Kendi zihniyet dünyasını oluşturan ve bunun maddi ve manevi altyapısını oluşturan toplumlar devrim yapabilir. Rojava Devrimi bu yazının konusu olmadığı için girmeyeceğiz ancak bu modelin dayandığı ideolojik felsefi ve siyasi çizginin temeli anlaşılmadan ne doğru bir mücadele ne de ciddi bir alternatif geliştirilebilir.

Caspar David Friedrich, Sis Denizinin Üzerindeki Gezgin, 1818
Hiçbir olgu birden, kendi başına ortaya çıkamaz. Olaylar ve olguların her zaman birikmiş bir arka planı vardır. Söz konusu birey ve toplum olunca hem tarihsel, hem coğrafik anlamda çözümlemeler geliştirmek kaçınılmaz olacaktır. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, “Bir toplumu tanımanın yolunun onun tarihsel ve coğrafi koşullarını tanımaktan geçtiğini” belirtir. Ortadoğu toplumlarının tarihsel ve coğrafi koşulları değerlendirildiğinde hem kültürel yapısallık hem de ideolojik anlamlılık bütünü oldukça köklü gelenekleri ihtiva eder.
Kapitalist modernite bünyesinde parçalanan birey parçalanan toplum demektir. Tersi de doğrudur. Bir yandan toplumun bağrından çıkıp hakim sömüren ‘birey’ üst konuma gelirken diğer yandan sömürülen ‘birey’ en derin köleliği yaşar. Peki, toplum bireyin gelişiminde ne kadar etkili? Ya da gelişimin önünde ne kadar engeldir? Kürt Halk Önderi, bu paradoksu oldukça çarpıcı biçimde çözümleyerek açımlarken aynı zamanda kapitalist modernitenin maskesini de düşürüyor. Merkezi uygarlık sisteminin zirve yaptığı kapitalist modernite aşamasında ahlak ve politikanın ölümünden bahsetmek mümkündür. Özünde birey ile toplumu birbirinden ayrıştırıp uzaklaştırmayı hedefleyen liberalizm, kendini pozitivist sosyal bilim disiplinlerine ayrıştırarak İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve ABD gibi ülkelerde, sözüm ona ‘sistemli bir müfredat’ oluşturarak hegemonik bilgi biçimi haline getirmiştir. Bu yolla hem birey yalan bir evrensel tarih cenderesi içine alınarak sömürülür hem de toplum, toplum olmaktan çıkarılıp yığınlar haline getirilir. Bu bilimlerin asıl amacı toplumsal yaşamla ilgili hakikati açığa çıkarmaktan ziyade var olanı yaşamış ve gerçek olanın üstünü örtmektedir. Pozitivist sosyal bilim bireyciliği fetişleştirirken çarpık, sahte özgürlük anlayışını geliştirerek özgürleşmenin momentusu olarak toplumsallıktan kopuşu göstermiştir.
Amaç fiyatı olmayan hiçbir şey bırakmamaktır. Ama fahiş ama ucuz, fiyatı dolayısıyla alım ve satımı olmayan hiçbir şey bırakılmamıştır. Sistemin zihniyet ve duygu dünyası, davranış ve ilişki kalıpları bu pazarda yeninden yeniden piyasaya sunulmaktadır.
Bugün pozitivizmin en etkili yanlarından biri gerçek olmayana ilgiyi artırması olmuştur. Açık ki anlamlı bir sosyolojiye ihtiyacımız olabilir. Yine bireyde yaşanan kırılmanın ciddi bir psikolojik evreye girdiğini gözlemlemek zor olmasa gerek. Küreselleşme süreci itibar ve kabul görme onaylanma gibi içsel ihtiyaçların parasal alanlar üzerinden sağlandığı yanılsaması oldukça bilinçli biçimde toplum ve bireye empoze edilir. İçinde bulunduğumuz dönemde paranın satın alabildiklerinin önem kazanması bireyler üzerinde ağır bir baskı yaratmıştır. Tüm bilişim ve enformasyon ağları liberal ideolojinin bir dişlisi olarak faaliyet gösterir.
