Savaşları yaratan egemen sistemin ta kendisi gibi IŞİD de sadece bölgenin sorunu değil, insanlığın belasıdır. O halde halk mahkemelerinin yapabileceklerinin ötesini düşünüp sormak gerek: Dünya tarihinde bu an neyi gerektirir? Acil çözüm ihtiyaçları bir kenara; IŞİD ile ilgili herhangi bir adalet arayışının temel amacı, nihai hedefi ne olmalıdır?
“Yazıklar olsun sana, ey uygarlık!”
Dünyadaki şiddet ve baskının büyük bir kısmı, iktidardakilerin hakikat ve adalet üzerindeki tekelinden kaynaklıdır. Bu da anlamlı bir direniş ve değişimi -yani egemen sisteme ciddi anlamda meydan okuyacak siyasi eylemleri- neredeyse imkânsız kılıyor.
Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetimi geçtiğimiz günlerde, kontrollerindeki kamplarda bulunan binlerce IŞİD üyesini yargılayacağını açıkladı. Aradan yıllar geçmesine rağmen kamplardaki binlerce IŞİD’li ve aileleri için ortada hâlâ sağlam bir uluslararası çözüm olmadığını hatırlatıyor bu açıklama. IŞİD ve benzeri gruplar soykırım, köleleştirme, katliam, işkence, zorunlu göç ve geri dönüşü olmayan her türlü kayıptan sorumludur. Kamplarda cinayet, tecavüz, çocuk istismarı ve katliamlar için planlama ve örgütlemeye kadar birçok şey, IŞİD’lilerin sorumlu olduğu suç başlıkları. Dünya sisteminin yarattığı tüm sorunlar bu kamplara süzülmüş gibi.
Elbette, önünde sonunda yerel ve uluslararası yargılamalara yönelik yasal çalışmalar gerçekleşecektir. Ne de olsa uluslararası hukuka göre herkesin adil yargılanma hakkı vardır, kim olursa olsun. Dolayısıyla IŞİD üyelerinin ve ailelerinin uzun süre kamplarda tutulması da insan hakları ihlallerine denk gelir. Bu bağlamda; birçok konuda adil ve alternatif bir sistem kurma iddiasına sahip çıkmış olan Rojava da devrimci bir sınavla karşı karşıya. Durum tam anlamıyla bir kurgu gibi: Uluslararası sistemde resmî statü sahibi olmayan, devletsiz bir halk öncülüğünde gelişmiş bir yönetim, devlet sisteminin Frankenstein canavarını yargılayacak.
“Yazıklar olsun sana, ey uygarlık!” diye defalarca haykırmıştı ismi belli olmayan Suriyeli bir adam. Videodaki adam tarifsiz bir suça tanıklık ederken, gördüklerinin şaşkınlığından kendinden geçiyordu. O adam Haziran 2011’de, Suriye’nin Türkiye sınırı yakınlarındaki Cisr el-Şuğur’da, yüzlerce çürümüş insan vücudu parçasının toplu mezarlardan çıkarılmasına şahit olmuştu. Ona göre, suçlu gün gibi ortadaydı: Uygarlık.
Ama bu bağlamdaki asıl sorun sadece güvenlik ya da uluslararası hukukta mevcut olan insan hakları standartları değil. IŞİD’in yargılanması hakikatin ve dünyanın geleceği açısından da anlam taşıyor. İşte bu nedenle bu mesele tarihsel bir perspektifle ele alınmalıdır. Rojava’da ağır koşullarda halkı korumak için mücadele edenler çözüm bulabilmek için uğraşırken; bu tarihsel ana layık olabilmek için tüm insanlığı kapsayan derin, eleştirel, toplumsal tartışmalar yürütmek yaşamsaldır. Savaşları yaratan egemen sistemin ta kendisi gibi IŞİD de sadece bölgenin sorunu değil, insanlığın belasıdır.

O halde halk mahkemelerinin yapabileceklerinin ötesini düşünüp sormak gerek: Dünya tarihinde bu an neyi gerektirir? Acil çözüm ihtiyaçları bir kenara; IŞİD ile ilgili herhangi bir adalet arayışının temel amacı, nihai hedefi ne olmalıdır?
Sonuçta IŞİD, yerelde mantar gibi türemiş bir “yozlaşmış adamlar ordusu” değil. Dolayısıyla özgürlükçü güçlerin yürüteceği yargı inisiyatifleri nasıl bir tarih, felsefe, ahlak ve adalet anlayışı izlemeli? Ve devlet sisteminin gölgesinde, bu süreçlerin sınırlarını kim, nasıl belirler?
