Kelam, yalnızca bir sesin titreşimi ya da bir düşüncenin dışavurumu değildir. O, anlamın eyleme dönüştüğü yerde zuhur eden, hakikatin zamanla kesiştiği varoluşsal bir hattır. “Konuşmayan halk, tarih de yazamaz” deyişi, kelamın yalnızca ifade değil, tarih kurma işlevini de taşıdığını gösterir.

Giriş
Antik Yunan felsefesinde; hem “söz”, hem “akıl” ve hem de “düzen” anlamlarını taşıyan Logos, varlığın anlam ve düzenini ortaya çıkaran kozmik bir düzendir. Bu kozmik düzenle temas kuran varlığın (insan) ilk ontolojik eylemi; varlığın (insan) kendi farkına varması olmuştur!
Anlamını arayan insanlık, varlık alanına kelamla adım atmış, kelam insanın dünyasını şekillendiren gücün evreni olmuştur. Bundandır ki, “Önce kelam vardı” der Kutsal kitap! Fakat kelam, salt iletişim aracı değil, varlığın ve bilginin ilk kıvılcımıydı, aynı zamanda.
Heidegger, “dil varlığın evidir”* diyerek, dil olmadan varlığın gizeminin çözülemeyeceğini vurgular. Buna göre dil, varlığın kendisini açığa vurma biçimi; kelam ise bu açılımın somutlaşmış hali olarak varlığın ortaya çıkışında bir tür doğuş rolü oynamıştır!
Ancak kelam, aynı zamanda ontolojik bir gerilim de içerir: Bir yandan varlığı ifade ederken öte yandan varlığın üzerine bir sis tabakası örterek onu daha gizemli hale de getirir; kurulan her yeni kelam, yeni anlamlara kapı açarken, eski anlamları anlam dışı bırakır. Gerilim, bundan oluşur!
Ludwig Wittgenstein’in “dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.”* sözü, bu gerilimi belirtir. Olumlu ya da olumsuz, özgürleştirici ya da tahakküm oluşturucu; bir yandan şekillendirirken, ama aynı zamanda onun dışındaki gerçekliği gizleyip ulaşılmaz kılar. Bu ontolojik gerilim, kelamın en temel dinamiğidir: Doğurur ve sınırlar, açar ve kapatır, yaratır ve yok eder, özgürleştirir ve fakat tahakküm de kurar!
Kelamın yeniden inşası
Bir yandan modernite’nin krizinin derinleştiği, öte yandan ise eril ve hegemonik yapıların birey ve toplumun kılcal damarlarına dek hakim olduğu günümüzde, kelamın özgürlükçü ve yaratıcı işlevi yitirilmiş, hakikatten koparılarak manipülasyon ve tahakküm aracı haline getirilmiştir.
Tam da böylesi bir anda, yüzyılın karmaşık ve krizlerle dolu bu tarihsel kesitinde, Öcalan’ın PKK’nin 12. kongresine sunduğu politik raporda geçen, “Sözün gücünü küçümsemeyin. Söz hakikatle buluştuğunda çok etkilidir; yaratıcı ve yürütücüdür.” ifadeleri, kelamın (sözün) toplumsal ve politik alanlarda yeniden ve nasıl hayat bulabileceğine dair güçlü bir rehberlik sunmaktadır.
Öcalan, bu belirleme ile kelamı yalnızca bir iletişim aracı değil, bireysel ve toplumsal düzlemde bir dönüşüm ve yeniden kuruluş pratiği olarak ele almış ve buradan hareketle, tahakküm aracı haline getirilerek hakikatten koparılan kelamın hakikatle yeniden buluşması gerektiğini, bu buluşmanın, demokrasi, özgürlük ve eşitlik mücadelesi için bir anahtar olabileceğini ifade etmiştir.
Peki, bu ne demektir?
