PolitikART
Toplum-Politika

İşbirlikçilik ve ihanete karşı pratik mücadele - I

PolitikART Özel
Leyla Zeynep Kuran
İnsani varoluşun özü toplumsallığı olduğuna göre, toplumsallıktan uzaklaşmayı ve savruluşu ifade eden her türden anti-toplumcu tutumu, insani varoluşa yöneltilmiş bir ihanet saldırısı kapsamında değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Sömürgeciliği ve emperyalizmi tanımlayan iktidarcı, cinsiyetçi, sınıfçı, dinci ve devletçi bütün uygarlıkçı kapitalist uygulamalar bu ihanet saldırısı kapsamına girmektedir.

 

Yahuda’nın Öpücüğü, Giotto di Bondone, 1304-1306 (Fresk, Yahuda’nın dostça görünen bir öpücükle İsa’yı silahlı bir gruba ifşa etmesini konu edinir. İsa’nın çilesi bu ihanetle başlar.)

 

I. Bölüm: İhanet ve işbirlikçiliğin ideolojik kodları

 

“Varlığın yokluk karşısındaki var olma, özgürce oluşma mücadelesi, yaşamın her alanını içine alan muazzam bir muhasebe olayıdır ve her muhasebe gibi ölüm-kalım ilişkisini, sonucunu içerisinde barındırır. Eğer böyle bir durum karşısında tepeden tırnağa dikkat ve duyarlılık, tepeden tırnağa siyaset ve zekâ, ciddiyet ve sorumluluk, eylem kesilmiyorsanız, bu her şeyi tükettiğinizi gösterir. Böyle bir insan canlı değil, mezara gömülmeyi bekleyen ölü bir insandır. Hatta ona insan demek de yanlıştır.”

Abdullah Öcalan

 

İşbirlikçiliği ve ihaneti tanımlayan vurguların farklılığı ve bildirdikleri olay-içerik örgüsü ne olursa olsun, sonuçta gelip aynı kök duruma, varlığın kendi özüne, kendilik bilincine ters düşmesi durumuna işaret ederler. Varlığın özünden uzaklaşması ve başkalaşıma uğraması, her durumda kendine ihaneti tanımlar. Her kendine ihanet de içerisinde bir başkası lehine gerçekleşen işbirlikçiliği taşır. Dolayısıyla her ihanet aynı zamanda bir işbirlikçiliktir; işbirlikçilik ve ihanet iç içedir.

İnsani varoluşun özü toplumsallığı olduğuna göre, toplumsallıktan uzaklaşmayı ve savruluşu ifade eden her türden anti-toplumcu tutumu, insani varoluşa yöneltilmiş bir ihanet saldırısı kapsamında değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Sömürgeciliği ve emperyalizmi tanımlayan iktidarcı, cinsiyetçi, sınıfçı, dinci ve devletçi bütün uygarlıkçı kapitalist uygulamalar bu ihanet saldırısı kapsamına girmektedir. Çünkü tüm bu unsurlar toplumsal varoluşu hedeflemekte, insan varlığının ahlaki ve politik doğasını tahrip etmeyi amaçlamakta, ihanetle hakikatini yitiren insan kişisini etik ve estetik değerlerinden soyundurarak bir “Mankurt”a, toplumu içten kemiren bir “kurmê darê”ye (ağacın kurduna) dönüştürmektedir.

İktidarın kendisi toplumsal yaşamdan bir sapma olduğu kadar, toplumsal doğa ve değerlere ihanetin bir sonucu olarak açığa çıkmıştır. İktidarlaşmanın kendisi, bir topluma ihanet gerçekleşmesidir.