Gerçek anlamda radikal ve tarihsel bir dava, farklı ülkelerin IŞİD ve benzeri grupları nasıl etkinleştirdiklerini, silahlandırdıklarını ve akladıklarını tüm yönleriyle ortaya koymalıdır. IŞİD’i yaratan uluslararası sistem yargılanmadan IŞİD nasıl yargılanabilir?
İşte bu zor sorular; kısa vadeli amaçlar, dar milliyetçi zihniyet kalıpları veya siyasi çıkarlar için geçiştirilmemelidir. Bu sorular insanlığın yönünü belirleyecek ağırlıkta sorulardır çünkü. Bu soruların cevapları ise insanın tarihsel olaylar karşısındaki ahlaki-politik tutumunu ortaya koyacaktır. Aksi halde bölgede barışın, hatta farklı bir dünyanın mümkün olabilmesi için bin yılda bir ortaya çıkan fırsatlar ortadan kaybolabilir.
“Yazıklar olsun sana, ey uygarlık!” diye defalarca haykırmıştı ismi belli olmayan Suriyeli bir adam. Videodaki adam tarifsiz bir suça tanıklık ederken, gördüklerinin şaşkınlığından kendinden geçiyordu. O adam Haziran 2011’de, Suriye’nin Türkiye sınırı yakınlarındaki Cisr el-Şuğur’da, yüzlerce çürümüş insan vücudu parçasının toplu mezarlardan çıkarılmasına şahit olmuştu. Ona göre, suçlu gün gibi ortadaydı: Uygarlık.
Bu korkunç olay 12 yıl önce, Suriye’deki ayaklanmanın ilk aylarında meydana gelmişti. O süreç bugüne kadar genellikle Suriye’deki silahlı muhalefetin ve mülteci krizinin başlangıcı olarak tarif edildi. O dönemde uluslararası basın, barışçıl protestoculara ateş açmayı reddeden Suriye devlet ordusuna bağlı güvenlik güçlerinin katliam yaptığına dair iddialar yayıyordu. Sonrasında durumun tam tersi olduğu ortaya çıkmıştı. Aslında yüzlerce cihatçı çete büyük bir katliam gerçekleştirmişti. Güvenlik güçleri üyelerini katledip kafalarını kesmiş, bedenlerini parçalayıp toplu mezarlara atmışlardı. Ardından akrabaları olan mültecilerin arasına saklanarak Türkiye’ye kaçmışlardı. Doğrular ortaya çıkmasına rağmen bugüne kadar bu yalan hikâye de düzeltilmedi.
Cisr eş-Şuğur sadece bir katliam değildi. Aynı zamanda bir mülteci krizi yaratmak ve bununla birlikte dış müdahaleye zemin hazırlamak için önceden planlanmış bir sınır ötesi operasyondu. Libya’da olduğu gibi dış güçlerin yardımıyla profesyonel bir şekilde koordine edilmişti. Bu olay, bölgede yıllar sonra yaygınlaşıp normalleşecek olan olayların prototipiydi.
IŞİD’i Cisr el-Şuğur katliamı gibi olaylardan ayrı ele almak mümkün değildir. Cisr eş-Şuğur örneğinde, bildiklerimizin tamamen ters yüz olabileceğini ve bu ters yüzün 12 yıl geçmesine rağmen hâlâ düzeltilmediğini görmek mümkün. Bu da geçmiş, günümüz ve gelecekteki olayları okumamız açısından önemli sonuçlar doğurmaktadır. Bu varoluşsal bir dünya görüşü krizi ve anlam referanslarının çöküşüdür. Aynı zamanda Soğuk Savaş’tan Afganistan ve Irak’taki savaşlara uzanan, bölgede daima yeni vekalet ve özel savaş konseptleri üreten uygarlığın gerçek yüzüne açılan bir penceredir.
On yıllardır, Soğuk Savaş’tan bu yana cihatçı gruplar ve liderleri olan NATO devlet istihbaratları, farklı ülkeleri istikrarsızlaştırmak üzerine birlikte hareket etmektedir.