Medya, adeta ikinci bir analitik zeka rolüne soyunarak başat konumda yer alır. Haberin bilgi verme, toplumun yararına olması gereken gerçek işlevi geçerliliğini yitirmiş bir durumdadır. Her şey magazine bulanmış, sanal gösteri toplumu tam bir fenomenotik bataklık ve taklit ortaya çıkarmıştır. Herkesin birbirine benzediği homojen ve fotokopik yaşamda savaşlar ve insan ölümleri bile naklen yayınlanır hale gelmiştir. ‘3S’lerle (seks, spor ve sanat) önemli bir endüstri haline getirilen ‘toplum’ aynı zamanda yeni ekolojik felaketlerle yüz yüze bırakılıyor. Sermaye birikimi ekolojik krizi gittikçe büyütüp adeta yaşanmaz hale getiriyor. İktidarların en büyük silahına dönüşmüş bilim, sanal yaşam ile sahte bireyler ve beyinler yaratarak düşünmeyen, sorgulamayan, kabul ve ret ölçüsü olmayan yeni bir ‘jenerasyon’ yaratmayı hedefliyor. Bir yandan ‘ikinci’ doğadan kopartılan birey diğer yandan sanal dünyaya sokularak hiçleştiriliyor ve iradesizleştiriliyor. Tüm dünyada hedef kitlenin başında gençlik ve kadın gelmektedir. Genç kesime ulaşmanın en iyi yolu sanal medya ve onun türevleridir. Toplum porno tarzı filmeler, dizi ve propagandalarla, yine bilgisayar oyunlarıyla kültürel ve entellektüel yaşamdan alabildiğine uzaklaştırılarak uyuşmakta; amaçsız, biat eden apolitik bir gençlik yaratılmaktadır. Yaşam artık anlamsız. Yaşam, bilgisayar başında ya da akıllı telefonlara mahkum ederek dokunmatik tuşlara bağımlı hale getirilmiştir. Böylece tüketim toplumu manevi değerlerden uzaklaştırılarak ahlaki normlardan uzaklaştırılır.
Sıkıştıkça yayılım göstermek ve daha fazla güç, bilim, bilgi, teknik, ideoloji ve iktidar toplamak tüm merkezi hegemonik güçler açısından hayati öneme sahiptir. Arap Baharı olarak başlayan ve bu biçimde anlamlandırılan sürecin Arap halkının bağımsız özgür iradesi ile başlamış olsa da sonuçları göz önüne alındığında hiç de öyle olmadığı görülecektir.
Tüketim, kapitalizmin olmazsa olmazıdır. Kapitalizmin gücü tüketimle doğru orantılıdır. O nedenle üretkenliği teşvik edildiğine rastlamak çok enderken tüketicilik her dakika artarak teşvik edilmektedir. “Ne kadar tüketim o kadar kapital”, “sağlıklı toplum en çok tüketen toplum” “sağlıklı birey en çok tüketen bireydir.” İşte burada herkesin herkesin kurdu olduğu, herkesin toptan metalaştırıldığı ve herkesin, her şeyin küresel pazarda bir fiyatının olduğu rahatlıkla görülecektir. Amaç fiyatı olmayan hiçbir şey bırakmamaktır. Ama fahiş ama ucuz, fiyatı dolayısıyla alım ve satımı olmayan hiçbir şey bırakılmamıştır. Sistemin zihniyet ve duygu dünyası, davranış ve ilişki kalıpları bu pazarda yeninden yeniden piyasaya sunulmaktadır.