Bunun anlamı şudur: Kelam, hem teorik ve hem de pratik düzlemde yeniden kurulmak; fikirlerden pratiğe, oradan da toplumsal dönüşüme geçerek hakikatle yeniden buluşmak zorundadır. İnsanın kendini ve toplumu dönüştürme kapasitesinin yeniden açığa çıkarılması için bu yeniden buluşma olmadan yapılacak, söylenecek “şeyler” geçmişin alışkanlıkları ve ezber olmaktan öteye gitmeyecektir; zorunluluk bundandır!
Böyle bir buluşma ve yeniden kuruluşla toplumsal dönüşümün ve özgürleşmenin olmazsa olmaz temeli haline gelecek olan kelam; bir yandan yeni anlamlar, yeni değerler üretirken; diğer yandan bu değerlerin yaşama geçirilmesi için eylemsel bir çağrı ve yürütücü güç işlevi görecek, hem bireysel hem de kolektif öznenin dönüşümünü sağlayacaktır!
Fakat burada kelama yüklenen anlam, yalnızca bir politik strateji değildir, aynı zamanda öznenin kuruluşuna dair radikal yeni bir dil teorisidir: zira Öcalan, kelamı sadece hakikati anlatan değil, hakikati yaratan bir eylem biçimi olarak görür. Onun bu yaklaşımı, klasik ve temsilî dil kuramlarını aşar; hakikatin, “olayın dile gelişinde açığa çıktığı” fikrinden hareketle, kelamı bir “hakikat-olayı” haline getirir ve yeni bir özneleşme zeminine dönüştürür. Bu yüzden kelam, onun düşüncesinde bir kavramdan çok daha fazlasıdır; bir praksis, bir varoluş biçimidir.
Neden?
Nedeni çok açıktır: İnsanın kendi varoluşunu kavrayışı, kendisiyle ve dünya ile ilişkisini anlamlı kılması kelamla mümkün olabilmiştir. Bu ilişki, öznenin kendini özgürleştirmesine kapı açmış, bireyin ve toplumun kendine ait anlamı üretme, kendi kaderini belirleme sürecini başlatmıştır.
Hakikatin kelamla dile getirilmesi, tarihsel gerçekliğin dönüştürülmesinin ilk adımı olmuş ve tarih, kelamın sahnesi olarak vücut bulmuştur. İnsanlık tarihinin, söylenenlerin, dillendirilenlerin tarihi olması bu nedenledir. Tarihsel süreksizliğin ve büyük kopuşların kelam üzerinden ele alınması, tarihin anlamının, kelamın taşıdığı özgürlük çağrısının yeniden yazılmaya girişilmesinin nedeni bundandır!
Ancak kelamın bugün anlam krizi yaşaması, insanın kendisiyle ve dünyayla ilişkisini koparmasına yol açmıştır. Öcalan’ın çağrısı, işte bu kopuşu kırma ve hakikati kelamla yeniden inşa etme çabasıdır. Yeniden inşa, özünde toplumsal olan ve fakat toplumsallığından koparılarak iktidar nesnesi haline getirilen insanın yeniden özne olması amacını taşır.
Kelamın buradaki rolü, örgütlenme, özgürlük ve öz yönetim süreçlerinde merkezi bir rol üstlenmesinden ileri gelir. Çünkü söz ve aynı anlama gelecek biçimde kelam; toplumsal iradenin somutlaşması, direnişin manifestosu, özgür yaşamın yapı taşıdır. Pratikte somutlaştığında gerçek anlamını bulan devindirici güç ve araçtır; tam da bu nedenle, özgürlük ve eşitlik talebinin ifadesi ve aynı zamanda örgütlenme ve direnişin aracıdır.
Öz yönetimin pratikteki en somut hali; halkın kendi iradesini doğrudan ortaya koyduğu, hiyerarşik dayatmalardan kurtulup özgürleştiği bir yönetim biçimidir. Tam da burada ve bu süreçte kelam, sadece karar alma mekanizmalarının dili değil, aynı zamanda ortak yaşamın yaratıcı ilkesi, çatışma çözümlerinin ve yeni toplumsal ilişkilerin inşasının temeli olmak zorundadır.
