PolitikART
Toplum-Politika

Kaybedenler kaybetti: Zorla kaybetme suçu

Sayı: 322
Esma Yaşar
Hafıza Merkezi’nin 2015 yılında çıkardığı Türkiye’nin Cezasızlık Mevzuatı raporuna göre; ulaşılan 296 kişiye dair hukuki verilerden 204 kişinin kaybedilmesine dair soruşturmaların sürüncemede bırakıldığını, 9 kişiyle ilgili soruşturmanın zamanaşımı kararıyla sonlandırıldığını ve 16 kişiyle ilgili takipsizlik kararı sonucu dava açılmadığı tespit edildi.

Birleşmiş Milletler Zorla Kaybedilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Sözleşme’nin 2. maddesine göre; zorla kaybetme, kişilerin devlet görevlileri veya devletin yetkilendirmesi, desteği veya bilgisiyle hareket eden kişiler veya gruplar tarafından tutuklanması, gözaltına alınması, kaçırılması veya başka herhangi bir şekilde özgürlüklerinden yoksun bırakılması, ardından özgürlükten yoksun bırakmayı kabul etmeyi reddetme veya kaybedilen kişinin akıbetini veya nerede olduğunu gizleme şeklinde gerçekleşen ve sonuçta kaybolan kişinin hukukun koruması dışında bırakıldığı bir durum olarak tanımlanır. Hukukun koruması dışında bırakılma durumunda, yetkililerce zorla kaybedilen kişinin hukuka aykırı biçimde özgürlük hakkının elinden alındığı hem inkar edilir hem de kaybedilen kişinin akıbetine ilişkin herhangi bir bilgi verilmez. Bu durum doğrudan fiili olarak bir “kaybedilme” olsa da hukuki olarak da yapılabilecek işlemlerin önüne geçilmesi sonucunu doğurur. Dolayısıyla, zorla kaybedilen kişilerin yakınları için geriye imkansız bir adalet arayışı ortaya çıkar. Zorla Kaybedilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Sözleşme, 20 Aralık 2006 tarihinde BM Genel Kurulu tarafından kabul edildi ve 7 Şubat 2007 tarihinde imzaya açılarak; 23 Aralık 2010 tarihinde yürürlüğe girdi. Türkiye bu sözleşmeyi imzalamadığı için sözleşmeye taraf değildir. Zorla kaybetme suçu, Birleşmiş Milletler Zorla Kaybedilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Sözleşme’de olduğu gibi Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kuran Roma Statüsü'ne göre de insanlığa karşı suçlar arasında yer alır. Roma Statüsü’ne göre; “zoraki kayıplar”, bir devlet veya siyasi bir örgüt tarafından ya da onların yetkisi, desteği ve bilgisi dahilinde, kişilerin gözaltına alınması, tutuklanması veya kaçırılmasını takiben, bu kişilerin uzunca bir süre, kanun korumasından uzak tutulması amacıyla, nerede oldukları ve akıbetleri hakkında bilgi vermeyi reddetme ve bu kişilerin özgürlüklerinden mahrum bırakıldıkları bilgisini inkar anlamına gelir.

Zorla kaybetme, esasen hem bir suç hem de egemenlik işareti hem de siyasi bir edim teşkil eder. Kaybetme suçu, alıkoyma, işkence ve çoğunlukla öldürme eylemlerini içerse de bunların toplamını aşan bir suç olması nedeniyle, toplamdan fazla bir dehşet yaratır. Kaybetme suçundaki içkin belirsizlik, kaybın akıbetinin belirsizliği, bedenin bulunamadığı durumlarda cenazenin nerede olduğunun belirsizliği, bedenin bulunduğu durumlarda ise kaybedilenin nasıl yok edildiğinin belirsizliği ve tüm bu belirsizliğin yarattığı dehşet kaybetme suçunun kurucu unsurunu oluşturur.