ABD, Britanya, Fransa, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan gibi ülkelerin Beşar El-Esad’ı devirmek için El Kaide bağlantılı grupları zamanında eğittiği ve bu gruplara silah, para ve lojistik sağladıkları konusunda pek çok kanıt var. IŞİD’in dış güçler tarafından canlı tutulmasının sebebi belli aktörleri hedef almak, zorlamak, kontrol altına alabilmek istemeleridir.
IŞİD’e ve genelde sahadaki dinamiklere ilişkin bilgi üretiminin büyük kısmı, devletler ve militarist-emperyalist çıkarlarla iç içe geçmiş Batı yanlısı kurumlar tarafından yönlendiriliyor. Bu alan, özellikle Avro-Amerikan devlet ve güvenlik sistemlerinin temsilcileri ve yanlılarının yanı sıra Batı hegemonyasının yumuşak kolları olan NGO’lar, think tanklar, medya, insani yardım kuruluşları, akademi kurumları vb. tarafından tekelleştirilmiştir. Silah ticareti ve farklı sektörlerin de kilit rolü var. Örneğin geçen yıl, Fransız çimento şirketi Lafarge, IŞİD ve El Nusra’ya maddi destek sağlamak için komplo kurmaktan suçlu bulundu.
Daha öncesinde Arap Baharı olarak adlandırılan sürecin resmî tarihi sistematik bir şekilde lidersiz ve pek şiddet içermeyen protesto hareketleri olarak oluşturulurken, dıştan destek alan El Kaide, Müslüman Kardeşler gibi grupların Cisr el-Şuğur katliamında (ve Mısır, Libya, Tunus gibi yerlerdeki belli olaylarda) rol oynadığı baştan beri örtbas edilmişti. Suriye’de Batı ve bölge devletlerinin silahlı desteğini meşrulaştırmak için birçok çete grubu, insanlık suçları işlemesine rağmen “ılımlı isyancılar” olarak adlandırılmıştı bu süreçte.
Çetelere katılmak üzere Suriye ve Irak’a gidenlerin birçoğunun, bunu, Avrupa devletlerinin gözetimi altında yaptığı iddia ediliyor. İstedikleri her an herkesi takip edebilen istihbaratlar bu cihatçı akışı sırasında üç maymunu oynuyordu. Geri dönüşler konusunda da devletler muhtemelen bölge ülkeleriyle siyasi ve istihbari çıkarları doğrultusunda vatandaşlarını geri almıyor; çünkü anlatacakları çok şey var! Ancak bu tür bilgiler “güvenlik” ve “terörle mücadele” adına kamuoyundan gizleniyor. Batı ülkelerinin vatandaşları, hükümetlerinin tarih boyunca ve günümüzde “terör örgütleri”yle olan ilişkileri hakkında bilgisizdir ya da yanlış bilgilendirilmiştir. Bu yüzden de kinlerini devletlerden değil, savaşlardan kurtulan mültecilerden çıkarıyorlar.
İlk yıllarda özgür basın Ürdün’de çeşitli istihbaratların, cihatçı grupların ve belli Kürt parti temsilcilerinin Orta Doğu haritasının yeniden çizilmesi ve Irak’ta IŞİD’in yayılmasını sağlamak için gizli toplantılar gerçekleştirdiğine dair haberler yaparken koalisyonun Kürt güçleriyle hareket etmeye başlamasından sonra herkes gittikçe Türkiye’nin rolüne odaklandı.
NATO güçleri, halklara katliamlar yapan grupların birçoğuna zamanında destek olmuştur. Egemen güçler bölgesel müdahalelerini devamlı kılmak için, görünüşte karşıt olan grupları birbirine karşı savaştırıyor. Aynı çatışmada farklı tarafları desteklemek standart bir Tom ve Jerry yöntemidir.
Türkiye’den bahsederken ülkenin NATO içindeki stratejik rolünü vurgulamak lazım. Türkiye bir istisna değildir; sadece terör gruplarına gizli değil de açıktan destek sunan bir NATO devletidir. Batı’nın bölgedeki sosyalizm karşıtlığına ve radikal İslamcılığa (ve Soğuk Savaş’tan beri dünyanın dört bir yanındaki aşırı sağcı paramiliterlere) verdiği desteğin belgelenmiş tarihi göz önünde bulundurulduğunda, “Bunu neden sadece Türkiye yapsın ki?” diye sormak daha mantıklı.
