PolitikART
Toplum-Politika

Kent Uzlaşısı’nın ruhu dayanışma ittifakı

Sayı: 325
Kemal Taylan Abatan
Depremler sonrası karşılaşılan durumun gayet tabii tepeden inmeci yönetim anlayışından ve harekete geçilmesini tek bir kişinin vereceği talimata indirgeyen yaklaşımdan kaynaklı olduğu biliniyor. Zaten tam da bu sebeple depremlerin ilk 72 saati içerisinde tüm Türkiye halklarının doğrudan şahit olduğu ihmaller silsilesi ortaya çıktı.

 

6 Şubat 2023 tarihinde gerçekleşen Mereş merkezli depremlerin üzerinden tam bir yıl geçti. Depremlerin yaşandığı günden bugüne, beklenen İstanbul depremini de içerecek şekilde depreme ilişkin tartışmalar devam etti. Ancak yaşanan deprem tartışmaları insan yaşamını önceleyen bir önlem paketinin nasıl organize edileceğinden çok, yaklaşan yerel seçimler bağlamında, bir tür vaat yarışına ve asli meseleden uzaklaşılan bir tarza dönüştü. İstanbul özelinde her bir aday, sanki bir diğerini geçmek ve depreme ilişkin en inandırıcı vaat kendisininmiş gibi performans sergilemek üzerine konuya yaklaşıyor. Oysa yaşanması muhtemel depremlere karşılık tartışmaların odağına yerel yönetimlerin yetkilerinin ve alınacak aksiyonların ne olacağı konusunun yerleştirilmesi gerekiyor. Ancak bu şekilde sonuç alıcı tartışmalarla yüzbinlerce insanın yaşamını doğrudan etkileyecek bir meseleye yönelik gerçek çözümler üretilebilir.

Devlet kurumlarının ilk 72 saatte tam bir kaos hali yaşamasına karşılık sivil toplum örgütleri ve gönüllü yurttaşların topladığı yardımlar ilk 24 saat içerisinde depremden etkilenen bölgelere akmaya başladı. Özellikle Antakya, Amed ve Mêrdîn’de konuyla ilgili örnek çalışmalar gerçekleştirildi.

Merkeziyetçiliğin açmazları

6 Şubat depremlerinin ardından özellikle merkezi yönetimden kaynaklı eksiklikler, deprem sonucu ortaya çıkan facia tablonun vehametini arttırdı. Bu fecaat tablonun boyutunu, 52 bin olarak açıklanan resmi ölüm rakamının, dönemin bakanı, bugünün İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkan adayının ağzından dökülen 130 bin rakamıyla yalanlanmasından anlayabiliyoruz. Halbuki sürece şahit olanlar ortaya çıkan durumun ağızdan kaçırılan rakamın çok daha ötesinde olduğunu tahmin edebiliyor.

Depremler sonrası karşılaşılan durumun gayet tabii tepeden inmeci yönetim anlayışından ve harekete geçilmesini tek bir kişinin vereceği talimata indirgeyen yaklaşımdan kaynaklı olduğu biliniyor. Zaten tam da bu sebeple depremlerin ilk 72 saati içerisinde tüm Türkiye halklarının doğrudan şahit olduğu ihmaller silsilesi ortaya çıktı. Ancak tabii ki bu ihmaller silsilesi sadece deprem anında gerçekleşen bir durum değildi. Özellikle Kürt savaşıyla doğrudan ilintili biçimde özyönetim, yerinden yönetim, yerelden demokrasi, adına her ne denilirse, yerelden merkeze doğru gelişmesi amaçlanan yönetim tarzına yönelik toptan ret anlayışının yarattığı problemlerdi. Dolayısıyla bu toptan ret anlayışı, 11 ilde gerçekleşen yıkımı ve binlerce yaşamın yok olmasını beraberinde getirdi.

Yerelden demokrasiye yaklaşımın toptan ret biçiminde olması kriz anlarında oldukça hayati önemde olan doğrudan ve hızlı aksiyon alma ihtimalinin ortadan kalkmasına yol açtı. Oysa böylesi hayati anlarda koordinasyonun tepeden inmeci şekilde ve tek bir merkezden değil, en küçük idari birim olan mahalle ölçeğinden organize edilmesi gerekir. Bunun sadece kriz anlarında hatırlanması sorunları çözmediği gibi, temel bir anlayış biçiminde örülmesi beklenir.