Zorla kaybetme suçu eylem, mağdur, zaman bağlamında çok katmanlı bir suçtur. Öncelikle zorla kaybetme suçu tek başına bir zorla kaybetme eylemi teşkil etmez; öldürme, işkence ve kötü muamele, özgürlük hakkından hukuka aykırı bir şekilde yoksun bırakma, adil yargılanma gibi en temel hakları ihlal eden eylemler ile birlikte meydana gelir. Zorla kaybetme suçu, zamansal olarak sınırlı veya belirli bir süre içerisinde meydana gelmez. Zorla kaybetmeler prototipik olarak süreklilik arz eden eylemlerdir. Fiil kaçırma anında başlar ve suçun tamamlanmadığı süre boyunca, yani Devlet alıkonulmayı kabul edene veya bireyin akıbeti veya nerede olduğuna ilişkin bilgileri açıklayana kadar devam eder.[2] Kaybedilen kişinin kaybedilme tarihi belli veya belirlenebilir olsa da; bu suç kayıp yakınları için sonu belli olmayan, yıllar süren beklenti, arayış, umut(suzluk) anlamına gelmektedir. Kişileri zorla kaybetme suçunun en önemli sonucu birden fazla mağdur yaratmasıdır.  Kayıp yakınları, kaybedilen kişinin gözaltına alınıp alınmadığı, gözaltına alındıysa gözaltı koşulları, nerede olduğu, hayatta olup olmadığı, cansız bedeninin nerde olduğuna dair bilgiden yoksun bırakılarak, derin bir belirsizlik içinde zamana yayılmış bir acıya maruz kalırlar. Bununla birlikte, zorla kaybetme suçu, toplumsal korku ve baskı aracı olarak egemen güç nezdinde “öteki” olarak görülen tüm kesimleri yıldırmak ve gözdağı vermek amacıyla da kullanıldığı için zorla kaybetme suçunda mağdur, hem doğrudan bu suçtan etkilenen kişiler yani zorla kaybedilenler ve onların yakınları olup hem de zorla kaybedilme riski taşıyan tüm toplumsal kesimdir. Suçun sonuçları bağlamında zorla kaybetme suçu, toplumsal hafızada derin etkiler bırakır. Kaybetmenin yarattığı felaket hiçbir tanıma, tazmin ve giderim mekanizmasının esasen kavramayı ve dolayısıyla gideremeyeceği bir felakettir. Zorla kaybetme, esasen hem bir suç hem de egemenlik işareti hem de siyasi bir edim teşkil eder. Kaybetme suçu, alıkoyma, işkence ve çoğunlukla öldürme eylemlerini içerse de bunların toplamını aşan bir suç olması nedeniyle, toplamdan fazla bir dehşet yaratır. Kaybetme suçundaki içkin belirsizlik, kaybın akıbetinin belirsizliği, bedenin bulunamadığı durumlarda cenazenin nerede olduğunun belirsizliği, bedenin bulunduğu durumlarda ise kaybedilenin nasıl yok edildiğinin belirsizliği ve tüm bu belirsizliğin yarattığı dehşet kaybetme suçunun kurucu unsurunu oluşturur.[3] Bu nedenle, zorla kaybetme suçunun zararlarının ortadan kaldırılması veya adalet beklentisinin karşılanması sadece yargısal sistem içerisinde çözülebilecek bir nitelikte olmayıp; yüzleşme iradesinin ortaya konulduğu, hukuki, siyasal, kültürel, ekonomik alanda bütünlüklü bir yöntemle hayata geçirilecek politika ve pratiklerle sağlanabilir.

"Kayıplar" bir insan hakları sorunu olarak 1970'lerde, Soğuk Savaş'ın en yoğun olduğu dönemde ve başlangıçta Şili ve Arjantin'de ortaya çıktı. Şili'de sistematik "kayıp" uygulaması 1973'ten 1977'ye kadar sürdü ve yaklaşık 1.300 kişi kaybedildi. Kaybetme uygulaması Arjantin'de de çok daha büyük bir ölçekte ele alındı ve aynı şekilde 1976'dan 1980'e kadar dört yıl sürdü.

Toplumu Baskılama ve Sindirme Aracı Olarak Zorla Kaybetme Uygulamaları

Zorla kaybetme eylemlerinin sistematik bir uygulama olarak tanımlanabildiği örneklerin neredeyse tamamında zorla kaybetme uygulamaları baskıcı rejimler tarafından muhalifleri, direnişçileri veya “öteki” olarak görülen kesimleri baskılamak, sindirmek amacıyla daha genel ifadeyle biyo-politika yöntemi olarak toplumu disipline etme amacıyla kullanıldı. Bu yöntemle kaybedilen kişilerden geriye iz bırakılmazken, faillerin kim olduğu belirsiz kılınarak genel anlamda faillerin tespiti ile cezalandırılması güçleşmekte; toplumsal olarak hesap verilebilirlik imkansız bir hale gelmektedir.

Zorla kaybetme stratejisinin yaygın kullanımına ilişkin bilinen ilk uygulamalardan biri Nazi rejiminin 1941’de yürürlüğe koyduğu Nacht und Nebel Erlass’dır (Gece ve Sis Kararnamesi); bu politika doğrultusunda işgal edilmiş ülkelerde, özellikle de Fransa, Belçika ve Hollanda’da yaşayan direnişçiler gece geç vakitlerde tutuklanıp Almanya’ya gönderilip, burada özel mahkemelerce yargılanarak ölüme ya da hapse mahkum edildiler.[4] Gece ve Sis uygulamasıyla, insanlar bir gece ansızın evlerinden götürülür ve bir daha onların akıbetine ilişkin haber alınması mümkün olmazdı. Nazi Almanyası sonrasında 1960’lı yılların ikinci yarısında zorla kaybetme uygulamaları sistematik olarak Güney Amerika ülkelerinde görüldü. "Kayıplar" bir insan hakları sorunu olarak 1970'lerde, Soğuk Savaş'ın en yoğun olduğu dönemde ve başlangıçta Şili ve Arjantin'de ortaya çıktı. Şili'de sistematik "kayıp" uygulaması 1973'ten 1977'ye kadar sürdü ve yaklaşık 1.300 kişi kaybedildi. Kaybetme uygulaması Arjantin'de de çok daha büyük bir ölçekte ele alındı ve aynı şekilde 1976'dan 1980'e kadar dört yıl sürdü.[5] Devletlerin açık ve gizli güvenlik örgütleri tarafından, muhalif, sendikacı, işçi, öğrenci olmak üzere genel anlamda yönetime açık destek vermeyen herkes “ulusal güvenliğe yönelik tehdit” olarak addedilip zorla kaybetme uygulamalarına maruz bırakıldı. Bu tarihlerde zorla kaybetme pratiği Guatemalada yaygın olarak kullanılmaya başlandı, 70'lerde ve 80'lerde diğer Latin Amerika, Afrika ve Asya ülkelerine sıçradı. 90’lı yıllara kadar, zorla kaybetme uygulamasına başvuran devletlerin hemen hepsi askeri cunta, tek parti ya da tek kişinin yönetimine dayanan “Üçüncü Dünya" ülkeleridir. Bunlar arasında Arjantin, Şili, Guatemala ve EI Salvador gibi Latin Amerika ülkeleri, Kamboçya, Filipinler, Sri Lanka gibi Asya ülkeleri, Zaire, Angola, Uganda, Gine, Namibya gibi Afrika ülkeleri, Irak, Suriye, Lübnan gibi Ortadoğu ülkeleri bulunmaktadır.[6]  Bu ülkelerin tamamında keyfi gözaltı, işkence ve öldürme, askeri diktatörlükler ya da otoriteryan rejimler tarafından insanlara korku salmaya yönelik bir taktik olarak incelikli bir biçimde uygulanıyordu. Ordu ve hükümet tarafından kaçırılan, işkence gören ve öldürülen binlerce insan, taammüden gerçekleştirilen bir sistematik planın parçası olarak sonrasında da “kaybediliyordu”. İnsanlar yakınlarını aramaya kalktığında ise bu sistematik planın varlığı reddediliyordu. [7]