Konuşmayan halk, tarih de yazamaz
Kelam, yalnızca bir sesin titreşimi ya da bir düşüncenin dışavurumu değildir. O, anlamın eyleme dönüştüğü yerde zuhur eden, hakikatin zamanla kesiştiği varoluşsal bir hattır. Bu hat, bireysel bilinçten toplumsal örgütlülüğe doğru uzanırken, hem kurucu bir işlev kazanır hem de dönüştürücü bir güç haline gelir. Dolayısıyla, salt semantik değil, ontolojik bir meseledir: Varlığın, sadece anlaşılmakla kalmayıp kurulmasını sağlayan bir ilk ilkedir.
“Konuşmayan halk, tarih de yazamaz” deyişi, kelamın yalnızca ifade değil, tarih kurma işlevini de taşıdığını gösterir. Zira bizler, dilin ve sözün biçimlendirdiği bir tarihsel zaman içinde yaşarız. Politik olan, tam da burada (yani ortak anlamların, kolektif tahayyüllerin ve müşterek hakikatlerin dile geldiği yerde) doğar. Bu nedenle kelam, politikliğin asli zemini; hem imkan hem de sorumluluk taşıyan ifadesidir. Burada unutulmaması ve her daim akılda kalması gereken şey şudur: Kelam susarsa, halk da susar; kelam çarpıtılırsa, hakikat de çarpıtılır!
İnsan kelamla özneleşir; kelamla varlığını ve tarihini kurabilir
Modernite’nin en derin manipülasyonunun, kelam üzerinde olması da bu nedenledir: Kamusal alanın söz hakkı, merkezi iktidar yapıları tarafından sınırlandırılmış, temsili mekanizmalarla halkın doğrudan kelamı gasbedilmiştir. Bu gaspın sonuçları yalnızca siyasal alanda değil, bireylerin kendilik bilincinde, toplumsal ilişkilerde ve tarihsel hafızada da hissedilir. Çünkü kelam, sadece bir araç değil, aynı zamanda bir özneleşme biçimidir.
Fakat kelamın politik dönüşümdeki rolü, yalnızca bir içerik üretmek değil, bir irade biçimi olarak örgütlenmektir; Öcalan’ın PKK’nin fesih kongresine sunduğu değerlendirmede bu fikir radikal bir biçimde dile gelir. Öcalan’a göre kelam, özgürlük iradesinin taşıyıcısı iken örgütlenme bu iradenin maddi-toplumsal formudur. Söz, yalnızca duyulmak için değil, kurulmak için vardır. Bu yüzden kelamı sadece ifade değil, aynı zamanda eylem olarak konumlandırır.
Burada kelamın bir başka boyutu açığa çıkar: zamansallık! Örnek olsun: tarih boyunca hakikati dile getirenler her zaman olmuştur, ama onun ne zaman, nasıl ve hangi zeminde örgütleneceği, içinde taşıdığı zaman bilincine bağlıdır. Özgürlükçü kelam, tarihsel koşulların ötesine geçen, yeni bir zamanı örgütleyendir!
Walter Benjamin’in Jetztzeit “şimdi-zaman” * kavramında olduğu gibi, bu anda dile gelen kelam, anı durduran değil, geçmişin yükünü geleceğe taşıyan bir sıçrayış anını işaret eder, fakat bu an, geçmişin sadece tekrarını değil, geçmişle radikal bir yüzleşmenin yaratıcı sorumluluğunu da içerir. Bu yüzleşme ise, kelamı sadece söylenmiş olanın değil, henüz söylenmemişin de taşıyıcısı haline getirir.
Bu bağlamda örgütlenme, sadece yapısal değil, aynı zamanda zamanla ilişkili bir etik ve estetik karardır; kelamın hangi zamanda, hangi ruh haliyle ve hangi hakikatle dile geldiğini tayin eder. Bu da örgütlenmeyi, teknik bir mesele olmaktan çıkarır; onu ontolojik-politik bir sorumluluk haline getirir.