Yerelden örülemeyen demokrasi anlayışı merkeziyetçiliğe terk edildiği takdirde rant ve talan anlayışı devreye girer. Günümüz açısından imar barışı ve en güncel haliyle acele kamulaştırma kararları merkezi düzeyde alınıyor ve deprem bölgelerini kapsayacak şekilde mülksüzleşmeye yol açacağı kaygılarını beraberinde getiriyor. Yapılan araştırmalar ise bu kaygıları destekliyor. İstanbul Planlama Ajansı’nın TÜİK verilerine dayanarak yaptığı değerlendirmeye göre, 2006 yılından bu yana 5,6 milyon kişi sahip olduğu evini kaybetti. Evini kaybeden grubun önemli bir kısmı kiracı konumuna düştü.[i] Depremin gerçekleştiği dönemi de kapsayan bu araştırmaya bakılarak ifade edilebilir ki, mevcut durumda barınma ve beslenme gibi temel ihtiyaçların dahi karşılanamadığı bir durum oluşmuş durumda.

“Kent Uzlaşısı” seçimlere sıkıştırılamayacak bir atılımdır. Yeni dönemin yerel yönetim anlayışının ilkelerini içerir. Elde edilecek yönetim hakkının bir grup veya gruplara, onların çıkar ilişkilerine indirgenemeyeceğinin ilanıdır. Kısacası ortaya konulan hedef politik bir müdahaledir.

 

Yerelden müdahale

6 Şubat depremlerinin gerçekleştiği andan itibaren devlet düzeyinde yaşamsal ilk müdahalede yaşanan eksikliklere karşılık güçlü bir taban dayanışması refleksi gösterildi. Bu refleks Kurdistan ve Türkiye’deki çeşitli alanlarda faaliyet gösteren sivil toplum örgütleri ve yurttaşların yüksek duyarlılık geliştirmesi sonucu ortaya çıktı. Devlet kurumlarının ilk 72 saatte tam bir kaos hali yaşamasına karşılık sivil toplum örgütleri ve gönüllü yurttaşların topladığı yardımlar ilk 24 saat içerisinde depremden etkilenen bölgelere akmaya başladı. Özellikle Antakya, Amed ve Mêrdîn’de konuyla ilgili örnek çalışmalar gerçekleştirildi. HDP bileşeni partiler, sivil toplum örgütleri ve belediyelerle birlikte Türkiye sosyalist solunun farklı fraksiyonları dayanışma hareketi içerisinde öncülük yaptılar.[ii]

Yerelden yapılan dayanışma müdahaleleri her ne kadar geleceğe ilişkin umut tohumları halini alsa da kısa süre sonra gerek iktidarın gerekse de muhalefetin gönüllü bir şekilde iştirak ettiği genel seçim sürecine tahvil edildi. Yakıcı bir gerçek olarak ortada duran deprem gündemi seçim kampanyalarına malzeme olmaktan öteye geçemedi. Bir anlamda iktidar da muhalefet de ortada duran yıkımın maliyetini üstlenmekten kaçındı. Durum böyleyken, depremden etkilenen insanların talepleri görünmez hale geldi. Deprem bölgelerinde konut sorununun giderilememesi bir yana, halen temiz gıdaya erişmekte dahi büyük zorlukların yaşandığı biliniyor.

 

Kent Uzlaşısı politikasıyla geleceği örmek

6 Şubat depremlerinin yarattığı devasa sosyal, ekonomik ve ekolojik yıkım, devletin toplumun üstüne çökmesi ve kararan yaşamlar bize bir gerçeği haykırıyor: Politika, en yüksek insansal ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç doğrultusunda, politika aracılığıyla insanın kendi türüyle birlikte yeryüzünü paylaştığı tüm canlıların yaşam hakkını savunması, meselelere bu bilinçle yaklaşması beklenir. Tam da böylesi bir ortamda ortaya atılan “Kent Uzlaşısı” fikri savunulan değerlerle örtüşür durumdadır.

