Harvey’in “kent mekânı sermaye için birikim alanıdır” ifadesini Kürdistan’da yaşanan kentsel çatışma ve yeniden inşa süreçleri için kullanmak yetersiz ve eksik kalır; Çünkü burada sınıfsal ve rantsal çelişkiye ek olarak ulusal, kültürel ve militarist bir iktidar ilişkisi de söz konusudur.

“Kent mekânı sadece fiziksel bir yerleşim alanı değil, aynı zamanda sınıf mücadelesinin, siyasi rantların, toplumsal eşitsizliklerin ve ekonomik çıkarların da sahnesidir. Mekânın bu çok yönlü özelliğinden kaynaklı mekânın üretimi veya yeniden inşası siyasi, ekonomik ve sınıf temelli çatışma alanı haline gelir. David Harvey, kentsel çatışmayı kapitalist üretim ilişkilerinin doğrudan bir sonucu olarak ele alır. Ona göre kent, sermaye birikiminin sürekliliğini sağlamak için yeniden şekillendirilirken, bu süreçte sosyal adalet, mekânsal eşitlik ve yaşam hakkı çoğu zaman ihlal edilir. Bu durum, farklı sınıflar ve gruplar arasında kaçınılmaz olarak kentsel çatışmalara yol açar.” (Şengül,2009) Harvey’in de vurguladığı gibi kent, sadece ekonomik değil aynı zamanda siyasi mücadele alanıdır. Siyasi iktidarlar mekânı bir kontrol aracı olarak kullanır ve sermayeye ona göre teşvikler sağlar. Burada siyasi iktidarların baskıcı rolü rant ve sınıf çatışmalarını yaratmaktır. Sermaye ve siyasi iktidarların birbirini beslediğini ve kentsel mekânı yeniden üreten iki güç olduğunu da belirtir.
“Kentsel çatışma; kent mekânında ortaya çıkan siyasi, toplumsal, ekolojik, ekonomik ya da kültürel gerilimlerin bütünüdür. Bu nedenle kentsel çatışma, “kimin için, neye göre ve nasıl bir kent?” sorusuna verilen farklı yanıtların çarpışmasıdır.” (Şengül,2009)
Türkiye sahasında kentsel çatışma meselesi sınıf ve rant temelli bir mücadele alanıyken “Kürdistan’da kentsel çatışma” meselesi hem mekânsal hem de politik açıdan çok katmanlı bir konudur. Bu alan, yalnızca kentleşmenin teknik süreçleriyle değil, aynı zamanda devlet politikaları, güvenlik stratejileri, kimlik siyaseti ve halkın yaşam pratikleriyle doğrudan ilişkilidir. “Kürdistan’da kentsel çatışma” dendiğinde sadece sokak düzeyindeki şiddet değil, kent mekânının sermaye ve devlet için bir iktidar alanına dönüşmesi de anlaşılmalıdır. Mekânın politik söylemi de tam olarak bu nedenden önemlidir. Söz konusu çatışmalar devletin güvenlik ve kontrol politikaları, halkın mekânsal direnişi ve var olma mücadelesi (kent hafızası ve kimliğini koruma mücadelesi) ile ekonomik ve ekolojik sömürünün kent üzerinden sürdürülmesi düzleminde yaşanmaktadır.
Savaş sonrası toplumlarda yalnızca fiziki yıkım değil, güven, adalet ve birlikte yaşam duygusu da tahrip olur. Kürdistan’da süregelen savaşta, yerinden edilme, doğa tahribatı, zorla göç ettirilme ve kültürel yıkımlar yalnızca mekânların değil, toplumsal bağların da yıkımına yol açmıştır. Yeniden inşa, bu anlamda sadece fiziki bir süreç değil, yaşamın etik-politik temelinin yeniden örülmesidir.
Harvey’in “kent mekânı sermaye için birikim alanıdır” ifadesini Kürdistan’da yaşanan kentsel çatışma ve yeniden inşa süreçleri için kullanmak yetersiz ve eksik kalır; Çünkü burada sınıfsal ve rantsal çelişkiye ek olarak ulusal, kültürel ve militarist bir iktidar ilişkisi de söz konusudur. Yani sermaye ve iktidar ittifakı burada ekonomik çıkarın ötesinde, bir ideolojik ve mekânsal tahakküm konsensüsüne dönüşür. Kentsel planlama, kontrol noktaları, güvenlik kameraları, geniş bulvarlar, kent kimliği ve mekân hafızasızına yönelik saldırılar, devlet binalarının yer seçimi… hepsi iktidarın mekân üzerinde tahakküm kurma politikalarının ürünüdür.