Modernite’nin bireyci ve toplumsallıktan kopuk yaşam formlarına karşı, kelamla inşa edilen örgütlenme, bir aradalığı, karşılıklı sorumluluğu ve kolektif aklı yeniden kurar; bireysel tatminin değil, ortak yaşamın taşıyıcısı haline gelir. Tıpkı antik Agora’da halkın söz alarak kendi kamusal varlığını kurduğu gibi, günümüzde de halkın yeni biçimlerde kamusallaşmasının önünü açar. Öz yönetim bu nedenle yalnızca siyasal bir kategori değil, kelamın somutlaşmış halidir.
Kürt hareketinin deneyimi, tam da bu kelam-örgütlenme diyalektiğinde şekillenmiştir: Öcalan’ın düşünce sistematiğini takip edenler görecektir ki, ilk günden bu güne “örgüt” yalnızca bir emir-komuta zinciri değil; halkın özgürlük iradesinin somutlaştığı bir yaşam alanı olarak kurgulanmıştır. Tüm eksik ve yetersizliğine rağmen, kelam ve eylem, kelam ve örgütlenme arasında bir ikilik değil, birbirini tamamlayan bir süreklilik vardır. Eylem, kelamın içinden doğmuş; kelam, eylemin zeminini hazırlamıştır. Bu diyalektik ilişki ve süreklilik bozulduğunda kelam kuru slogana, eylem ise mekanik tekrarlar zincirine dönüşerek, politik olan zayıflamış, hakikat dağılmıştır!
Tekrar etmekte fayda var: Kelam, yalnızca hakikati söylemek değil, hakikatin bizzat kendisi haline gelmektir. Bu yüzden gerçek kelam, suskunluğa ve inkâra karşı hem bir direniş ve hem de kendisini sürekli kurmaktır. Örgüt bu direnişi süreklileştiren, kurumsallaştıran, çoğaltan bedensel bir yapıdır. Bedenin kelamı taşıyamaması ve veya kelama dar gelmesi, kelamı anlam krizi içerisine sokar. PKK’nin fesih kararına bu gözle de bakmakta fayda vardır; beden olarak “örgüt, kelamı taşıyamaz” bir noktaya gelmiş, beden ve kelam arasında gerilim doğmuştur. Fakat 50 yıl öncesinin şartlarıyla oluşan bedenleşme ile bu gerilimin aşılacağı da beklenemezdi. Çağrı, işte bu nokta da gelmiş ve tarihsel süreksizlik ilkesi devreye girerek, gerilim aşılmıştır!
Örgütlenmenin biçimleri ya da düşüncenin kendini kurması
Zihinsel alışkanlık biçimleri gereği örgütlenme, çoğu zaman maddi yapılara, formel ilişkilere, kurumsal mimari ve tüzüklere indirgenmektedir. Oysa bu indirgeme, hem kelamın dönüştürücü doğasını hem de düşüncenin yaratıcı sürekliliğini perdelemektedir. Oysa kelamın örgütlenmeye evirildiği yerde ilk biçim, düşüncenin kendi içinde gösterdiği tutarlılık, derinlik ve sürekliliktir.
Elbette ki örgütlenmenin ilk ve asli biçimi, düşüncenin kendini örgütlemesidir. Lakin düşüncenin kendini örgütlemesi, çokça söylendiği gibi, klasik bedenleşmeler değildir. Tam tersine, hakikate sadık bir çizgiyi takip etmek; kavramlar arasında tutarlılık kurmak, hakikatin yönünü kaybetmeden düşünsel bir bütünlük içinde kalmak demektir. Ancak bu, modern aklın disipline ettiği pozitivist düşünceyle karıştırılmamalıdır. Bu bir kapanma değil, bilakis açılma; katılaşma değil, akışkanlaşma; donukluk değil, canlılığın sürekliliğidir. Düşünce, ancak böyle bir örgütlenmeyle kendi zamanına müdahale edebilir, kelam böylesi bir durumda rolünü oynayabilir!