Bireycilik, hazcılık, rekabetçilik, karamsarlık, belleksizlik, kadercilik ve cinsiyetçilik gibi toplumsallığı kemiren kişilik özelliklerinin ve davranış kalıplarının yeniden üretimi bu pazarda gerçekleştirilmektedir. Sayın Öcalan, “Halkların kültürel gerçeklerinden koparılması fiziki, ekonomik katliamlardan daha yıkıcı sonuçlar doğurmuştur” demektedir. Yaşanan tam da böylesi bir toplum kırımı olmaktadır. O halde kapitalist modernist sistem tarafından sömürüye açık hale getirilen zihniyetin, fethi gerçekleşen kişi veya kişilerin hem Suriye savaşı hem de bölgede yaşanan diğer gelişmelerden bihaber olması anlaşılabilir değil midir?
Bugün bile güncelliğini koruyan Filistin Savaşı, özünde merkezi hegemonik güç unsurlarının yeni mevziler ele geçirmesi, yeni ittifaklar yaratması ve bununla birlikte jeopolitik açıdan sistemin kabul etmediği ‘eski yapıları’ tasfiye etmek ve Orta Doğu’daki güçleri merkezi hegemonik güçlerin etkisi altına almak amacıyladır.
Son yıllarda gelişen bazı toplumsal hareketlere baktığımızda özellikle zaman ve mekan boyutu göz önüne alındığında hem tarihsel hem coğrafi anlamda kitlelerin kendi hedef ve kimliklerini yaratarak istediklerini elde etmelerini sağlayan bir dizi taktiğe başvurdukları görülecektir. Katılımcıların bakış açılarını anlamadan, dayandıkları ideolojik ve kültürel gerçekliği kavramadan toplumsal hareketleri anlayıp anlamlandıramayız. Genelde 5 bin yıllık özelde 500 yıllık geçmişi olan kapitalist modernitenin toplumu adeta ahtapot misali sardığı bir ortamda tüm kültürel ve manevi değerleri ters yüz ederek çarpıtması sistemin doğası gereğidir. Bu sistem merkezi hegemonik iktidar ile birlikte bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlıdır ve hiçbir şekilde boşluğa yer bırakmamaktadır. Eğer boşluk ve kopukluk olursa bu hegemonik iktidarların çökme olasılığı kaçınılmaz olacaktır. Ancak sıkıştıkça yayılım göstermek ve daha fazla güç, bilim, bilgi, teknik, ideoloji ve iktidar toplamak tüm merkezi hegemonik güçler açısından hayati öneme sahiptir. Arap Baharı olarak başlayan ve bu biçimde anlamlandırılan sürecin Arap halkının bağımsız özgür iradesi ile başlamış olsa da sonuçları göz önüne alındığında hiç de öyle olmadığı görülecektir.
Kitleye dayanmak yerine daha çok profesyonel silahlı kadrolara dayanan yapılar süreci silahlı bir çözümsüzlüğe dönüştürdü. Burada özellikle Orta Doğu üzerinde söz sahibi olmak isteyen Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin rolü aşikardır. Zira bu güçler olmasaydı, paramiliter yapıları sahaya sürmeselerdi toplumsal hareket ilerleyebilir ve bütün Orta Doğu’da devrime gidilebilirdi.
Merkezi hegemonik güçlerin Arap Baharına yaklaşımı Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çerçevesinde geliştirildi veya kendine yontuldu. Bu aynı zamanda geçmiş, şimdi ve geleceğin üç halde iç içe olup birbirinden ayrıştırılmayacağını göstermiştir. Bu planın özellikle 2011’de ikiz kuleler saldırısından sonra ‘İslami terörizmi’ kontrol etmek amacıyla güç dengelerini şekillendirmek istemesi, yani mevzilenmesi kaçınılmaz olacaktı. Bugün bile güncelliğini koruyan Filistin Savaşı, özünde merkezi hegemonik güç unsurlarının yeni mevziler ele geçirmesi, yeni ittifaklar yaratması ve bununla birlikte jeopolitik açıdan sistemin kabul etmediği ‘eski yapıları’ tasfiye etmek ve Orta Doğu’daki güçleri merkezi hegemonik güçlerin etkisi altına almak amacıyladır.