Kürdistan’da kentsel çatışmanın tarihsel arka planına baktığımızda, 1980’ler sonrası köy boşaltmalarıyla kent merkezlerine devasa bir göç yaşandığını görürüz. Bu göçler beraberinde kentte plansızlık ve kentsel ayrışmayı da getirmiştir. Kentsel ayrışmalar büyük kentlerde sosyo-kültürel sorunları da beraberinde getirmiştir. Devlet ise bu süreçte, göç edilen mekânları hem “kontrol alanı” hem de sermaye için “modernleştirme mekânı” olarak kullanmıştır.
2000’li yıllara gelindiğinde Türkiye’de bir kentsel dönüşüm furyası başladı. Böylece bu bölgeler hakkındaki kentsel dönüşüm söylemleri ile “güvenlik” söylemleri iç içe geçti. Doğrusu, Kürdistan’da kentsel dönüşüm politikaları 2015’li yıllara kadar uygulanmadı ya da uygulanamadı. 2015’ten sonra özyönetim direnişleri boyunca kentler büyük bir tahribat aldı. Özellik Sur, Nusaybin, Cizre, Şırnak gibi merkezlerdeki devlet saldırısı ve buna karşı geliştirilen direniş sürecinde gerçekleşen yıkımlar, devletin güvenlik politikaları kapsamında kenti bir muharebe alanına dönüştürdüğünü gösterdi. Çatışmalar nedeniyle binlerce bina yıkıldı, on binlerce insan tekrardan göç etmek zorunda kaldı. Sonrasında devlet tarafından geliştirilen “yeniden inşa” projeleri, içinde halkın ve yerel dinamiklerin katılımı olmadan, askeri bir planlama mantığı ile yürütüldü. Siyasi iktidar olmayan devlet, mekânsal iktidar olabilmek için mekânı bir araç olarak kullandı. Sonrasında kentsel dönüşüm ve yeniden inşa politikaları ile sosyal dokuyu parçalayan, kent kimliği ve hafızasına yönelik bir planlama biçimi ile bu politikalarını sürdürdü. Kentsel dönüşümlerin “güvenlik” gerekçesiyle tasarlanması, kent hafızası ve kimliğine yönelik müdahaleler ve kayyumların sermaye ile devlet arasında bir köprü olarak kullanılması en belirgin politikalardı.
Kürdistan’da kentsel çatışma sadece taş, beton ve mermiyle değil; planlama kararları, mimari tercihler ve mekânsal hafızanın silinmesi ve kent kimliğine saldırılarla yürütüldü. 2015 sonrası Sur, Cizre, Nusaybin, Şırnak gibi kentlerin yıkımı ve yeniden inşası, saf ekonomik bir kentsel dönüşüm değil, aynı zamanda devletin egemenliğini mekân üzerinden yeniden kurma stratejisidir. Kürdistan’da yapılanların tamamına baktığımız zaman uygulamaların David Harvey’in “sermaye birikimi için kentsel yeniden yapılanma” tezinin ötesine geçtiğini; burada kolonyal mekân siyasetinin devreye girdiğini görebiliriz.
Kürdistan’da savaş sonrası kentlerin yeniden inşası, yalnızca fiziksel düzenlemelerle sınırlı olmayan; toplumsal hafızayı, kent kimliğini, dayanışma kültürünü ve kolektif iradeyi mekânda yeniden kuran bir süreçtir. Bu yönüyle “mekânsal barış”, hem toplumsal hem ekolojik hem de cinsiyet temelli adaletin bir arada inşa edildiği çok katmanlı bir süreç olarak değerlendirilmelidir.