Türkiye’de Zorla Kaybetmeler

Türkiye’de zorla kaybetme pratiği yaygın olarak 12 Eylül 1980 askeri darbe döneminde uygulanmaya başlandı ve sonrasında 1990’lı yıllarda sistematik bir uygulama haline geldi. Ancak zorla kaybetme vakalarının 1980 öncesinde Ermeni Soykırımı (1915), Kıbrıs Harekatı (1974), Dersim Katliamı (1937-38) gibi toplumu derinden etkileyen olaylar sırasında yaşandığı bilinmektedir. 1980 askeri darbesi ile birlikte tıpkı Güney Amerika ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de yönetim yanlısı olmayan herkes milli güvenlik için bir tehdit unsuru olarak görülmeye başlandı; yargısız infaz, işkence gibi ağır insan hakları ihlalleri ile birlikte zorla kaybedilme uygulamaları sistematik bir hal aldı. 1980 askeri darbesinin faşist bakiyesinin 1990’lı yıllara devretmesiyle zorla kaybetme uygulamaları yaygınlaştı. 1990’lı yıllarda Kürt Hareketi’nin toplumsal desteği arttı, Kürtlerin haklarını temsil eden ilk siyasi parti olan Halkın Emek Partisi (HEP) kuruldu, Özgür Gündem Gazetesi çıkarılmaya başlandı, MED TV yayın hayatına başladı; bunlara bağlı olarak siyasal haklar ve özgürlük talebi Kürtler tarafından daha yüksek sesle dile getirildi. Bununla birlikte, 1990'ların başında Türkiye, uluslararası kurumları ve insan hakları bildirilerini usulen kabul etme politikasını daha entegre veya "yerel/kendine özgü" bir yaklaşımla değiştirdi. 1990'ların başlarına gelindiğinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) bireysel başvuru imkanının da ortaya çıkmasıyla, Kürtlerin haklarına ilişkin çalışan örgütlenmeler, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) hukuki yaptırım mekanizmaları üzerinden Kürt halkının gündemi kurumsallaştırmaya başladılar. Bu durum Kürtlerin sorunlarını uluslararası arenada yasal olarak meşrulaştırmaya başladı ve aktivistlerin Türkiye'nin uluslararası insan hakları normlarına daha çok uyması için baskı yapmalarına olanak sağladı.[8] Kürtlerin haklarına ilişkin kurumsallaşmaya halkın geniş ve yaygın desteği sonrasında bir devlet şiddeti olarak zorla kaybetmeler Kürdistanda sistematik bir uygulamaya dönüştü. İstanbul’da sol muhalif kişiler gözaltına alındıktan sonra akıbetinden haber alınamazken; başta Diyarbakır ve Şırnak olmak üzere neredeyse tüm Kürt illerinde çocuk yaşta olanlar dahil olmak üzere birçok sivil gözaltında kaybedildi. Türkiye’de zorla kaybetme uygulamaları, kişilerin evlerinden, iş yerlerlerinden veya sosyal ortamlardan genellikle tanıklıkların olduğu doğrudan asker veya Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Birimi (JİTEM) elemanı olduğu iddia edilen kişiler tarafından gözaltına alındıktan sonra gerçekleşti. Gökçen Alpkaya, Türkiye’de zorla kaybedilen kişilerin profilini üç grup içerisinde değerlendirmiştir: “İlk grupta, silahlı mücadele yürüten sol örgütlerin militanları oldukları iddia edilen kişiler; ikinci grupta, sendikacılar ve gazeteciler gibi hak savunucularını kapsayan ve yerel siyasi önderler konumunda olan Kürtler; üçüncü grupta ise, OHAL bölgesinde yer alan tüm Kürtler yer alır”.[9]

Yakınlarını Kaybedenlerle Dayanışma Derneği (YAKAY-DER), İnsan Hakları Derneği’nin(İHD) verilerini derleyen Hafıza Merkezi’nin verilerine göre, tam olarak doğrulanmayan listelerin ağırlıkla 1980-2001 arasında olmak üzere bu dönemde 1353 kişi devletle bağlantılı olduğu iddia edilen güçler tarafından zorla kaybedildi. Aynı dönemde, ayrıca binlerce faili meçhul siyasi cinayet işlendi. Bu dönemin siyasi, askeri ve idari sorumluları hiçbir zaman gerçek anlamda soruşturulmadı, yargılanmadı, hesap vermedi. 

