İşkence yöntemleri değişse de cinsel işkence uygulamada her zaman varlığını korumuştur. Devletler sistemleri, ideolojiler, dinler değişse de savaşta değişmeyen gerçek tüm dünyada varlığını koruyan erkek egemen sistemin tahakküm kurma isteğini önce kadın bedeni üzerinde gerçekleştirmesidir.

Şiddet, toplum tarafından beslenen politik bir eylem olup eril kimliğin tehdit altında olduğu toplumsal koşullarda erkeklik hegemonyasını korumak adına araçsal olarak kullanılmaktadır. Şiddetin sadece insana yönelik olmadığını çoğu zaman doğaya, hayvanlara yönelik zarar vermeye hatta yok etmeye dönük davranışları da kapsadığını gözetmek gerekir. İnsanlık tarihi boyunca devam eden savaşlar, etnik ve cinsiyet kimliğinin inkarı, doğa ve hayvan katliamları eril kimliğin kurmaya çalıştığı toplumsal tahakkümü ortaya koymaktadır
Kadına yönelik şiddet ise tarih boyunca var olan bir olgu olup erkek egemen sistemin kadın üzerindeki otoritesinin bir parçasıdır ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığından beslenmektedir. Toplumsal cinsiyet, biyolojik özelliklerin yanı sıra kültürel ve psikolojik olarak inşa edilmiş farklılıkları ifade etmekle biyolojik cinsiyetlerin toplumsal dünyada nasıl konumlanacağını ve güç ilişkileri ile nasıl ilişkileneceğini belirlemektedir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kadına ve erkeğe sosyal olarak verilen roller nedeniyle hak, fırsat ve kaynakları kullanmada cinsiyetler arası ayrımcılık yapıldığını ifade etmektedir. Tarih boyunca bütün toplumlarda kadınların statüsü, bu ayrımcılık esasına göre belirlenmiştir. Toplumsal cinsiyet rolleri, kadınları ve erkekleri belirli kalıplara yerleştirmekte ve bu kalıpların dışına çıkan bireye şiddet dahil farklı yaptırımlar uygulanarak, erkek egemen sistemin devamı sağlanmaktadır. Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet; Dünya Sağlık Örgütü tarafından “kadının bedensel bütünlüğüne sırf kadın olduğu için yapılan her türlü fiziksel, cinsel veya psikolojik müdahaleler sonucunda kadının zarar görmesi ve toplum içinde veya özel yaşamında kadına baskı uygulanarak özgürlüklerinin keyfi olarak kısıtlanması” şeklinde tanımlanmıştır. Genellikle fiziksel bir eylem olarak algılanan şiddet olgusu, fiziksel şiddetin yanı sıra cinsel şiddet, sosyoekonomik şiddet, duygusal veya psikolojik şiddet olarak ortaya çıkabilir.
He ne kadar kadına yönelik şiddeti üreten mekanizmalardan en görüneni aile yapısı olsa da toplumsal ve geleneksel kurallar, hukuk kuralları, din ve siyasal yapının da şiddeti ürettiğini ve meşrulaştırdığını söylemek gerekir. Hukuk, erkek egemen sistemin meşrulaştırıldığı bir düzen oluşturmakta, toplumsal cinsiyet rollerini şekillendiren, yeniden üreten ve devam etmesini sağlayan bir araç olarak kullanılmaktadır. Kadını ve erkeği tanımlayan normların biyolojik farklılıklardan ziyade toplumsal cinsiyet rollerine göre düzenlendiğini söyleyebiliriz. Bu nedenledir ki yasalar toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan sorunların en fazla görünür olduğu alanlardır. Hakların ve müeyyidelerin yasal düzenlemelerde düzenlendikleri bölüm ve kaleme alınış şekli yasa yapıcılarının konuya bakış açısının nasıl olduğuna dair anlamlı bir veridir. Elbette ki bu yalnızca yasa yapıcıların değil aynı zamanda toplumun da konuya dair yaklaşımı hakkında fikir verir. Hem Eski Türk Ceza Kanunu hem de Türk Kanunu Medenisi Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanından kısa bir süre sonra yürürlüğe girmiştir. Her iki kanun da yapıldığı dönemde kadına bakışın ve kadının toplum içindeki konumunu büyük oranda özetlemektedir: kadın aileden ibarettir ve ancak aile kurumunun izin verdiği ölçüde haklardan yararlanabilir!
Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı kadına yönelik şiddet tüm dünya açısından büyük bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki kadınların örgütlü mücadelesi kadın hakları konusunda önemli düzenlemeler yapılmasını sağladı. Özellikle 19. yüzyıldan itibaren kadınlar; toplumsal, siyasal, sosyal, hukuki, idari gibi pek çok alanda var olan eşitsizliklere ve toplum içindeki rollerine karşı mücadele etmiş, bu mücadelelinin sonucu olarak da dünya genelinde yaygın olarak, çalışma hakkı, eğitim hakkı, oy verme hakkı, seçme ve seçilme hakkı gibi önemli sivil hakları elde etmişlerdir. Kadınların erkeklerle eşit statü, eşit haklar ve özgürlükler için verdikleri mücadelenin sonucunda kadın hakları ve konusunda uluslararası örgütler ve sivil toplum örgütlerinin girişimleriyle bir çalışma yürütmüştür. Bu çalışmaların sonucuna Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1979 tarihinde kadınların insan haklarını ve toplumsal cinsiyet eşitliğini merkezine alan Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesini (CEDAW) kabul etmiştir. Uluslararası kadın hakları yasası olarak da kabul edilen CEDAW, sözleşmeyi imzalayan devletlerin kadınlara yönelik ayrımcılığın tüm biçimlerini önlemek, kadınların toplumsal durumlarını iyileştirmek, toplumsal cinsiyet ilişkilerini ve toplumsal cinsiyete dayalı basmakalıp yargıları değiştirmek üzere taahhütlerde bulunmasını sağlar.
Türkiye devleti bu sözleşmeyi 1985 yılında sözleşmenin bazı hükümlerinin özellikle aile hukukuna ilişkin iç hukuktaki düzenlemelere ters düşmesi nedeniyle çekince koyarak imzaladı. CEDAW'a çekince koyarak imzalayan Türkiye devleti sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirme noktasında isteksiz davranmış ve sözleşmenin yürürlüğe girmesinden yaklaşık yirmi yıl sonra iç hukuktaki düzenlemelerinin bir kısmını CEDAW'a uygun hale getirmiştir. 1926 tarihinde yürürlüğe giren 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi ile Kadının medeni hakları açısından, Osmanlı döneminde var olmayan, evlilik, boşanma ve velayet gibi konularda bazı güvenceler öngörülmüş ise de erkek ve kadının evlenme yaşının farklı olması, evlenen kadının erkeğin soyadını alması, evlilik birliğinde erkeğin aile reisi olması ve ailenin temsiliyetinin erkekte olması, velayet hakkı yönünden erkeğe öncelik hakkının sağlanmış olması, çalışmak isteyen kadının erkek eşten çalışabilmek için izin alması ve boşanma halinde mal ayrılığı rejiminin geçerli olması gibi kaynağını toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden alan birçok düzenleme CEDAW ve diğer uluslararası sözleşmelere aykırı olarak 2002 yılına kadar yürürlükte kalmıştır. Kadınlar aleyhine düzenlemeler içermesine rağmen özellikle medeni kanunun Kemalist çevrelerce "ilerici" bir düzenleme olarak sembolize edilmiş olduğunu da vurgulamak isteriz.
CEDAW Komitesince kabul edilen 19 Nolu ve 35 Nolu Tavsiye Kararlarında Kadına yönelik şiddet uluslarası belgelerde ilk defa tanımlanmıştır. Toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin belli durumlarda işkence, eziyet gibi insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele ile eşdeğer olduğu belirtmektedir.