Neden?
Çünkü düşünce, zamansız kaldığında etkisizleşir; kelam mekândan koptuğunda soyutlaşır. Fakat örgütlenmiş düşünce, mekana bağlı kelam yaşanabilir ve dönüştürülebilir bir hakikat üretir. Bu yüzden özgürlükçü kelam, kendi iç örgütlenmesini kurmadan toplumsal karşılık bulamaz. Unutmayalım: Her kelam, kendi iç tutarlılığı ölçüsünde etkilidir; her düşünce, kendi iç yasasını kurabildiği oranda dönüştürücüdür!
Kelamın bu iç örgütlenmesi, aynı zamanda etik bir sorumluluk taşır: Yalnızca eleştiriyle yetinmez; aynı zamanda kurucu bir akıl geliştirir. Zira aynı zamanda kurucu olmayan ve salt eleştirel (yıkıcı) olmakla yetinen kelam, kendini tekrar eden bir döngüye hapsolur. Kurucu kelam ise, kendini aşma yeteneğine sahip olan, hakikate sadık kalarak kendini sürekli yeniden kurabilen bir kelamdır. Bu da örgütlenmenin ikinci biçimidir: yani varlığın kendi üzerine de düşünebilme yeteneği!
Örgütlenme, bu anlamda bir plan ve program olduğu kadar, bir anlam disiplinidir. Düşüncenin dağılmaması, hakikatten kopmaması ve zamanın ruhunu yitirmemesi için bir iç bağ kurması olayıdır. Fakat bu bağ, ne salt zorunluluklarla ne de dışsal bir otoriteyle kurulabilir. Bağ kurmak, kelamın hakikatle kurduğu-kuracağı sadakat ilişkisiyle mümkündür. Sadakat burada kör bağlılık değil, salt tarikat ehli olmakla yetinmek hiç değil; sürekli bir arayış ve yüzleşme, yenilenme ve yeniden inşa etme sorumluluğudur!
Sabit kalıplar değil, ilkesellik ve sürekliliği esas alır: Fakat ilke, donmuş form değildir; anlamı kuran eksendir. Düşüncenin örgütlenmesinde bu eksen, hakikat karşısında gösterilen tutarlılıktır. Örgütlenme bu haliyle ahlaki bir sebat biçimi; anlamın korunması, kelamın yozlaşmaya karşı direnmesi ve hakikatin zamanla bağının sürekliliğidir!
Buradan şu sonuç çıkar: Örgütlenme, ilkin düşünsel bir biçimleniştir. Kendini kelamla kuran bir toplumsallık, önce düşüncesini tutarlı kılmalı, sonra bu tutarlılığı hayatla buluşturmalıdır. Parti, hareket, yapı ya da başka bir form; eğer bu düşünsel örgütlenmeyi kurmamışsa, yalnızca dışsal bir kabuk olur!
Yaşam, özgür olduğu kadar, örgütlü bir düşüncenin ürünüdür: Düşünce özgürleştiğinde, hayat da örgütlenebilir hale gelir. Düşüncenin örgütlenmesi ile hayatın örgütlenmesi arasında doğrudan bir ilişki olması da bu nedenledir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz krizlerin temelinde, çoğu zaman bu düşünsel örgütsüzlük yatar: Kavramlar iç içe geçmiş, kelam hakikatini yitirmiş; düşünce zamanını kaybetmiştir. Bu nedenle krizden çıkış, salt yeni yapılar kurmakla değil, öncelikle düşüncenin kendi iç örgütlenmesini yeniden inşa etmekle mümkündür.