Tanıklık, Yas ve Adalet Mücadelesi

Bekleme hallerinin farklı disiplinlerden yazarlar tarafından irdelendiği “Beklerken Zamanın Bilgisi ve Öznenin Dönüşümü” kitabında Özgür Sevgi Göral kayıplar söz konusu olduğunda bekleyişin üç farklı zamansallık olarak yaşandığını ve bu zamansallıkların iç içe geçmiş karmaşık bir süreç olduğundan, her sürecin farklı edimlerinden bahseder. İlk zamansallığın,  kaybetmeden hemen sonra başlayan ve ilk birkaç günden aşağı yukarı birkaç haftanın sonuna kadar devam eden, devlet tarafından alınanın sağ olarak geri alma amacının olduğu, aciliyet duygusunun hakim olduğu ve buna bağlı olarak yakınlar tarafından birçok merciye başvurulduğu bir süreç olduğundan bahseder. İkinci zamansallığı, kayıptan hemen sonraki ilk haftalar geçtikten sonra başlayan ve birkaç yıl boyunca devam eden bir süreç olarak tanımlar ve bu süreçteki en önemli talebin kaybedilenin akıbetinin bilinmesi olduğunu belirtir. Üçüncü zamansallığın, kayıptan sonraki ilk yıllar geçtikten sonra başlayan ve çok uzun süren bir bekleyiş olduğundan zamana yayılmış talep ve edimlerin olduğundan bahseder. Bu zamansallığın bekleyişine damgasını vuran, kaybedilenin bedeninden geriye kalanları yani    “ kemikleri” teslim alma ve mezar sahibi olma talebi olduğudur. [11] Kayıp yakınları tarafından yürütülen adalet mücadelesi de bu üç zamansallık bağlamında şekillenir; hukuki, toplumsal, politik süreçlerdeki edimlerde yerini bulur.

Toplumsal Adalet Mücadelesi

Zorla kaybetme suçu söz konusu olduğunda, adalet mücadelesi hukukun soğuk ve belirlenmiş alanına sığmayacak kadar geniş bir büyüklüğe sahiptir. Faillerin hukuk önünde cezalandırılması veya cezasız kalması adalet mücadelesinin sadece bir parçasını oluşturur. Hem Türkiye bağlamında hem zorla kaybetme uygulamalarının yaşandığı başka ülkelerde hukukun sınırı içerisinde kayıplar “nesne” haline getirilmeye çalışılmakta, yaşanılanlar genel olarak güvenlik konseptinin parçası olarak görülmekte ve bu yaklaşımla faillerin devlet görevlisi olduğu ve/veya devlet yetkilendirmesiyle, bilgisiyle eylemi gerçekleştirdiği durumlarda cezasızlık koruması yaratılmaktadır. Ama kayıpların birer özne olduğu, hakikatin açığa çıkması, geçmişte yaşanılanlarla yüzleşilmesi, kayıp yakınlarının bitmeyen yas ve bekleyişinin onarımı sadece hukuk sınırlarında çözüme kavuşacak sorun alanları değildir. Geçmişle yüzleşme konusunda devlet iradesi ve pratiğinin oluşmadığı ve buna bağlı olarak hukukun üstünlüğünün tam olarak sağlanamadığı her devlet pratiğinde adalet mücadelesi hukuk mücadelesinin ötesindedir. Bununla birlikte, geçmişle yüzleşme iradesinin ortaya konulmadığı bir zeminde yürütülecek her hukuki mücadele hak ihlaline maruz kalmış ve “kayıp”ın akıbetinin bilinmemesi nedeniyle süregiden bir ihlal olan zorla kaybetme suçu mağdurlarının adalet beklentisini gittikçe yok etme riski taşır. Zorla kaybetme suçlarına ilişkin devlet nezdinde inkar ve cezasızlık geleneğinin devam etmesi halinde, yürütülen hukuki mücadelenin kendisi dahi mağdurlara manevi olarak işkence ve kötü muamele anlamına gelmektedir. Zira, Kürdistanda zorla kaybedilen kişilerin yakınları hukuki bir başvuru sürecinde, devlet egemenliğini hisseder, savcılar veya kolluk (yerleşik devlet pratiği olarak) tarafından muhatap alınmaz ve bu nedenle bazen defalarca aynı dilekçeyi vermek zorunda kalırlar. Hem Türkçe hem de hukuki dil ile iletişim kurmaya çalışmak dertlerini anlatmada zorluk yaratır, bu süreçlerde kendileri de yaşamlarına dair korku ve tedirginlik hisseder. Yıllar geçtikten sonra az sayıda olsa da açılan davalarda, mahkeme heyetleri tarafından zorla kaybetme suçu inkar edilir, yakınların muhatap alınmama pratiği devam edilir, yargılamalar güvenlik gerekçesiyle genelde başka şehirlerde görülür ve yıllar süren davalar ise cezasızlıkla sonuçlanır. Bu örüntü boyunca devlet şiddetinin farklı edimlerine maruz kalan kayıp yakınlarının hissettikleri derin acı ve elem devam eder; bu pratikler bütünü hukuken işkence ve kötü muamele anlamına gelir. Zorla kaybetme uygulamalarının yaşandığı ülkelerde kayıp yakınlarının, kaybedilen yakınlarının başına gelenleri, faillerin kim olduğunu, kaybedilen kişinin hayatta olup olmadığını yani hakikati bilme isteği adalet mücadelesinde en temel taleplerinden birini oluşturur. Zorla kaybetmelerle ilgili olarak hakikati bilme hakkı, soruşturmanın ilerleyişi ve sonuçları, kaybedilen kişilerin akıbeti veya nerede olduğu, kaybedilme koşulları ve fail(ler)in kimliği hakkında bilgi sahibi olma hakkı anlamına gelir. Yakınlarını kaybeden kişilerin kaybedilenin akıbetini ve nerede olduğunu bilme hakkı mutlak bir haktır ve herhangi bir sınırlama veya istisnaya tabi değildir. Hiçbir meşru amaç veya istisnai durum bu hakkı kısıtlamak için ileri sürülemez. Devlet, kaybedilenlerin akıbeti ve nerede oldukları hakkındaki gerçeği bilme hakkını kısıtlayamaz, çünkü böyle bir kısıtlama yalnızca yakınlarına uygulanan sürekli işkenceyi artırır ve uzatır.[12]