Cinsel suçlarının cezasız kalmasındaki esas neden belgelemedeki güçlük değil kadına yönelik şiddetin failinin, bir bütün olarak erkek egemen devlet, toplum ve yargı sistemi olmasından ileri gelmektedir.
80 yıl yürürlükte kalan kanun
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşundan sonra çıkarılan 765 Sayılı Eski Türk Ceza Kanununda cinsel suçlar Genel Ahlak ve Aile Aleyhinde Cürümler bölümünde düzenlenmiştir. 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 Sayılı Yeni Türk Ceza kanununda ise cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar “Kişilere Karşı Suçlar" bölümünde düzenlenmiştir. Eski Türk Ceza Kanununda ile Yeni Türk Ceza Kanunu arasında en büyük fark 765 sayılı eski kanunun 434. Maddesinin kaldırılmasıdır. Eski ceza kanunun 434. maddesi, tecavüz dahil olmak üzere cinsel bütünlüğü karşı işlenen tüm suçlarda kadının (kanunda "kız" ve "kadın" olarak zikredilmektedir) fail ile evlen-diril-mesi halinde kamu davası veya hüküm verilmiş ise cezanın ertelenmesine ilişkin kurallar içermekteydi. Bu kanun hükmünün yaklaşık 80 yıl boyunca yürürlükte kalmış olması esasında, cinsel suçlara ilişkin eski düzenlemede korunan hukuksal yarar kadının cinsel özgürlüğü ve bedeni değil aile düzeni ve genel ahlak olmasının doğrudan kaynağıdır. Keza 1954 tarihli Yargıtay İçtihadı Birleştirme Ceza Genel Kurulu tarafından verilen karardaki "sanığı mağdure ile evlenmeğe teşvik düşüncesine ve evlenme vuku bularak namusu ihlâl edilen kız veya kadına bu suretle en büyük telâfi sebebi sağlandıktan sonra kurulmuş olan ailenin huzur ve sükûnunu ihlâl etmemek ve ceza takıbatı dolayısıyle bunları birbirinden ayırmamak gibi maksatlara dayanan bu hüküm" şeklindeki yorum konuya bakışın son derece açık bir örneğidir. Bu hüküm kadının aile kurumuna feda edilerek cinsel suç mağduru kadınların suç failleriyle evlendirilerek suçun süreklileşmesinin yasa yoluyla sağlanmasına yönelik utanç verici bir düzenlemedir. 765 sayılı kanunda yer almayıp Yeni Türk Ceza Kanununda cinsel saldırı suçunun eşe karşı işlenmesi halinde cezaya hükmedilecek olması önemli bir değişiklik olsa da soruşturma ve kovuşturmanın yapılmasının mağdurun şikâyetine bağlı olmasının eski kanunun bir yansıması olduğunu halen aile kurumunun korunmasının öncelikli amaç olduğunu göstermektedir. 765 sayılı kanun dönemde Yargıtay içtihatlarına göre tecavüz suçundan ceza verilebilmesi ancak erkek cinsel organının kadının cinsel organına girmesi halinde mümkündü. Örneğin cop, sopa, parmak ve benzeri cisimler sokulmak suretiyle gerçekleştirilen fiiller veya erkek cinsel organı kullanılarak anal ve oral yolla gerçekleşen saldırılar tecavüz sayılmamaktaydı.