Türkiye’ye odaklanmak, egemen güçlerin rejim değişikliği ve hegemonya sağlamak için uyguladığı yöntemlerini göz ardı etmektir. Bu sonuç olarak Batı egemenli, liberal bir dünya görüşüne bulanmış, yanlış bir tarih kurgusunu meşrulaştırır. Bu konuda kendimi de eleştirmeliyim. Kürt kadın hareketi ile ilgili yazdığım kitapta dış güçler faktörünü açmaktan çekindim.

İnsanlar sadece IŞİD’le savaştığını iddia eden NATO ülkelerinin emperyalist propagandasını değil, olaylara ilişkin aynı zamanda sahadaki güçlerin söylediklerini de esas alıyor. Tarihin bu kritik anında herkes özeleştiri yapmaya açık olmalı.
IŞİD’in doğuşuyla ABD’nin bölgedeki varlığına yeni bir gerekçe oluşmuştu. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) 9 yıldır NATO öncülüğündeki IŞİD karşıtı koalisyonun bir parçasıdır. 2014’ten beri birçok kesim bunun geçici ve taktiksel bir ittifak olduğunu vurguladı. Bu vurgu binlerce insanı soykırımdan kurtaran ve fedakârlık yapan Kürdistan özgürlük hareketinin mücadelesine, onun ilke ve değerlerine duyulan saygıdan kaynaklanıyor.
Bu bir yandan Türkiye devletinin saldırılarına bir nebze engel olsa da ABD’nin derdi IŞİD’den ziyade egemenliktir. Amaçlarından bir tanesi Suriye’de yaptırımlar altında kalan milyonlarca insan pahasına uluslararası kanunları ezerek, SDG’nin onayıyla neo-kolonyal bir güç olarak Suriye topraklarından petrol çıkarıp kâr etmek ve bununla birlikte ekonomik savaş politikası yürütmek. IŞİD’le yapılan çatışma Suriye’deki vekalet savaşının devamıdır.
NATO güçleri, halklara katliamlar yapan grupların birçoğuna zamanında destek olmuştur. Egemen güçler bölgesel müdahalelerini devamlı kılmak için, görünüşte karşıt olan grupları birbirine karşı savaştırıyor. Aynı çatışmada farklı tarafları desteklemek standart bir Tom ve Jerry yöntemidir.
Gecmişte Suriye’de El Kaide’yi normalleştirmek için elinden geleni yapan think tanklar şimdi ABD-SDG ittifakını överken bölgeye yapılan dış müdahalelere karşı çıkan bölgedeki sol-demokrat çevreler Kürtleri CIA’in denetimi altında olarak görüyor. On yıllardır ABD’nin yaptığı vicdansız savaş suçlarını kınayanlar, bu durumları acı bir hafızaya dayanarak yorumluyor. Kürt kadın savaşçıların ABD ordusunun özel savaş broşürlerinde yayınlanması gibi şeyler demokratik stratejik ittifaklara, halklar eksenli toplumsal çözümlere engel oluyor.
SDG’nin 21. yüzyılda Orta Doğu’da zulüm ve şiddet estiren, Irak ve Afganistan gibi yerlerde binlerce masum insanın işkence ve ölümüne sebep olan ve sınırın öbür tarafında Kurdistan özgürlük mücadelesini kriminalize eden “terörle mücadele” dilini kullanması Kürtlerin statüsünü meşrulaştırmaz; tersine demokratik, toplumsal çözüm ve devrimci adalet girişimlerini engeller.
Devrimcilere karşı komplo kuran, devletlerin suçlarını örtbas eden, para ve petrol için Orta Doğu’yu sömürgeleştirmeye devam eden güçlerin etkisi bu kadarken IŞİD yargısının temelleri nasıl belirlenecek? Sadece bireyler mi yargılanacak? Peki ya IŞİD’i yaratan sistem? IŞİD’i var eden güçler konusunda SDG’deki bilgiler nedir?
Bu koşullarda, anlamlı, meşru bir tarihsel adalet siyasi, sosyal, kültürel ve felsefi olarak nasıl sağlanabilir?
Özgürlükçü paradigmaların, demokratik güçlerin cidden çok somut bir şekilde müdahale edebileceği tarihsel bir andayız. Abdullah Öcalan, savunmalarında ulus-devlet sisteminin liberal adalet anlayışını eleştirir. Yirmi yılını Suriye’de ve Lübnan’da Suriye’nin kontrolündeki topraklarda geçirdikten sonra NATO güçleri tarafından komploya uğrayan, İmralı adasında tecrit altında işkence gören Öcalan, tarihin bu anı hakkında ne düşünüyor acaba?