Zorla kaybetme uygulamalarının yaşandığı her ülkede hukukun sınırı içerisinde kayıplar “nesne” haline getirilmeye çalışılmakta, yaşanılanlar güvenlik konseptinin parçası olarak görülmekte ve bu yaklaşımla faillerin devlet görevlisi olduğu ve/veya devlet yetkilendirmesiyle, bilgisiyle eylemi gerçekleştirdiği durumlarda cezasızlık koruması yaratılmaktadır.

Benzer Acılar Benzer Mücadeleler

Zorla kaybedilme, kayıp yakınlarında kamusal bir yas tutma hakkının ellerinden alındığı duygusu yaratmaktadır. Kayıplarının yasını açıkça tutmaları için uygun araçlardan mahrum olan kayıp yakınları, içinde oldukları travmatik acı ve öfkeyi dışa vurma ihtiyacı hissederler. Protesto, tam bu noktada kayıp yakınlarına öfkelerini uygun bir şekilde ve kamusal yollarla ifade etmeleri için bir araç sağlar. [13] Kayıp yakınlarının bitmeyen yası ve bekleyişi hukuk sınırlarından daha öte toplumsal adalet mücadelesi içerisinde kendine yer bulmuştur.  Zorla kaybetme uygulamalarının yaşandığı ülkelerdeki adalet mücadelesinde kadınlar, adalet mücadelesinin ön saflarında yer almış[14]; yasın kamusallaşmasında ve kaybedilen kişinin “yok edilemediğine” dair gerçekliği her daim hatırlatmışlardır. Türkiye nezdinde zorla kaybetmelere karşı yürütülen mücadelenin en bilinen ve şüphesiz en ısrarlı örneği Cumartesi Anneleri yürüttüğü adalet mücadelesidir. Cumartesi Anneleri’nin adalet mücadelesine değinirken dünyanın başka bir yerinde Arjantin’de dikta rejiminin muhalifleri, “öteki”leri hizaya getirmek, toplumsal alanda korkuyu yaymak ve bunun sürekliliğini sağlamak için gerçekleştirdiği zorla kaybetmelere karşı Plaza De Mayo Anneleri’nin mücadelesini anmadan geçmemek gerekir.