Cinsel işkence
Cinsel şiddet, devlet dışı aktörlerin yanı sıra devlet yetkilileri tarafınca da sıklıkla başvurulan bir yöntemdir. Devlet sistemleri iktidar alanlarını korumak amacıyla şiddeti araçsal olarak kullanmaktadır. Bu nedenledir ki işkence ulusal ve uluslararası hukukta mutlak yasak olmasına rağmen varlığını sürdürmekte ve savaş, darbe, olağanüstü hal dönemlerinde en ağır şekliyle ortaya çıkmaktadır. Söylemek gerekir ki işkence yöntemleri değişse de cinsel işkence uygulamada her zaman varlığını korumuştur. Devletler sistemleri, ideolojiler, dinler değişse de savaşta değişmeyen gerçek tüm dünyada varlığını koruyan erkek egemen sistemin tahakküm kurma isteğini önce kadın bedeni üzerinde gerçekleştirmesidir.
1998 yılında BM tarafından kurulan Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi "Irza geçme, cinsel esaret, zorla fuhuş yaptırma, zorla gebe bırakma, zorla kısırlaştırma ya da bunlara benzeyen değişik ağır cinsel suçlar" insanlığa karşı suç olarak değerlendirilmiştir. Bu suçlar gerek savaş gerekse barış döneminde silahlı bir ulusal ya da uluslararası mücadele sırasında işlenebileceği değerlendirilmiştir.
Türkiye hukukunda ki düzenlemeleri değerlendirmek gerekirse, 765 sayılı Eski Ceza Kanunu'nda işkence tanımının çok dar olarak düzenlendiğini ve cinsel işkenceye yer verilmediğini belirtmeliyiz. 5237 sayılı Yeni Ceza Kanunda işkence suçunun tanımı genişletilmiş ve fiilin cinsel yönden taciz şeklinde gerçekleşmesi ağırlaştırıcı neden olarak düzenlemiştir. Ceza kanunundaki bu değişlik önemli olmakla cinsel işkencenin ispatlanması en güç işkence yöntemlerinden biri olduğu bu nedenle faillerin cezasızlık politikasıyla korunduğunu söylemek gerekir.
Devletin açıkça olmasa da dolaylı biçimde kadınlara yönelik cinsel şiddeti desteklemesi, özel kişileri de, kadınlara yönelik şiddet kültürünü benimseme hususunda cesaretlendirmektedir.. İstanbul Sözleşmesinden çekilme sürecinde üretilen ve Devletçe desteklenen söylemler bunun iyi bir örneğini oluşturmaktadır.
Cinsel saldırı suçunun belgelenmesi
Türkiye'de kadınlar ve trans kadınlar sıklıkla tutulma yerlerinde yani gözaltı merkezlerinde, cezaevlerinde, geri gönderme merkezlerinde cinsel işkenceye maruz kalmaktadır. Cinsel işkence mağdurları bu mekanlarda tutuldukları süreçte yaptıkları şikayeti bu suçun failleri aracılığıyla yapmak zorunda kalmaktadır. Bu nedenle cinsel işkence mağdurları genellikte tutuldukları cezaevinden, karakoldan, jandarma komutanlığından veya geri gönderme merkezinden bırakıldıktan sonra maruz kaldıkları işkenceye karşı hukuki başvuru yapmaktadır. Ancak belirtmek gerekir ki cinsel saldırı suçunun belgelenmesinde süre çok önemli bir unsurdur. Cinsel saldırı mağdur açısından 7-10 gün süre içerisinde rapor alamaması durumunda cinsel saldırının fiziksel bulgularının tespitinin oldukça güç olduğunu söyleyebiliriz. Yine DNA tespitinin yapılabilmesi açısından süre çok büyük önem taşımaktadır. Ancak genel olarak cinsel saldırı mağdurları, tutuldukları mekanlardan serbest bırakıldıklarında çoğu zaman bu süreler geçmiş olmakta ve cinsel işkenceyi fiziksel olarak belgelemek mümkün olamamaktadır. Cinsel işkencenin ispat araçlarından biri de psikolojik rapordur. Fiziksel etkileri azalsa yahut yok olsa dahi işkencenin psikolojik etkileri uzun yıllar sürmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki Türkiye'de "Resmi Bilirkişi Kurumu" olan Adli Tıp Kurumu'nun işkence suçu bakımdan psikolojik rapor verdiğine rastlanmamakta, bu raporlar bağımsız kurumlar tarafından düzenlenmektedir. Fakat mahkemelerce bu raporlar dikkate alınmamakta sadece Adli Tıp Kurumu raporları tek ve yeterli delil olarak kabul edilmektedir. Yani Türkiye'de bir devlet görevlisinin işlediği suç yine bir devlet kurumu olan Adli Tıp Kurumu tarafından belgelenmesi gerekmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi cinsel işkence mağduru Ş.A.'nın durumunun bağımsız hekim raporuyla belgelenmemesi nedeniyle Türkiye Devletini mahkûm etmiştir. Ancak halen gerek işkence suçlarında gerek ise cinsel saldırı suçlarında bağımsız hekim raporları mahkemelerce kabul edilmemektedir ve failler cezasız bırakılmaktadır. Önemle belirtmek gerekir ki cinsel suçlarının cezasız kalmasındaki esas neden belgelemedeki güçlük değil kadına yönelik şiddetin failinin, bir bütün olarak erkek egemen devlet, toplum ve yargı sistemi olmasından ileri gelmektedir.
