduğu ifade edilse de uygulamada katılım çoğu zaman belirli sivil toplum kuruluşlarıyla gerçekleştirilen toplantılarla sınırlı kalmıştır. Mahallelerin, kadınların, gençlerin, yoksulların ve kararların doğrudan etkilediği toplumsal kesimlerin planlama süreçlerine etkin biçimde dahil edilmediği bir ortamda gerçek anlamda katılımcılıktan söz etmek mümkün değildir. Bu durum, halk adına karar veren ancak halkla arasındaki mesafeyi giderek artıran bürokratik bir yönetim anlayışının ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Belki de bugün üzerinde durmamız gereken en temel soru şudur: Planlama kim için yapılmaktadır? Toplumun tamamı için mi, yoksa belirli çıkar grupları için mi? Çünkü planlama hiçbir zaman yalnızca teknik bir faaliyet değildir. Planlama, kaynakların nasıl dağıtılacağını, hangi bölgelerin gelişeceğini, hangi mahallelerin yatırım alacağını ve kentte kimin nasıl yaşayacağını belirleyen politik bir süreçtir. Bu nedenle planlama kararları aynı zamanda adalet, eşitlik ve demokrasi meselesidir. Kürdistan'da uzun yıllardır modernleşme, kalkınma ve büyüme söylemleri altında gerçekleştirilen birçok planlama müdahalesinin sonuçlarına baktığımızda, toplumsal refahtan çok mekânsal ayrışmaların derinleştiğini görmekteyiz. Kentlerin belirli bölgeleri yatırım, hizmet ve sermaye akışından daha fazla pay alırken, bazı mahalleler yoksulluğun, işsizliğin ve kamusal hizmet eksikliğinin yoğunlaştığı alanlara dönüşmüştür. Gelir eşitsizlikleri yalnızca ekonomik göstergelerde değil, mekânda, yaşam alanında da görünür hale gelmiştir. Bugün Diyarbakır'da bazı mahalleler yeni yollar, parklar ve yatırımlarla büyürken, bazı mahallelerde insanlar hâlâ altyapı eksiklikleriyle yaşamaktadır. Eşitsizlik yalnızca gelir tablolarında değil, yaşanan sokaklarda da görülmektedir. Böylece toplumsal eşitsizlikler mekânsal eşitsizliklere dönüşmüş; mekânsal eşitsizlikler de zamanla toplumsal eşitsizlikleri yeniden üreten bir mekanizma haline gelmiştir. Oysa demokratik ve özgürlükçü bir planlama anlayışının temel amacı, kenti sermayenin ihtiyaçlarına göre değil toplumun ihtiyaçlarına göre şekillendirmek olmalıdır. Planlama, belirli kesimlerin rantını artıran bir araç değil; kadınların, gençlerin, çocukların, yoksulların, engellilerin ve toplumun tüm kesimlerinin yaşam olanaklarını geliştiren bir kamusal müdahale biçimi olmalıdır.

Bugün kentlerimizde ortaya çıkan yoksulluk, yoksunlaşma ve mekânsal ayrışma karşısında sorulması gereken soru, kaç kilometre yol yapıldığı ya da kaç yeni yapı inşa edildiği değildir. Asıl soru şudur: Bu planlar toplumun hangi kesimlerine hizmet etti? Kimler bu süreçlerden fayda sağladı, kimler dışarıda bırakıldı? Neden yıllardır demokratik ve özgürlükçü kentlerden söz ediyoruz ama hâlâ kentlerde yoksulluk, mekânsal ayrışma ve katılım sorunları devam ediyor? Bu sorulara samimiyetle cevap veremediğimiz sürece ne kentlerdeki eşitsizlikleri azaltabilir ne de demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir kentleşme modelini hayata geçirebiliriz. Çünkü adil bir kent, ancak planlama süreçlerinin toplumun tüm kesimlerinin ihtiyaçlarını esas aldığı ve mekânsal adaleti merkezine koyduğu koşullarda mümkün olabilir.

Eğer bugün kentlerdeki yoksullaşma, yoksunlaşma ve ekolojik tahribatla mücadele etmek istiyorsak, yalnızca kayyum politikalarını eleştirmekle yetinemeyiz. Aynı zamanda kendi deneyimimizi, eksikliklerimizi, sınıfsal körlüklerimizi ve hatalarımızı da cesaretle tartışabilmeliyiz. Çünkü kentlerde ortaya çıkan eşitsizlikler yalnızca merkezi müdahalenin değil, halkın doğrudan katılımını esas almayan, kentsel rantı sorgulamayan ve toplumsal ihtiyaçları ikinci plana iten planlama anlayışlarının sonucudur.

Bugün Kürdistan kentlerinde yoksulluk yalnızca gelir eksikliği değildir. Yoksulluk; çocuğun nitelikli eğitime ulaşamaması, bir annenin çocuğunu kreşe gönderememesi, kadının kamusal alanda güvende hissedememesi, gencin işsizlik nedeniyle geleceğini başka kentlerde araması, engellinin kentte bağımsız hareket edememesi ve emekçinin ürettiği değerden pay alamaması anlamına gelmektedir. Aynı şekilde ekolojik yıkım da yalnızca çevre sorunu değildir; derelerin kurutulması, tarım alanlarının imara açılması, meraların ve ormanların sermaye projelerine tahsis edilmesi, halkın yaşam alanlarının gasp edilmesidir. Kürdistan’da yoksullaşma, plansız kentleşmenin sonucu olduğu kadar, demokratik ve adil planlama mekanizmalarının eksikliğinin de sonucudur. Bu nedenle planlama, yalnızca mekânı düzenleyen teknik bir araç değil; sınıfsal adaletin, toplumsal cinsiyet eşitliğinin ve ekolojik yaşamın nasıl kurulacağına dair siyasal bir tercihtir.

Kürdistan'da planlama mücadelesi aynı zamanda bir kent hakkı mücadelesidir. Bu mücadele, yalnızca daha fazla bina yapmak ya da daha fazla yol açmak değil; çocukların eşit eğitim olanaklarına erişebildiği, kadınların karar alma mekanizmalarında eşit söz sahibi olduğu, emeğin sömürülmediği, doğanın metalaştırılmadığı ve kamusal kaynakların toplum yararına kullanıldığı bir yaşamı inşa etme mücadelesidir. Çünkü özgür kent, betonun yükseldiği değil; eşitliğin, dayanışmanın ve toplumsal adaletin kök saldığı kenttir. Demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü kent anlayışı ancak bir söylem olarak değil; planlama süreçlerine, bütçe politikalarına, mekânsal kararlara ve yönetsel mekanizmalara yansıdığı ölçüde anlam kazanacaktır. Kentlerin geleceği yalnızca nasıl inşa edildiklerine değil, kimler için ve hangi değerler temelinde inşa edildiklerine bağlıdır. Bugün ihtiyaç duyulan şey, geçmiş deneyimlerden ders çıkaran, halkın doğrudan katılımını esas alan, ekolojik sınırları gözeten ve toplumsal adaleti merkeze yerleştiren yeni bir kentleşme ve planlama perspektifidir. Ancak bu şekilde kentler, hem kayyum rejiminin yarattığı tahribatı aşabilir hem de kendi iç çelişkileriyle yüzleşerek yoksulluğun ve yoksunluğun yeniden üretildiği mekânlar olmaktan çıkıp; çocukların umutla büyüdüğü, kadınların özgürleştiği, emekçilerin insanca yaşayabildiği ve doğayla uyumlu ortak yaşam alanlarına dönüşebilir.
 

Yayın Tarihi: 14/07/2026