Cumartesi Anneleri

Hasan Ocak’ın Gazi’de gözaltında alındıktan sonra kaybedilmesinin ardından kayıplara karşı mücadele yürütmek amacıyla Bakırköy Özgürlük Meydan ve Kadıköy Altıyol’da haftalarca kayıplar için mum yakma eylemi gerçekleşti. Burada somutlaşan unutturmama ve hesap sorma bilinci Galatasaray Meydanı önüne taşındı.  27 Mayıs 1995 tarihinden itibaren Cumartesi Anneleri, kayıplarının resimleri ve ellerinde karanfilleri ile birlikte Galatasaray Meydanı önünde hakikat ve adalet arayışını başka bir aşamaya getirdiler. Kayıp yakınları, yakınlarından haber alamadıkları andan itibaren yoğun bir arayışın içerisine girerek; karakollar, hastaneler gibi bilgi alabilecekleri makamlara başvurup kayıplarının akıbetini öğrenmeye çalıştılar. Benzer deneyimlere sahip aileler, seslerini kamuoyuna duyurmanın yollarını aramaya başladılar. Kaybı deneyimleyen aileler, kayıplarının arayış sürecinde olağan şekilde tutamadıkları yasını kamusal alana taşıyarak protestonun harcı haline getirdiler Aileler bir araya gelerek Galatasaray Meydanı’nda ilk oturma eylemlerini başlatarak, sürdürülemez hale gelen gündelik yaşamlarını, protestonun temel bileşenini oluşturduğu yeni gündelik yaşamlarıyla ikame ettiler.[15] 27 Mayıs 1995 tarihinden günümüze Cumartesi Anneleri kayıplarının akıbetini öğrenmek, hakikatin ortaya çıkması ve faillerin yargılanması talebiyle Galatasaray Meydanı’nında seslerini duyurmaya çalışmaktadır. Ancak, kayıpların akıbetinin ortaya çıkarılmasına ve faillerin yargılanmasına ilişkin bir ilerleme sağlanamazken devletin politik iklimine göre hakikat ve adalet mücadelesi sürdüren Cumartesi Anneleri’nin oturma eylemi ve basın açıklamaları bazen uzun yıllara yayılacak şekilde engellendi. Örneğin; Cumartesi Anneleri, 13 Mart 1999'da Galatasaray Meydanı'nda polis tarafından kötü muameleye maruz kalarak gözaltına alınmışlar; gördükleri işkence ve kötü muamele nedeniyle bir süre oturma eylemlerine ara vermişlerdir. 2009 yılında açılan Ergenekon davasında 1990’lı yıllarda faili meçhul cinayet ve zorla kaybetme olayları ile ilişkilendirilen üst düzey askerlerin yargılananlar arasında yer alması üzerine Cumartesi Anneleri, yaklaşık on yıl ara verdikleri eylemlerine tekrar başladılar. Cumartesi Anneleri’nin 25 Ağustos 2018 tarihindeki 700. hafta buluşmasına yönelik Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklama kararı verildi ve Cumartesi Anneleri hakkında dava açıldı.[16] 700. hafta buluşmasına ilişkin İHD İstanbul Şube başkanı Gülseren Yoleri ve Hasan Ocak’ın kardeşi Maside Ocak Kışlakçı AYM’ye başvuruda bulundular. AYM, her iki kararda[17] da Cumartesi Anneleri’nin yapmak istedikleri eylemin barışçıl bir gösteri olduğunu ve kaybolan yakınlarının bulunması ve kamuoyunda farkındalık yaratılması amacına yönelik oturma eylemi ve basın açıklaması yapmak istemesinin saygı ile karşılanması gerektiğini belirterek ihlal kararı verdi. AYM’nin kararlarından sonra kayıplarının akıbetini öğrenmek için Galatasaray Meydanı’nda basın açıklamasına devam etmek isteyen kayıp yakınları kolluk ve idare tarafından engellenmekte ve çoğu haftalarda kötü muameleye maruz kalarak gözaltına alınmaktadır.[18]  Tüm bu süreç içerisinde Galatasaray Meydanı, kayıp yakınlarının adalet talep ettiği, politik ve duygusal paylaşımlarda bulundukları bir hafıza mekanına dönüştü.

Plaza De Mayo Anneleri 

Plaza de Mayo Anneleri, siyasi muhaliflerin zorla kaybedilmesi ve işkence görmesine tepki olarak Arjantin'deki askeri diktatörlüğe ve baskıya karşı barışçıl bir direniş hareketine öncülük etti. Hareket, Arjantin'in Kirli Savaşı (1976-1983) sırasında birkaç Arjantinli annenin “kaybolan” çocuklarını bulma girişimlerinden doğdu. Bu süre zarfında askeri rejim binlerce siyasi muhalifi kaçırmış, işkence etmiş ve öldürmüş, mahkumların doğan çocuklarını çalmış ve kurbanlarının izlerini yok etmişti. Hareket 30 Nisan 1977'de 14 annenin Plaza de Mayo'da, başkanlık binası Casa Rosada'nın önünde ilk protestoyu düzenlemesiyle başladı.[19] Arjantin’de ilk kez sokaklara çıktıklarında, askeri cunta yönetimi hala devam ediyordu. 30 Ekim 1983 yılında seçimlerin yapılmasıyla Arjantin’de askeri diktatörlük devrildi. Yeni hükümet resmi olarak reform sürecini başlattı ve demokrasinin temelleri atıldı. Bu süreçte toplumsal muhalefetin, insan hakları savunucularının desteğiyle geçmişle hesaplaşmaya yönelik bir hakikat komisyonu kuruldu. Ancak buna rağmen askeri cunta döneminin etkileri hala devam ediyordu; yeni hükümetin seçimlerden önce cunta yönetimi tarafından ordu mensupları için çıkarılmış af yasasını kaldırma gücü bulunmuyordu. Hakikat komisyonun yaptığı araştırmalar sonrasında üst düzey dokuz cunta üyesi yargılandı ve beşine hüküm verildi. Ancak bu süreçte Arjantin’de askerler yargılandığı gibi solcu gerilla liderleri de yargılanarak “denge politikası” yürütüldü. Hükümet liberal demokrasinin kesintiye uğramaması için 1986 ve 1987 yıllarında af yasaları çıkardı; albay ve daha alt rütbedeki askerleri yargılamadan muaf tuttu. 2001 yılında federal bir yargıcın bu af yasalarının uluslararası sözleşmelere aykırı olduğuna karar vermesi üzerine af yasaları iptal edildi. Böylece cunta döneminde yaşanan ihlaller için soruşturmalar yeniden başladı. Bu davaların devam etmesiyle “kirli savaş” döneminde zorla kaybedilen binlerce kişinin yakınlarının adalet mücadelesi hala devam ediyor.[20] Plaza De Mayo Anneleri de bu davalara katılıyor, kampanyalar yürütüyor ve geçmişle yüzleşmek için adalet mücadelesini hala sürdürüyor.