Kürt ve Kurdistan gerçekliği söz konusu olduğunda, Enkidu’dan Harpagos’a, Yezdanşêr’den Rêber’e, Şêx Saîd’i tuzağa düşüren Binbaşı Kasım’dan, Şener ve Şemo’ya; Hamidiye Alayları’ndan Stêrka Sor’a ve oradan KDP ile özdeşleşen son Barzanî hanedan kalıntısına uzanan, adları ihanetle özdeşleşmiş bir isimler silsilesiyle karşılaşırız. Kimileri bu gerçeği, salt Kürtlere mahsusmuş gibi “Kürt diyalektiği” ya da “Kürt kanunu” tarzında adlandırmayı marifet bilseler de biliyoruz ki, parçalanmaya uğramış ve sömürge uygulamalarına maruz kalmış uluslar başta olmak üzere, iktidarın yaşam bulduğu her yerde birbirlerini alt etmenin yöntemi olarak ihanet de varlık bulmuştur. Zira iktidarın kendisi toplumsal yaşamdan bir sapma olduğu kadar, toplumsal doğa ve değerlere ihanetin bir sonucu olarak açığa çıkmıştır. İktidarlaşmanın kendisi, bir topluma ihanet gerçekleşmesidir.

İktidar tekniği ve geleneğinin icadıyla birlikte bireyi kendi toplumuna yabancılaştırıp karşılaştırma, iktidar ve devlet aygıtlarının azılı bir Mankurt'u haline getirerek kullanma arzusu, uygarlıkçı güçlerin her daim peşinden koştukları işlerinden biri olmuştur. Bununla toplumsal varoluşun kesintilere uğratılarak parçalanması, doğal mecrasından saptırılarak akış gücünden düşürülmesi ve dağılarak bütüncül enerjisini yitirip teslim alınmasının hedeflendiği açıktır. Kapitalist modernitenin, ulus-devlet pratikleşmesi vasıtasıyla sahnelendiği emperyalizm ve sömürgecilik uygulamaları hep bu odaklanma üzerinden yürütülmüş, iktidar ve ihanet, iktidar ve işbirlikçilik uygarlıkçı hayatın tarihsel ve güncel bir parçası haline getirilmiştir. Darwin’e atfen geliştirilen “Doğal seçilim yasası” ve her şeye indirgenen “Güçlü olan yaşar” felsefesi, özü itibariyle bu birbirini üreten, iktidar-ihanet döngüsünün bilimselleştirilip meşrulaştırılmasını ve akılcılaştırılıp topluma yedirilerek süreklilik kazanmasını sağlamaya dönüktür.

Adını koymak gerekirse, bireyi ve yerel elitleri kontrol altına alıp hainleştirerek halkın kontrolünü ele geçirme maksadını içeren ve özel savaş stratejisinde “barışçıl işgal” olarak adlandırılan yöntem, bugün başta Kurdistan olmak üzere Türkiye coğrafyasında bir sömürge devlet politikası olarak etkin bir şekilde devrede tutulmaktadır.

Bu nedenle tarihsel akış, insanlık açısından denebilir ki, iktidarcı uygarlık güçlerinin dayattığı iktidar-ihanet ve demokratik toplum güçlerinin varoluşsal olarak karşısına koydukları demokrasi-direniş karşılaşmalarıyla daima devinmiş ve günümüze kendisini en keskinleşmiş haliyle taşımıştır. Güncel planda topluma karşı yürütülen özel savaş konseptleriyle işbirlikçilik ve ihanet hayatın her safhasında dayatılarak derinleştirilmekte, adeta “ihanet her yerde” havası ve yılgınlığı yaşatılarak bireysel ve ailesel kurtuluşun en güçlü seçeneği haline getirilmek istenmektedir. Adını koymak gerekirse, bireyi ve yerel elitleri kontrol altına alıp hainleştirerek halkın kontrolünü ele geçirme maksadını içeren ve özel savaş stratejisinde “barışçıl işgal” olarak adlandırılan yöntem, bugün başta Kurdistan olmak üzere Türkiye coğrafyasında bir sömürge devlet politikası olarak etkin bir şekilde devrede tutulmaktadır.