Kendi zihniyet dünyasını oluşturan ve bunun maddi ve manevi altyapısını oluşturan toplumlar devrim yapabilir. Rojava Devrimi bu yazının konusu olmadığı için girmeyeceğiz ancak bu modelin dayandığı ideolojik felsefi ve siyasi çizginin temeli anlaşılmadan ne doğru bir mücadele ne de ciddi bir alternatif geliştirilebilir.
Suriye’de ilk başlarda toplumsal halk hareketleri biçiminde ortaya çıkan ve daha sonra tüm bölgesel ve küresel güçlerin gerçek bir silahlı tatbikat ve idman sahasına dönen ve hemen ardından vekalet savaşlarıyla adeta üçüncü bir dünya savaşı dönemine geçildiğini yakından gözlemledik. Suriye’deki durum silahlı değil de toplumsal boyutta ilerleseydi daha önemli sonuçlar alınabilir ve gerçek bir halk devrimi şeklinde gelişim gösterebilirdi. Nitekim ortaya çıkan insanlık düşmanı selefi güçlerin tabanlarının olmaması, toplumda karşılık bulmalarını engelliyordu. Kitleye dayanmak yerine daha çok profesyonel silahlı kadrolara dayanan yapılar süreci silahlı bir çözümsüzlüğe dönüştürdü. Burada özellikle Orta Doğu üzerinde söz sahibi olmak isteyen Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin rolü aşikardır. Zira bu güçler olmasaydı, paramiliter yapıları sahaya sürmeselerdi toplumsal hareket ilerleyebilir ve bütün Orta Doğu’da devrime gidilebilirdi. Oysa sabır ve ihtiyatla toplum üzerinde sonuç almayı sürdüreceklerine doğrudan silahlı müdahalelerle kestirmeden sonuç almayı esas aldılar. Deyim yerindeyse sihirli bir el tek bir dokunuşla tüm bu paramiliter çete yapılarını harekete geçirerek Arap baharını bitmez bir ‘Arap ayazına’ çevirdi. Hem de bu ayaz hiç bitmeyeceğe benziyor. Kısa vadede… El Kaide güçlerinin fazlasıyla donatılmış olması ve inisiyatifi eline alarak iplerini koparması, günün sonunda halk hareketinin rayından çıkartılıp silahlı çatışmaya dönüştürülmesi aynı hegemonik emellerin tezahürü gibidir.
Bireycilik geliştirilmeden çağdaş, köle-işçi sınıfı ve vatandaş ortaya çıkamaz. Tanımlanmak istenen aşırı idealize edilmiş ahlaki politik ve özgürlüğü tüketen ideolojik bireyciliktir, Liberalizmdir. Kavram olarak masum gibi görünse de bu ideoloji 4 temel varyant içinde toplumu ‘demir kafes’ içine alır. Liberalizmin hegemonik dörtlüsü toplumun tüm alanlarına yayılarak milliyetçiliği, dinciliği, cinsiyetçiliği ve pozitivist bilimciliği alabildiğine yayar.
Elbette Rojava Devrimi bir zorunluluk olarak halkın öz gücü ile ve birikmiş arka planı ile hem ideolojik hem manevi gıdasını Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın ‘demokratik ekolojik ve kadın özgürlükçü toplum paradigmasından’ almaktadır. Kendi zihniyet dünyasını oluşturan ve bunun maddi ve manevi altyapısını oluşturan toplumlar devrim yapabilir. Rojava Devrimi bu yazının konusu olmadığı için girmeyeceğiz ancak bu modelin dayandığı ideolojik felsefi ve siyasi çizginin temeli anlaşılmadan ne doğru bir mücadele ne de ciddi bir alternatif geliştirilebilir. Buradan hareketle şunu söylemek mümkün: Sistemi (Kapitalist Moderniteyi) çözümlemek devrimci mücadele açısından yeterli değildir. Zira kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus devlet toplumu öz değerlerinden yoksun bırakarak çoban diyalektiğini hakim kılmıştır. Yüz yıllık sosyalizmler bile bu Leviathan karşısında dayanamayıp eklemlenmekten kurtulamamıştır. Zira bireycilik geliştirilmeden çağdaş, köle-işçi sınıfı ve vatandaş ortaya çıkamaz.