Depremlerin ardından farklı alanlardan harekete geçen sivil toplum örgütleri ve yurttaşlar tam olarak “Kent Uzlaşısı” fikrinin muhatabı ve yürütücüleridir. Dolayısıyla buradan çıkan kolektif politika anlayışı eğer doğru politik ilişkisellikler bağlamında bir ittifak[iii] halini alırsa, tam olarak yerelden bir politikanın konusu haline gelebilecektir. Dem Parti İstanbul milletvekili ve HDK Eş Sözcüsü Cengiz Çiçek’in açık ifadesiyle, “Buradaki ‘Biz’ devrimci politik öznedir. Kentlerde yaşayan yoksullar, kadınlar, farklı kimlikler, halklar ve inançlardır. Kenti rant ve talan sahası görmek yerine bir yaşam alanı olarak görenlerdir. Biz, ‘hizmet, belediyecilik’ adı altında kentlere ihanet edenlerin, kent suçu işleyenlerin, kadrolaşma peşinde koşanların, rantı ve rantçılığı bir kültür haline getirenlerin dışladığı mutlak çokluktur. İktidarın ve resmi muhalefetin belediyecilik anlayışına karşı Üçüncü Yol’da buluşanlardır; yerel yönetimlerde ‘söz, yetki, karar halkındır’ şiarını bir slogandan ibaret görmeyenlerdir. Eylerken birlikte, ağlarken birlikte, gülerken birlikte olanlardır”.[iv]

Tam da HDP projesinin Gezi ve Kobanê ilişkiselliğinin gerçek öznelerinin bir ittifakı olarak ortaya çıktığı biçimiyle, Dem Parti’nin “Kent Uzlaşısı” fikrinin de 6 Şubat depremlerinin yarattığı insan ve diğer türlerin devletçi akıl kaynaklı yaşadığı tahribata karşı koyuşundan, kent ve yaşam mücadelesinden doğduğunu belirtmek gerekir. Dolayısıyla “Kent Uzlaşısı” seçimlere sıkıştırılamayacak bir atılımdır. Yeni dönemin yerel yönetim anlayışının ilkelerini içerir. Elde edilecek yönetim hakkının bir grup veya gruplara, onların çıkar ilişkilerine indirgenemeyeceğinin ilanıdır. Kısacası ortaya konulan hedef politik bir müdahaledir. 6 Şubat depremleri sonrası ortaya çıkan dayanışma güdüsünü kısa dönemli ve dar siyasi çıkarlara indirgemeyecek, bu uğurda mücadele etmeye karar vermiş kesimleri kapsayacak ve politik bir ittifaka dönüştürecek ruhtur. Geleceği örme konusunda atılan bir adımdır.

 

Gereken yegâne şey, doğru ve ilkeler doğrultusunda şekillenen ancak siyasi gelişmeleri de ıskalamayan politik öncülüğün irade ortaya koymasıydı. Gelinen koşullarda bu irade ortaya çıktı ve “Kent Uzlaşısı” fikrini ortaya attı. Bu fikrin etrafında toplanmak […] bir tür toplumsal sorumluluk haline geldi.

 

Kent Uzlaşısı’yla kenti yönetmek

Kent Uzlaşısı fikrinin en kritik aşaması yönetme kapasitesiyle ilgilidir. Zira bu noktada, gelişecek özyönetim iradesine daha önce devlet nezdinde nasıl bir yanıtın verildiği hafızalarda canlı şekilde yer almaktadır. Kent uzlaşısı bu açıdan yönetme kapasitesinin tabana yayılması anlamına gelecektir. Kurdistan’da kayyımların, Türkiye’de resmî ideolojinin milliyetçi-muhafazakâr ve seküler-laik tandanslarının toplumu kapsama ve tüm enerjisini devletin ideolojik aygıtlarına havale etme girişimlerine yerelden gelen bir itiraz olarak belirecektir. Bu durum yönetme kapasitesine yansıyacak ve yine doğru ilişkisellikler biçiminde ele alındığı takdirde bir yönetim iradesi haline dönüşecektir.

Yerelden gelişen ve mümkün olan en geniş ittifak olan Kent Uzlaşısı sayesinde harekete geçirilecek topluluklarla her nereden gelirse gelsin saldırılar göğüslenebilir. İrade gaspının doğrudan yaşamsal sonuçlar yarattığı topluluklara doğru aktarılabilirse bu mümkün olabilir. Kurdistan’da kayyımların nasıl bir “siyasal idare”[v] biçimine dönüştüğü, bunun da sosyal, ekonomik ve siyasi tahribatlara yol açtığı bugüne kadar doğru biçimde aktarıldı. Aktarıldı ki, bugün için halk nezdinde tüm sorun ve problemlere rağmen yerel yönetim mekanizmalarının tekrar toplum tarafından ele alınması talebi kitleselleşebiliyor.