Ramazan Çeper, “Mekânsal Irkçılık” kitabında devletin Kürdistan’daki cumhuriyet sonrası uygulamalarını ele almış, kolonyal mekân siyaseti üzerine de değerlendirmelerde bulunmuştur. Çeper, özellikle meydanlar, resmî kurumlar, heykeller, sokak ve cadde isimleri üzerinden Türkçülüğü dayatan uygulamalara dikkat çekmiş ve bunların gündelik yaşamımızın her alanına dayatılan militarist uygulamalar olduğunu dile getirmiştir. Güvenlik barajlarıyla Kürt’ün tarihsel mirasını ve değerlerini sular altına bırakarak, kent savaşlarından sonra kültürel değerlere saldırarak, kentsel dönüşüm projeleriyle Sur’da cezaevi modeli mimariyle yapılar inşa ederek, Nusaybin ve Cizre’ de Haussmann planlamasını devreye sokarak, tarih kitaplarında Kürt’ün değerlerini yok sayarak, sokak ve cadde isimlerini değiştirerek, kültürel binalarını yıkarak dayatmalarda bulunması sadece bir bellek silme harekatı değil, kolonyal mekan siyasetinin bütünen Kürdistan coğrafyasına yayılmasıdır. Çeper “mekânsal kolonizasyon, ırkçılığın uzun erimli biyopolitik hesaplaşmasının bir veçhesidir. Bunun ilk adımı, nekromantik yöntemlerle yok edilebilen her şeyi yok etmek; geriye kalanları ise “soylulaştırma” yöntemiyle Türk hanesine yazmak ve otokton halklara ait tek bir iz bile bırakmamacasına tüm tarihsel ve kültürel mirası silmektir” (Çeper,2025) der ve Kürdistan’da süregelen uygulamaların tam anlamıyla mekânsal kolonizasyona denk düştüğünü ifade eder. “Kolonyal mekân siyaseti, sömürgeci iktidarın mekânı –şehirleri, sınırları, doğayı ve gündelik yaşam alanlarını– kendi iktidar ilişkilerini sürdürecek biçimde üretme, düzenleme ve kontrol etme sürecidir. Bu süreçte mekân, sadece bir yer değil, iktidarın ideolojik ve maddi aracıdır.”

Yeniden inşa ve komünler
Yeniden inşa kavramı yalnızca yıkılmış kentlerin, köylerin ya da mekanların fiziksel olarak onarılmasını değil aynı zamanda toplumsal, kültürel, ekolojik ve etik değerlerin yeniden kurulmasını da ifade eder. Yeniden inşa kavramı aynı zamanda toplumsal ilişkilerin de inşa sürecidir. Özellikle savaş, devlet şiddeti veya ekolojik tahribat sonrası süreçlerde yeniden inşa, toplumun kendini yeniden var etme mücadelesine dönüşür.
Savaş sonrası toplumlarda yalnızca fiziki yıkım değil, güven, adalet ve birlikte yaşam duygusu da tahrip olur. Kürdistan’da süregelen savaşta, yerinden edilme, doğa tahribatı, zorla göç ettirilme ve kültürel yıkımlar yalnızca mekânların değil, toplumsal bağların da yıkımına yol açmıştır. Yeniden inşa, bu anlamda sadece fiziki bir süreç değil, yaşamın etik-politik temelinin yeniden örülmesidir. Sayın Abdullah Öcalan’ın demokratik konfederalist paradigmasındaki komün birimleri, tam da bu noktada, yaşamı ‘yıkımdan yeniden kurmak’ yönünde radikal bir alternatif sunar. Bu paradigma devlet merkezli, patriyarkal ve kapitalist modernitenin yeniden üretim biçimlerine karşı, toplumun kendi öz gücüyle kendini yönetme biçimini sunar. Komün, bu anlamda barışın toplumsal yapı taşıdır. Çünkü burada kararlar müzakereyle alınır, toplumsal sorunlar ortaklaşa çözülür. Komünler arası konfederal ilişkiler, farklı etnik, dini ve kültürel kimliklerin eşit temelde bir arada yaşamını mümkün kılar. Böylece yeniden inşa süreci, aynı zamanda demokratik barışın toplumsal zeminine dönüşür.