Her iki mücadele örneğinde, kayıp yakınları kaybedilen, akıbeti bilinmeyen sevdiklerinin biricikliğini, tüm gerçekliğiyle hem geçmişte hem bugünlerinde kaybedilemediğini, anılarında ve yaşamlarında tüm canlılığıyla var olduğunu göstermenin bir yolu olarak sevdiklerinin fotoğraflarını taşımaktadır. Fotoğraflar bu bağlamda çarpıcıdır. Bir fotoğraf, kaçınılmaz olarak geçmişe ait bir anı belgeler, bununla birlikte tutulan bir fotoğraf aynı zamanda şimdiye aittir. Fotoğraftaki gözler, bu bakışın imkansızlığından yılmaksızın, hareketsiz biçimde ve kararlılıkla gözümüzün içine bakmaktadır. Fotoğraf kişinin “kendisidir”[21] ve zamanın hiçbir aşamasında kaybedilememişlerdir.

Hukuki Adalet Mücadelesi

Türkiye’de zorla kaybetme suçlarına yönelik inkar politikası ve pratiğinin her dönem hakim olması nedeniyle zorla kaybetmelere ilişkin ilk aşamalarda kayıp yakınlarının yaptığı başvurular kayıtlara geçmedi; savcılar tarafından kayıp yakınlarının dilekçelerinin dahi alınmadığı bir süreç yaşandı. Dilekçelerin kabul edildiği başvurularda ise çoğu soruşturmalar sürüncemede bırakıldı ve etkin bir soruşturma yürütülmedi. Zorla kaybedilen kişilerin hukuki kayıtlara geçmeyen göz altı süreçleri nedeniyle kayıp yakınları tarafından zorla kaybedilen kişilerin devlet görevlileri veya yetkilendirmesi ile gözaltına alındığı ve “kaybedildiği”nin ispatı da her aşamada bir sorun olarak gerçekliğini korudu. 2000’li yıllarda Türkiye’de yaşanılan bazı gelişmelere bağlı olarak bir kısım dosyalar yeniden açıldı. Bu gelişmelerden en önemlileri JİTEM itirafçısı Abdulkadir Aygan’ın itirafları ve Ergenekon davasının açılmasıydı. Bu gelişmeler sonrasında sürüncemede bırakılan bir kısım dosyanın yargılamasına devam edildi; ancak bu yargılamalarda etkisiz soruşturma yürütüldü ve adil, bağımsız, tarafsız bir yargı önünde sorumluların hesap verdiği bir yargılama süreci yaşanmadı.[22]

Hafıza Merkezi’nin 2015 yılında çıkardığı Türkiye’nin Cezasızlık Mevzuatı raporuna göre; ulaşılan 296 kişiye dair hukuki verilerden 204 kişinin kaybedilmesine dair soruşturmaların sürüncemede bırakıldığını, 9 kişiyle ilgili soruşturmanın zamanaşımı kararıyla sonlandırıldığını ve 16 kişiyle ilgili takipsizlik kararı sonucu dava açılmadığı tespit edildi.

67 kişinin zorla kaybedilmesi ile ilgili toplam 13 dava açıldı. Bu davalardan 34 kişinin zorla kaybedilmesini içeren 7 davada beraat kararı verildi. 31 zorla kaybedilen kişiyle ilgili açılan 4 dava hala devam ediyor. Yalnızca 2 kişiyle ilgili açılan 2 davada ise mahkumiyet kararı verildi. Hukuki verisi incelenen 296 zorla kaybedilen kişiden 131 kişiye dair AİHM’e 69 başvuru yapıldı. AİHM, iç hukuktaki seyrin tam tersi yönde, 102 kişiye ilişkin 51 başvuruda Türkiye’nin AİHS’i ihlal ettiğine karar verdi. 14 kişiye ilişkin 7 başvuruda devlet tarafından dostane çözüm teklif edildi. Böylece genel toplamda 131 zorla kaybedilen kişiden 116’sında, 69 başvurudan ise 58’inde Türkiye’nin sorumluluğunun saptandığı görüldü̈. 17 kişiye ilişkin 11 başvuru ise kabul edilemezlik kararı sonucu incelenmedi.[23]

Türkiye’de ‘cezasızlık’ iktidardan iktidara devredilen, süreklilik arz eden, yasama ve yargı uygulamasıyla da onay bulan bir devlet pratiği. İktidarlar değişse de yargı dahil devlet erkini elinde tutan her kurum/kişi bu sessiz ve derin mutabakatın parçası oluyor; cezasızlığın devamı, şüphelilerin korunması, kollanması, terfi ve taltif edilmeleri konusundaki fikri birlik titizlikle elden ele devrediliyor. Sonuç, devlet görevlilerinin insan hakları ihlallerine karışmakla sorumlu tutuldukları neredeyse her durumda şüpheliler çoklukla aklanıyor ve cezasızlık döngüsü kendini beslemeye devam ediyor.[24] Türkiye’de zorla kaybetme suçu sorumlularına yönelik davalar cezasızlık ile sonuçlansa da, başta Cumartesi Anneleri’nin sürdürdüğü adalet mücadelesi ve bu mücadelenin meşruluğu zorla kaybetme eylemlerinden sorumlu olan tüm kişi ve kurumların yargı önünde olmasa da toplumsal vicdanda kaybettiğini ortaya seriyor.