Kürdistan özgürlük hareketinin tanımıyla IŞİD; kapitalist modernitenin, beş bin yıllık ataerkil egemen uygarlığın bir göstergesiyse, o zaman devrimci prensiplere layık olan bir yargılama süreci, hakikati tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarabilmelidir. Sadece resmî yasalar değil, hakikat esas alınmalı. Kadınlar IŞİD şahsında erkek egemen sistemin tümünü yargılayabilmeli!
Eğer mahkemeler -kim tarafından yürütülürse yürütülsün- ortaya çıkardıklarından daha fazlasını karanlıkta bırakırlarsa, daha fazla adaletsizlik katmanı üreteceklerdir. Bu da mağdurların acılarına layık olamamak demektir. Çoğu devlet sırrında olduğu gibi birçok olayın ayrıntılarını bilemeyebiliriz. Önemli olan, yine de doğru soruları sormakta ısrarcı olmak ve aynayı kendimize de tutmaktır.
Bunu işgal ve savaş kıskacında yapmak elbette zor. Her şeyi Özerk Yönetim’den beklemek yanlış olur. Bu hususlar sadece Özerk Yönetim’i değil, tüm insanlığı ilgilendirir.
Bu açıdan, bu süreci dışarıdan izleyenlere düşen görevlerden bir tanesi de bu mekânı, egemen güçlerin insafına bırakmamaktır. Hatta asıl teröristleri açığa çıkararak, egemen sistemin “terörle mücadele” diline karşı aktif bir şekilde direnmektir.
NATO ülkelerinin fonlarıyla üretilmemiş, devletlerin hakimiyetinde olmayan eleştirel araştırmalara ihtiyaç vardır. Devletlerin belirli devlet dışı aktörlerle olan ilişkileri; dahası, askerî-endüstriyel kompleks ile medya ve akademi arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmak için çok daha fazla kafa yorulması gerekir.
Kimlerin yaşadığı acılar görünür kılınacak, kimlerin acıları politik sebeplerden kaynaklı silinecek? Sadece belli kesimlerin meşru kıldığı kurbanlar değil, prensipte IŞİD fenomeni ülkelerine karşı yürütülen savaşın bir parçası olduğu için, savaş ve yaptırımlarla karşı karşıya kalan ve tecrübeleri önemsiz kılınmış Suriyeliler de yargı çerçevesinin çizilmesinde söz sahibi olmalı. Nihayetinde, yargılar bu savaşın sonu için bir zemin olabilmeli.
Adalet, insan hakları, demokrasi ve özgürlük mekanizmalarını ve söylemlerini tekellerinde tutan elitler her gün dostlarımızı katlediyor, ülkeleri yıkıyor, toplumları bölüyor, toprakları sömürgeleştiriyor ve bölgemizi yaşanmaz hale getiriyor. Radikal değişim umudu bu şekilde yok ediliyor. En affedilmez suç da budur işte: bölgeleri toplu mezar olarak var olmaya mahkûm etmek.
Kadın ve çocukların tecavüzcülerin ellerinde esir kaldığı, yaptırımlar nedeniyle milyonlarca insanın sefalet içinde yaşadığı ve on binlercesinin güvenli bir yere ulaşma yolunda hayatını kaybettiği bu tarihsel süreci, yukarıda bahsi geçen “Yazıklar olsun sana, uygarlık!” ruhuyla ele almak gerekir. Kısa vadeli hedefler uğruna bu soruları topluca atlamak, geçmiş ve gelecekteki savaşların tüm kurbanlarına büyük haksızlık olur.
Eğer mahkemeler -kim tarafından yürütülürse yürütülsün- ortaya çıkardıklarından daha fazlasını karanlıkta bırakırlarsa, daha fazla adaletsizlik katmanı üreteceklerdir. Bu da mağdurların acılarına layık olamamak demektir. Çoğu devlet sırrında olduğu gibi birçok olayın ayrıntılarını bilemeyebiliriz. Önemli olan, yine de doğru soruları sormakta ısrarcı olmak ve aynayı kendimize de tutmaktır.
Bu açıdan bölge ve ötesindeki halklar için barışa adanmış ahlaki bir adalet anlayışı, tüm bu sistemi yargılamalıdır. Hakikat olmayınca, adalet olmaz ve siyah hareketlerin çoğu zaman dile getirdiği gibi: Adalet olmayınca da barış olmaz.
Yayın Tarihi: 10/08/2023