Bu yerel-demokratik yapılar halkın söz ve karar gücünü artırarak, yeniden inşa sürecinde özneleşmesini sağlar. “Henri Lefebvre’in ‘mekânın toplumsal üretimi’ kavramı, bu noktada önemli bir teorik zemin sunar: Mekân, yalnızca üzerinde yaşanılan bir toprak parçası değil, toplumsal ilişkilerin ve iktidar biçimlerinin somutlaştığı bir alandır.” (Lefebvre,2014) Dolayısıyla Kürdistan’da kent mekânının yeniden inşası, aynı zamanda toplumun kendi kaderini belirleme iradesini mekânda görünür kılma çabasıdır. Halkla birlikte hafıza mekânlarının yeniden kurgulanması/inşa edilmesi ile toplumsal ve kültürel kodları ön plana çıkararak tarihsel miras sahiplenilir, kolektif ve toplumsal bir hafıza oluşturulur.
Savaş ve kriz dönemleri, toplumsal dokuda bireyselcilik, güvensizlik ve parçalanma eğilimlerini güçlendirir. Buna karşılık, kolektif örgütlenme biçimleri toplumsal dayanışmayı ve ortak emeği yeniden canlandırır. Yeniden inşa sürecinde barınma, üretim, eğitim, sağlık gibi temel yaşam alanlarında kolektif çözümler geliştirilmesi; yerel birimler arası ağlar yoluyla demokratik ilişkilerin kurulmasını sağlar. Bu ilişkiler hem ekonomik hem de kültürel düzlemde ortak yaşamın yeniden örgütlenmesine olanak tanır. Dolayısıyla bu yapılanmalar, kentin yeniden toplumsallaşması ve mekânsal barışın inşasında önemli bir araç niteliği taşır. Bu temelde denebilir ki yeniden inşa yalnızca fiziksel bir süreç değil, aynı zamanda toplumsal ve ruhsal bir onarım sürecidir.

Bu çerçevede yerel-demokratik örgütlenmeler, barışın toplumsal zeminini güçlendiren bir işlev üstlenir; zira savaş toplumun vicdanını ve karşılıklı güven duygusunu derinden sarsar. Kolektif örgütlenmeler ise bu güvenin yeniden tesis edildiği, adaletin müzakere ve ortak akıl temelinde kurulduğu alanlardır. Adaletin bu biçimi, yalnızca hukuksal bir ilke değil, toplumsal onarımı mümkün kılan bir pratik olarak belirir. Bu yönüyle söz konusu yapılar farklı kimlik ve inançların bir arada yaşamasını güvence altına alır. Kürdistan’da savaş sonrası kentlerin yeniden inşası, yalnızca fiziksel düzenlemelerle sınırlı olmayan; toplumsal hafızayı, kent kimliğini, dayanışma kültürünü ve kolektif iradeyi mekânda yeniden kuran bir süreçtir. Bu yönüyle “mekânsal barış”, hem toplumsal hem ekolojik hem de cinsiyet temelli adaletin bir arada inşa edildiği çok katmanlı bir süreç olarak değerlendirilmelidir.
Barış sürecinin konuşulduğu bugünlerde mekânın politik oluşu demokratik toplum sürecinin inşa sürecinde bir araç olacaktır. Gerçek barış, ancak kent hakkının halkın eline geçmesi, kadınların ve doğanın özne olması; kent kimliği ve hafızasının korunması, yeniden inşa edilmesi ve bunun toplumsallaşmasıyla mümkün olacaktır. Mekânsal barış, kentsel mekânda ortak alanların kesişmesi, kentte görünmeyen duvarların yıkılması ve kentsel hafızanın kolektifleşmesiyle anlam bulacaktır. Komünler, yıkımdan doğan boşluğu dayanışma, ortak üretim ve özgür yaşam pratikleriyle doldurarak özgür yaşamın kurucu hücresi olarak tarihsel bir öneme sahiptir.
Kaynakça
- H. Tarık Şengül, Kentsel Çelişki ve Siyaset ( Kapitalist Kentleşme Süreçlerinin Eleştirisi), (2009:15-25)
- Mekansal Irkçılık, Ramazan Çeper,(2025:104,134)
- Henri Lefebvre, The Production of Space (Mekanın Üretimi),(2014:32,33)
- Ayla Oğuz,Britanya’da Göçmen Olmak: Hanif Kureishi’nin “Son Söz”ünde Postkolonyal Mekân Algısı ,(2022)
- Komün ve Meclisler, Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi Yayınları,(2015:95-141)
Yayın Tarihi: 02/12/2025