Buradan çıkan sonuç şudur: Yeni bir kelam, ancak yeni bir düşüncenin ürünü olabilir. Ve bu kelam, ancak hakikate sadık kaldığında yeni bir zaman başlatabilir. Öcalan’ın yaptığı budur!
Kelamın zamanla ilişkisi: Şimdi, hafıza ve gelecek
Kelamın örgütlü bir düşünceye dönüşmesi yalnızca içerikle değil, zamanla kurduğu ilişkiyle de belirlenir; zamanın dışında değil, doğrudan zamanın içinde ve zaman aracılığıyla etkinleşir. Bu bağlamda kelam, yalnızca bir anda ortaya çıkan bir sesleniş değil; geçmişten devraldığı hafızayla şimdiye kök salan ve geleceğe yönelen bir düşünce hareketidir.
Özgürlükçü kelam, zamanın her üç boyutunda da köklü bir ilişki kurmalı; hafızayla yüzleşen, şimdiye müdahale eden ve geleceği kuran bir bütünlük içinde gelişmelidir.
Hafıza, kelamın köküdür; geçmişin sessizliklerinden, bastırılmışlıklarından, unutulmuş hakikatlerinden doğar. Bu anlamda yalnızca bir ifade değil, aynı zamanda bir hatırlayış biçimidir.
Hatırlamak, yalnızca olanı anmak değildir; unutulanın, bastırılanın, silinenin hakikatle yeniden buluşmasıdır. Bu nedenle kelam, tarihsel hafızayla yüzleşmeden özgürleşemez. Kelamın hafızası zedelenmişse, kendisi de zayıftır. Çünkü geçmişi olmayan geleceği de kuramaz. Ancak hafıza, geçmişe saplanmak değildir: sadece geçmişin yükünü değil, anlamını taşımaktır; tarihsel olanı sürekli tekrar etmek değil, onun içinden şimdiye dair bir hakikat üretmektir. Geçmişle bağ kurduğu ölçüde şimdiye müdahil olur! Burada kelam, zamansal olarak yalnızca edilgin bir taşıyıcı değil; aktif bir faildir. Bu da bizi şimdiye getirir.
Şimdi, kelamın eylem alanıdır. Düşüncenin hafızası ve iç örgütlenmesi ne kadar güçlü olursa olsun, şimdiyle buluşmadıkça etkisiz kalır. Ancak şimdiyle buluşmak, güncel olana teslim olmak değildir; tersine, güncel olanın derinindeki hakikati görebilmektir. Fakat bugünün “şimdi”si, sadece tarihsel bir kesit değil, ontolojik bir imtihandır. ‘muhalif’ olarak kendisini konumlandıranların dahi otoriterleştiği ve manipülasyona başvurduğu bu çağda kelam, ya bu saldırgan düzenin kodlarını yeniden üretir ya da ona karşı bir özgürlük alanı açar. Şimdiyle buluşmak, bu çelişkinin tam ortasında bir tercihtir: Kendi kelamına sahip çıkmak mı, yoksa başkalarının kelamında silinmek mi?
Bu bağlamda özgürlükçü kelam, yalnızca teorik bir müdahale değil, somut ve pratik bir duruştur; zamanın yüzeyine değil, derin akışına nüfuz eder. Burada mesele, olup biteni betimlemek değil; olup bitenin içinde olanakları yaratmaktır. Çünkü kelam yalnızca olanı söylemekle yetinmez; olması gerekeni mümkün kılan bir hakikat önerir!
Şimdiyle kurulan bu bağ, kelamın yalnızca eleştirel değil, dönüştürücü olmasını sağlar. Zamanın ruhuna kapılmak değil, ruhu yeniden kurmak ve şimdiye bir yön vermek kelamın asli sorumluluğudur; bir “şimdi siyaseti”dir. Fakat bu siyaset, salt anlık tepkiler değil, uzun süreli bir ahlaki sabırla şekillenir. Bu da bizi gelecekle buluşturur.