Demokrasi-direniş güçlerine karşı başarılı olmanın yolunu, toplumla çıkara ve ihtiyaçlara dayalı ilişki kurma; iş, para ve sosyal yardım türünden katkılarla kendi safına çekme ve böylelikle kendi karşı “sivil eylem” faaliyetlerinin bir parçası haline getirmeyi hedefleyen bu politika, özünde bir kontrgerilla doktrinidir. “Av-avcı” ilişkiselliği içerisinde toplumu devşirilen hainler aracılığıyla işbirlikçileştirmeyi amaçlayan ve “Kalpleri kazanıp zihinleri zapt etme” sloganıyla yürütülen bu doktrinin ana hedef kitlesini, öncelikle yerel elitler, sonra da uzun mücadele sürecinde yorgun ve yılgın düşmüş, psikolojik savaş karşısında moral motivasyonunu ve umudunu yitirerek, inançsızlaşmış kesimler ve çeşitli sebeplerle hayal kırıklığı yaşayan burjuva anlayışlar oluşturmaktadır.

İşbirliğine ve ihanete açık hale gelen bu kesimlerin devşirilmesi, “barışçıl işgal” politikasının bir ayağını meydana getirirken, diğer hedef kitle demokrasi direniş güçleri ve bu güçlerin aile yaşam alanlarıdır. Kalpleri kazanılamayan ve zihinleri fethedilemeyen bu kesim, özel savaş rejimi açısından kısa, orta ve uzun vadede sosyal, siyasal, ekonomik, hukuki ve polisiye yöntemler açısından sürekli baskı altında tutularak yıpratılıp yıldırılması, zayıf düşürülerek teslim alınması gereken bir kesimdir. Yurtsever ilişki ve yaşam tarzının hâkim olduğu mekanlarda, bir taraftan işsizleştirme, ortaklaşma ve dayanışmayı geliştiren örgütleri tasfiye etme, rutin gözaltılarla korku, taciz ve insanları yoksulluğa mahkum etme dayatılırken, öbür taraftan yoksulluktan kurtulma arayışındaki gençliğin önüne mafyalaşma, hırsızlık, uyuşturucu ve fuhuş çeteleri oluşturma seçeneği konur. Böylece bir toplumun dinamik beyni ve geleceği olan gençlik, hem yozlaşma içine çekilerek yurtsever topluluğun kültürel yozlaşmasının ve geleceksiz kalmasının önü açılır hem de sistemin “kurbanları” hanesine entegre edilen bu potansiyelle yeni bir oyun alanı kurulur.

O dönem Özel Harp Dairesi başkanı olan kişi, daha sonra yazdığı anı kitaplarında bu süreçte yapılanları itiraf ederken, bununla güneybatıyı Kürtsüzleştirerek hem bir demografik sınır oluşturma ve hem de Avrupa’ya entegresyonlarını sağlayarak zaman içinde ulusal mücadeleye yabancılaşmalarını gerçekleştirmek istediklerini açıktan belirtiyordu. Günümüzde bu klasik yöntemin yeniden güncellendiğini ve bu sefer Kurdistan’ın bütününü, özellikle de genç kuşağı kapsamına aldığına tanık oluyoruz.

Yeni oyun alanı, aslında bilinen eski oyunların güncele uygulamasından başka bir şey değildir ve “kurban”ların çoklu yöntemlerle güncele uygun halde yeniden biçimlendirilmesini tasarlar. Son zamanlarda sanal medya vasıtasıyla sahnelenen fenomenler ve kimi fenomenlerin kestirmeden zenginleşmesi olayı da bunun en güncel biçimidir. Ekonomik alanda yaşadığı döviz açığını ve sıcak para ihtiyacını kara para ağıyla ve bu ağı ülkeye taşıyarak karşılama yoluna giden iktidar aygıtı, bu ağdan akıttığı paraları onlarca şirket kurdurdukları fenomenler vasıtasıyla aklamakta, uluslararası denetim mekanizmalarına takıldığında da “organize suç örgütleriyle mücadele" adı altında fazla görünür hale gelenleri içeriye alıp paylarına düşen maddi değerlere çökülmekte ve böylece bilinen halk deyimiyle bir taşla birden çok kuş vurulmaktadır. Fenomen olarak parlatılan ışıltılı bireylerden geriye, günlerini ağlamak ve sızlanmakla, iktidar yanlısı ritüelleriyle geçiren zavallı bir kişi artığı kalmaktadır ki, bunlardan Dilan isimli olanının öne çıkarılması bir tesadüf değildir. Özel savaş rejimi simgeler-semboller üzerinden mesajlar verme alışkanlığını sürdürmektedir. Bir Kürt bireyinin yaşadığı ailesel trajediyi bir mizansene dönüştürmek ve onunla düşürülmüşlüğü resmedip her gün yeni bir oyunun nesnesi haline getirmek, bir şeylere işaret etmek ve altını çizerek vurgulu hale getirmek değilse nedir?