Kadına yönelik şiddetin tüm dünya bakımından ciddi bir sorun olmasına karşı ulusal ve uluslararası belgelere konu edilmesinin çok yakın bir dönemde mümkün olması tesadüf değildir. Kadın bedeni üzerinden üretilen politikalar, devletlerin bu konuda isteksiz davranmasının temel nedenini ortaya koymaktadır. Keza Türkiye Devleti'nin ilk imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesinden çekilme sürecinde, siyasal iktidar ve iktidar ortaklarının sıklıkla, İstanbul Sözleşmesi ile ailenin ortadan kaldırıldığı, cinsel yönelimlere hukuki koruma sağladığı şeklindeki anti propagandası da erkek egemen sistemdeki iktidar anlayışının ürünüdür. Son yıllarda kadınların haklarına ve varoluşlarına karşı yürütülen cinsiyetçi politikalar ve bu politikaların hukuk sistemine yansıması tam olarak cinsiyet temelli ayrımcılığı üreten temel aktörlerinden birinin erkek egemen devlet anlayışı olduğunu göstermektedir. Kürtaj yasağının tartışılması ve kürtaj hakkının fiili olarak zorlaşması, Kadın Bakanlığı’nın Aile Bakanlığı’na dönüştürülmesi, Ceza Kanunun 103. maddede yapılmak istenen değişikliklerle ve Kadının Soyadına ilişkin yürütülen tartışmalar kadını aile kurumu üzerinden tanımlama ve tahakküm kurma çabasıdır.
Devlet görevlilerinin direk fail olduğu durumlar haricinde de devlet görevlileri ayrımcı tutumlar sergilediğinde, bu sadece kadın haklarını etkili bir şekilde desteklemenin epeyce eksik kalmasına değil, aynı zamanda kadınlara yönelik şiddetin kabul edilebilir görüldüğü bir ortamın yaratılmasına da katkıda bulunur. Devletin açıkça olmasa da dolaylı biçimde kadınlara yönelik cinsel şiddeti desteklemesi, özel kişileri de, kadınlara yönelik şiddet kültürünü benimseme hususunda cesaretlendirmektedir.. İstanbul Sözleşmesinden çekilme sürecinde üretilen ve Devletçe desteklenen söylemler bunun iyi bir örneğini oluşturmaktadır. Türkiye Devletinin İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmiş olması ulusal ve uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerini ortadan kaldırmamaktadır. Hatırlatmak isteriz ki; Birleşmiş Milletler
Kadınlara Karşı Her Türlü Şiddetin Önlenmesine Dair Bildiri'de ister devlet ister özel şahıslar tarafından işlensin, kadına yönelik şiddeti önlemek, soruşturmak ve cezalandırmak devletin sorumluluğundadır.
Yayın Tarihi: 12/08/2025