Kadın olgusuna daha derinlikli yaklaşıldığında biyolojik bir cins olmanın ötesinde adeta bir soy, sınıf veya ulus olarak ele alındığını görmek mümkündür. Hiçbir soy, sınıf veya ulusun kadınlık kadar sistemli bir köleliğe tabi tutulmadığını iyi bilmek gerekir. Kadınlığın kölelik tarihi daha yazılmamıştır.
Tanımlanmak istenen aşırı idealize edilmiş ahlaki politik ve özgürlüğü tüketen ideolojik bireyciliktir, Liberalizmdir. Kavram olarak masum gibi görünse de bu ideoloji 4 temel varyant içinde toplumu ‘demir kafes’ içine alır. Liberalizmin hegemonik dörtlüsü toplumun tüm alanlarına yayılarak milliyetçiliği, dinciliği, cinsiyetçiliği ve pozitivist bilimciliği alabildiğine yayar. Toplumsal bünyeye bir kanser gibi sirayet eden bu unsurlar bir yandan kar sermaye ve iktidar getirirken diğer yandan doğa felaketleri toplum kırımları ve kadın şahsında örülen yaşamın kutsallıklarını hedefler. Böylece devletin (ulus devlet) varlığı garanti altına alınır. Erkek egemen zihniyetin özellikle kadını hedeflemesi tesadüf değildir. Zira kadın hem yaşamın hem de toplumsallığın birleşik ifadesidir. Dolayısıyla yaşam ve toplumsallığın düşmanlarının ilk hedefi olarak kadını görmesi ve kadının ezilmesi sömürgeci fetih ve ‘işgale’ dayalı ataerkil zihniyetin gerçek kimliği açısından oldukça öğretici sonuçlar verecektir. Sayın Öcalan’ın dediği gibi, binlerce yıllık halklara dayatılan statüsüzlük birkaç kat fazlayla kadının tüm zihniyet ve davranışlarına da dayatılmıştır. Halklar kadınlaştırıldığı oranda kadın da halklaştırılmıştır. Hitler ‘Halklar kadın gibidir’ derken bu gerçeği kasteder. Kadın olgusuna daha derinlikli yaklaşıldığında biyolojik bir cins olmanın ötesinde adeta bir soy, sınıf veya ulus olarak ele alındığını görmek mümkündür. Hiçbir soy, sınıf veya ulusun kadınlık kadar sistemli bir köleliğe tabi tutulmadığını iyi bilmek gerekir. Kadınlığın kölelik tarihi daha yazılmamıştır.

Buradan şu sonucu çıkarmak mümkün toplumdan uzaklaştırılıp yalnız bırakılmaya çalışılan birey her türlü saldırı ve yaptırıma açık hale getirilir. Yönetmek, yönlendirmek ve kendi güdümüne almak kolaylaşır. İster aile kurumu olsun ister üniversite kurumları olsun birey sömürgeleşir. Beyin ve onun yarattığı bakış devletleşir. Baskın olan birey kendini ‘ahlaki ve tarihi olarak’ haklı görmeye ve sistem içinde üretilen iktisadi artığın esas sahibi olarak hissetmeye başlar. Bu durumda kaybeden birey (ister kadın ister erkek olsun), kaybeden toplum olur. Böylece kopuş gerçekleşir ve devlet tam da adı gibi toplumsal yapının düzenleyici, kısıtlayıcı ve yönetici gücü olur. Devletin varlığını sürdürmesi siyasi yapısından dolayı değil egemen yapısından kaynaklanır. Hatta çoğu zaman siyasi yapıların sınırlarını belirlemek iktidar sahiplerinin doğası gereğidir. Faşizmin tanımı tam da budur. Kendisi hakkında düşünmeyen, söz söyleyemeyen, eyleyemeyen ve konuşamayan bir toplumun (veya bireyin) başı oldukça dertte olduğuna göre burada öz-yönetimden bahsedilebilir. Devletin tüm zihinsel, kültürel hatta fiziki baskılarına karşı bireyin, toplumun dolayısıyla insanlığın değerlerini korumak özgür yaşama ulaşmak için yegane yoldur. Kapitalist Modernitenin dayattıkları Demokratik Modernite ile aşılabilir. Demokratik Modernite paradigması ile yapısal krizleri aşmak mümkün olduğu gibi yeni ve özgür bir dünya yaratmak daha da anlamlı olacaktır. Demokrati Modernitenin temel unsurları olan ekonomik, ekolojik ve ahlaki-politik toplum, bölgenin dokusu düşünüldüğünde binlerce yıl iç içe yaşandığı rahatlıkta görülebilecektir. Demokratik Modernitenin hem bireyin hem de toplumun içerisinde bulunduğu belirsiz bunalım durumuna verdiği yanıt Demokratik Ulustur.