 

Dipnot ve Kaynakça

[1] 1995 yılında gözaltında kaybedilen Hasan Ocak’ın mezar taşında, “Şili’de Arjantin’de Öteki Ülkelerde Kaybedenler Kaybetti”

[2] Birleşmiş Milletler Zorla ya da İrade Dışı Kaybetmeler Hakkında Çalışma Grubu, Sürekli bir suç olarak zorla kaybetme hakkında Genel Yorum,(2010) https://documents-dds-ny.un.org/doc/UNDOC/GEN/G11/104/45/PDF/G1110445.pdf?OpenElement

[3] Biner, Özlem Zerrin, Biner, Özge (Der), “Beklerken Zamanın Bilgisi ve Öznenin Dönüşümü”, Göral, Özgür Sevgi, “‘İmkansız bir Talep’ Olarak Adaleti Beklemek: Kaybedilenler ve Yakınları” S.47. İletişim Yayınları, (2019)

[4] https://hakikatadalethafiza.org/turkiyenin-zorla-kaybetme-gercegi/

[5]  José Zalaquett, “The Emergence of “Disappearances” as a Normative Issue” (2010) https://humanrightshistory.umich.edu/files/2012/07/Zalquette.pdf

[6] Alpkaya, Gökçen:"Kayıp"lar Sorunu ve Türkiye, S.35. (1995)

[7] Edkins, Jenny: “Kayıp İnsanlar ve Politika”, S. 285.İletişim Yayınları, (2016)

[8] Nicole F. Watts, Sandıkla Meydan Okumak Türkiye’de Kürtlerin Siyasi Yolculuğu, S.93. İletişim Yayınları, (2014)

[9] Alpkaya, Gökçen:"Kayıp"lar Sorunu ve Türkiye, S.45. (1995)

[10] Alpkaya, Gökçen, İlkem Altıntaş, Sevdiren, Öznur ve Ataktürk Sevimli, Emel “Zorla Kaybetmeler ve Yargının Tutumu”, Hafıza Merkezi, S.13.Anadolu Kültür Yayınları, (2013)

[11] Biner, Özlem Zerrin, Biner, Özge (Der), “Beklerken Zamanın Bilgisi ve Öznenin Dönüşümü”, Göral, Özgür Sevgi, “‘İmkansız bir Talep’ Olarak Adaleti Beklemek: Kaybedilenler ve Yakınları” S.56 vd. İletişim Yayınları, (2019)

[12]  Birleşmiş Milletler Zorla ya da İrade Dışı Kaybetmeler Hakkında Çalışma Grubu (2010), Hakikati Öğrenme Hakkına İlişkin Genel Yorum. https://www2.ohchr.org/english/issues/disappear/docs/gc-right_to_the_truth.pdf

[13] Sezer Şanlı, Ayşem, “Yasın Protestoya Dönüşümünü İncelemek: Cumartesi Anneleri Hareketi Örneği”, S.99. International
Journal of Human Studies,(2018)

[14] Birleşmiş Milletler Zorla ya da İrade Dışı Kaybetmeler Hakkında Çalışma Grubu (2012), Zorla kaybetmelerden etkilenen kadınlara ilişkin Genel Yorum. https://documents-dds-ny.un.org/doc/UNDOC/GEN/G13/112/57/PDF/G1311257.pdf?OpenElement

[15] Sezer Şanlı, Ayşem, “Gündelik Hayatı Dönüştüren Eylem Olarak Protesto ve Protesto Aktörü Olarak Kadınlar: Cumartesi Anneleri Üzerine Bir Değerlendirme”, Feminist Eleştiri Dergisi 12, Sayı 1, S. 49. (2020)

[16] Bu davanın yargılaması hala İstanbul 21. Asliye Ceza Mahkemesi’nde devam etmektedir.

[17] Bkz. AYM  Maside Ocak Kıçlakçı B.N: 2019/21721, K.T: 16/11/2022  ve Gülseren Yoleri B.N: 2020/7092, K.T: 29703/2023

[18] Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın gerçekleştirmeye çalıştıkları basın açıklaması 944. haftadan (29 Nisan 2023) itibaren Hafıza Merkezi, Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği, Uluslararası Af Örgütü, Türkiye İnsan Hakları Vakfı tarafından raporlaştırılmaktadır. Bkz.Gözlem raporları https://hakikatadalethafiza.org/haberler/?_sf_s=g%C3%B6zlem%20raporu

[19] https://www.europarl.europa.eu/sakharovprize/en/las-madres-de-plaza-de-mayo-1992-argenti/products-details/20200330CAN54167

[20] Ayrıntı için bkz. Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, “Hakikat Komisyonları”, Anadolu Kültür Yayınları, (2014)

[21] Edkins, Jenny: Kayıp İnsanlar ve Politika, S. 49. İletişim Yayınları, (2016)

[22] Zorla kaybetme davalarına ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz.https://www.failibelli.org/

[23]Sevdiren, Öznur, “Türkiye’nin Cezasızlık Mevzuatı”, Hafıza Merkezi, S.10. Hakikat Adalet ve Hafıza Merkezi Derneği Yayınları, (2015)

[24]Kurt, Gülşah, “Cezasızlık Sorunu: Soruşturma Süreci”, Hafıza Merkezi, Anadolu Kültür Yayınları, (2014)

 

Yayın Tarihi: 07/11/2023