Mesih’e İhanet, Guercino, 1621

(Tablo, Yahuda’nın ihanetinden sonra İsa’nın ipe çekilmesinden önceki anı resmeder.)

 

Hatırlanacaktır, 12 Eylül 1980 faşist darbesiyle birlikte yurtsever mücadelenin geliştiği alanlara ilişkin yürürlüğe konan politikalardan biri de özellikle Alevi Kürt yurtsever kesimin rahatsız edilip korkutulması ve kaçırtılması, yasal ve yasadışı yöntemlerle Avrupa'ya göç etmelerinin sağlanmasına yönelikti. O dönem Özel Harp Dairesi başkanı olan kişi, daha sonra yazdığı anı kitaplarında bu süreçte yapılanları itiraf ederken, bununla güneybatıyı Kürtsüzleştirerek hem bir demografik sınır oluşturma ve hem de Avrupa’ya entegresyonlarını sağlayarak zaman içinde ulusal mücadeleye yabancılaşmalarını gerçekleştirmek istediklerini açıktan belirtiyordu. Günümüzde bu klasik yöntemin yeniden güncellendiğini ve bu sefer Kurdistan’ın bütününü, özellikle de genç kuşağı kapsamına aldığına tanık oluyoruz. Bizzat aileleri, çocuklarını oluşturulmuş mafyatik düzene, uyuşturucu ağına ve benzerlerine karşı korumak, çocuklarının iyi koşullarda öğretim görüp iş sahibi olmalarını sağlamak adına, insan kaçakçılığı yapan organizasyonlara yüzlerce dolar-euro ödeyerek yurtdışına çıkarmaya ikna ediyorlar. Oldukça “masumane” görünen ve bireysel kurtuluşa odaklanan yaklaşımların çözümü olarak sergilenen bu tutum, yurt ve insan, demokrasi ve direniş çizgisinde ciddi bir ahlaki ve politik sorgulamayı, muhasebeyi gerektirmektedir. Çünkü bu organizasyonlar özel savaş rejimiyle ilişkili ve rejimin sahayı dinamik demokrasi-direniş güçlerinden temizleme, kuşaktan kuşağa taşınan kültürel-örgütlü sürekliliği kesintiye uğratma ve böylece oluşan boşluğu kendisiyle/işbirlikçileriyle doldurarak, “barışçıl işgal”i tamamlama, toplumsal çölleşme yaratma stratejisinin pratiğe geçirilmesi görevini görmektedirler.

Ahlaki ve politik toplum, yurtsever topluluklar açısından mevcut durum, verili haliyle sürdürüldüğü taktirde kaçınılmaz bir biçimde kendisini bir “kayıp kuşak” ve “yitirilmiş gelecek” gerçeğiyle karşı karşıya bulacağıdır. Çünkü genç ve bilinçli dinamik kesimin yitirilmesi, toplumun savunmasız bırakılması anlamına gelmektedir. Bu haliyle yurtsever duyarlılığın, içerisinde bulunduğu atalet halini, şikâyet ve serzeniş dilini bir tarafa bırakıp kendine ait işleri ve sorunları yine kendi olanak ve kabiliyetiyle yerinde çözme ve yönetme dirayetini göstermesi olması gerekendir. Yılların politik deneyim ve tecrübelerine dayalı birikim, ihanet ve işbirlikçiliğe karşı toplumunu ve kendisini savunmak isteyenlere fazlasıyla imkân sunmaktadır.

Yayın Tarihi: 07/09/2024