Gelecek, kelamın yönüdür. Çünkü kelam, yalnızca geçmişten gelerek sadece şimdiye ulaşmayı hedeflemez; aynı zamanda geleceğe doğru bir hat çizer. Fakat bu gelecek, belirsiz bir ütopya değil, sürekli kurulan bir yönelim alanı olarak düşünülmelidir. Çünkü hakikatle ilişkisi, sonuçlarla değil, süreçlerle belirlenir.
Bu anlamda, kelamın geleceği belirleme gücü, onun bugünkü sürekliliğine ve geçmişle kurduğu sadakat ilişkisine bağlıdır. Eğer kelam geçmişi unutur, şimdiye yabancılaşırsa, geleceği yalnızca belirsiz bir fanteziye indirger. Oysa örgütlü düşüncenin kelamı, geleceği kurarken ne geçmişi inkâr eder ne de şimdiyle bağını koparır. Gelecek, bu üçlü bağlamda (hafıza, şimdi, yönelim) kurulan bir bütünlüğün sonucu olarak doğar.
Bu nedenle zamanla kurduğu ilişki düz değil, diyalektiktir: Geçmiş, şimdi ve gelecek; birbirinden kopuk zaman dilimleri değil, sürekli etkileşim halinde olan bir akıştır. Kelam bu akışın içinde, kendi iç bütünlüğünü koruyarak hareket ettiğinde dönüştürücü olur. Aksi takdirde ya nostaljiye saplanır ya da güncelin gel-geç hızında savrulur.
Kelamın zamanla kurduğu bu bütüncül ilişki; onu basit bir söz olmaktan çıkararak; tarihsel bilinç, ahlaki duruş ve özgürlük yönelimi haline getirir. Hakikatle kurulan sadakat bağı da ancak bu tarihsel, şimdiki ve geleceksel bütünlük içinde anlam bulur!
Sonuç yerine
Öcalan’ın kelamı, parçalanmış anlamlar çağında yeniden bir bütünlük arayışıdır; hem felsefi, hem politik hem de hakikatin kendini örgütleyiş biçimi olarak karşımıza çıkar. Sözün gücünü küçümsemeyen bu yaklaşım, hakikati yalnızca söylemekle kalmıyor, onu yaşamsal bir gerçekliğe dönüştürme sorumluluğu da taşıyor. Kelamın sahibi olarak; söylediği sözün arkasında bir etik, bir toplumsal irade, bir tarihsel yük ve aynı zamanda bir gelecek tahayyülü olduğunu-olması gerektiğini bilerek sözünü kuruyor.
Öcalan’ın 27 Şubat (öncesi ve sonrası ile bütünlüklü okunarak) çağrısının, sadece bir siyasi öneri değil, bir varoluş çağrısı olması bu nedenledir!
Her bireyin ve toplumun yeniden kendini kurması, hakikati ifade etmesi ve eylemle bütünleştirerek, özgürlük yolunda yürüyüşe geçmesi gerektiğini bildirir.
“Sözün gücünü küçümsememek gerekir” belirlemesi bu açıdan önemlidir; hem başlangıçtır hem de yürüyüştür!
Kesintisiz yürüyüşünü bu bilinçle yürütenlere saygıyla…
*Heidgger-Varlık ve Zaman. çev. Kaan H. Ökten, Agora Kitaplığı.
*Ludwig Wittgenstein. Mantıksal-Felsefi İnceleme" Çeviri: Oruç Aruoba. Say Yayınları.
*Walter Benjamin. Tarih Felsefesi Üzerine Tezler. YKY yayınları)
Yazarın Notu: Bu metinde “kelam” ve “söz” kavramları çoğu yerde eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Ancak “kelam”, tarihsel olarak daha ontolojik derinliği olan bir kavram olduğu için tercih edilmiştir. “Söz” ise özellikle Öcalan’ın alıntısında ve politik bağlamda, doğrudanlık ve eylemsellik vurgusuyla kullanılmıştır.
Yayın Tarihi: 25/12/2025