 

“Tohumlar yeşerecektir”

Meselelerin Türkiye sathından bakarsak, Kurdistan’a reva görülen kayyım rejimi adeta bir bumerang gibi[vi] dönüp Türkiye halklarını vurmaya başladı. Doğal afetlere ilişkin gerekli önlemlerin alınmaması, ekolojik talan, ekonomik kriz, kadın kırımı, işçi cinayetleri, LGBTİ+ düşmanlığı, hayvanlara yaşam hakkı tanınmaması gibi çoklu krizlerin sadece Kürtleri değil, Türkleri de ilgilendiren meseleler olduğu bilinmeli. Bu çoklu krizlere karşı bir yönetim iradesinin ortaya çıkması resmi olmayan toplumsal muhalefetin 6 Şubat depremleri örneğinde olduğu gibi kendiliğinden gelişen habitusunu politik bir enerji haline dönüştürebilir. Böylesi bir durumda gereken yegâne şey, doğru ve ilkeler doğrultusunda şekillenen ancak siyasi gelişmeleri de ıskalamayan politik öncülüğün irade ortaya koymasıydı. Gelinen koşullarda bu irade ortaya çıktı ve “Kent Uzlaşısı” fikrini ortaya attı. Bu fikrin etrafında toplanmak ve çoklu krizler çağında mümkün olan en geniş çokluğumuzla özyönetim iradesini direniş olarak ortaya koymak bir tür toplumsal sorumluluk haline geldi.

 

Dipnot ve Kaynakça

[i] https://x.com/ipaistanbul/status/1752605507330756790?s=20

[ii] Antakya ve Amed’le pratiklerinin yanında pek de bahsi geçmeyen, ancak deprem haberini alır almaz dayanışmaya koşan Mêrdîn’deki sivil toplum örgütlerinin 6 Şubat sonrası faaliyetlerine ilişkin değerlendirme yazısı için kaynak: https://politikart.net/yazi/devletten-azade-dayansma-ornegi-merdin

[iii] Nazan Üstündağ, PolitikART’ın 315. sayısında dayanışma kavramının sorunlarına dikkat çeken bir yazı kaleme aldı. Bu yazı dayanışma kavramını dışlamıyor ancak Üstündağ’ın ittifaka doğru ilerlemesi gereken yolda bir uğrak olması gerektiği vurgusunu paylaşıyor. Nazan Üstündağ’ın yazısı için kaynak:

https://politikart.net/yazi/dayansmann-baz-sorunlarna-dair

[iv] https://www.gazeteduvar.com.tr/kent-uzlasisi-ozgurlestiren-ve-duzenleyen-politika-haber-1661252

[v] Kayyım atamaların rejime dönüşmesi sadece belediyelere el konulmasıyla gerçekleşmedi. KHK’lardan gasp edilen belediyeler eliyle rantın dağıtımına, güvenlik bürokrasisiyle ilişkisine, sosyal alanın çökmesine kadar birçok sonucu doğurdu. Üstelik bir yönetim tekniği olarak kayyım sadece Kurdistan’da HDP’li belediyelerle sınırlı kalmadı. 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen darbe girişimi sonrası Türkiye sathında sermayenin el değiştirmesi sürecinde sıkça başvurulan yöntemlerden biri oldu. Ayrıca Boğaziçi Üniversitesi örneğindeki gibi toplumsal muhalefet ihtimalinin doğduğu her yerde uygulandı. Kayyım rejiminin siyasal idare biçimini aldığı düşüncesi bu yazıdaki bir önermedir. Siyasal idare tekniğine dair daha geniş bir tartışma için bkz: Kaygusuz, Ö. (2016) “Bir Siyasal İdare Tekniği olarak Güvenlik ve AKP Döneminde Ulusal Güvenlik Devleti”, 2000’ler Türkiyesi’nde Devlet Şiddet ve Zor, Praksis Dergisi, Sayı 40. Dipnot Yayınları.

[vi] Özgür Sevgi Göral’ın, sömürgeye atılan bumerangın dönüp sömürgeciyi vurmasına ilişkin Bekir Avcı ve Anıl Olcan ile yaptığı röportaj için kaynak: https://birartibir.org/somurgeciligin-bumerang-etkisi/

 

Yayın Tarihi: 21/02/2024