Ulus devlet tüm iktidar ve hukuk aygıtlarıyla birey ve toplum üzerinden silindir gibi geçmeye çalışırken Demokratik Ulus çözümü düşünsel anlamda toplum ve onun örgütlü, özgür bireyini açığa çıkararak yanıt olur. Toplumu denetleme ve üstten belirleme anlayışıyla uygulanan politika ve kurumlaşmalar yerine toplumun ahlaki ve politik gelişimini engelleyen unsurlarla mücadele etmek ve bu engelleri ortadan kaldırmak toplumun kendi kendisini yönettiği süreçlerin önünü açmayı görev bilen devrimci anlayışı hakim kılmak gerekmektedir. Gün geçtikçe bireycilik, toplum aleyhine daha fazla çıkar elde etme ‘rahata kavuşma’ ve toplumsal yükümlülüklerden kendini soyutlayarak özgür olduğunu iddia ederek yaşamaya çalışıyor. Oysa geleneksel toplumda en büyük ceza toplum dışına itilmek iken günümüz bireyciliği için bu elitlere ait bir lükstür…
Sonuç olarak kapitalizmin ve anti toplumculuğun panzehiri özgür birey ve özgür toplumdur. Hayat kimseye durduk yerde özgürlük bahşetmeyeceği gibi özgürlük de mücadelesiz ve bedelsiz gerçekleşmez. Bu mücadele eğer yaşamın öz değerleri ve tarihsel kökleriyle ilgili ise burada yapılacak olan yeniden inşa etmek ve yaşamı anlamlı kılmaktır. Demokratik Ulus tüm boyutlarıyla inşa edilip yaşamsallaştırılırsa içinde yaşadığımız dünya hem birey hem de toplum için daha da anlamlı ve yaşanılır olacaktır. Bu anlamda Demokratik Modernite inşası için önümüze konulan entelektüel ahlaki ve politik güçlere sıkı sıkıya sarılarak gerçek bir Demokratik Ulusu inşa ederek tarihi sorumluluğumuzu yerine getirebiliriz. İnşaya devlet odaklı zihniyet kalıplarını aşarak örgütlenip eyleme geçmekten başlanmalıdır. Her birey bir komüne, bir kooperatife bir sivil toplum örgütüne mensup ve aktif ise ancak o zaman insanı ve toplumu tarihsel özü ile buluşturan demokratik değerlerden bahsedilebilir. Meclisler, halk kongreleri, demokratik toplumun politik öz savunma, sosyal, ahlaki, ekonomik, bilimsel, sanatsal ve kültürel ihtiyaçlarına uygun hale getirilerek işlevsel kılınır. Böyle bir zeminde bireycilik bir ceza ve suç olarak görülür. Dolayısıyla yadırganır ve bu anlayış tarihte olduğu gibi Demokratik Ulus modelinde de her zaman lanetlenerek mahkum edilir. Özgür basın, medya, sanat ve edebiyat da dahil tüm alanlarda aşkla çalışmadan hakikate ve onun temsil ettiği özgür yaşama ulaşamayız.
Yayın Tarihi: 21/07/2024