Çalışma, her ne kadar bir tarih ve din sosyolojisi çalışması olsa da analiz ve yorumların siyaset bilimi esaslarına göre yapıldığını ifade etmek isterim. Bu yöntemin isabetli bir tercih olduğunu, çalışmayı akademik bakışın tarafsızlık, edilgenlik pozisyonundan çıkarıp siyasal bir perspektife yerleştirdiğini ve son derece öğretici bir çalışma haline getirdiğini düşünüyorum.
M. Fatih Çiçek’in “Sömürgeciliğin Kutsal Şemsiyesi: Din” adlı çalışmasını yakın zamanda okuma fırsatım oldu. Hem seçtiği konu hem de onun üzerinden vermek istediği mesaj itibariyle değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Öncelikle Türkiye alanında sömürgecilik araştırmaları yok denecek kadar az. Özellikle akademik alanda devletin resmî söylemine abone olmayan araştırmaların önünün kapalı olması, resmî ideolojinin oluşturduğu epistomolojik ve semantik örtü gibi nedenlerle kötürümleştirilen entelektüel ortamda hareket etmek zorunda bırakmak, kaynakların daralttığı alanlarda iğdiş edilmiş fikirler üretmeye mecbur etme en yaygın yöntemler olarak karşımıza çıkmaktadır.
M. Fatih Çiçek’in bu engelleri aşmak için Hermes’in sınavındaki zorlu engellerle boğuşarak ilerlemesi ve bu dolambaçlı engelleri aşmak için tezini İlahiyat Fakültesi’nde hazırlamaya kadar, Leviathan’a karşı mücadelesine sebatla yoğunlaştığı görülüyor. Bu işin böyle de yapabileceğini, uygun yerde konumlanarak ve kritik noktalardan vurarak Leviathan’ın rahatının bozulabileceğini, örtüsünün kaldırılabileceğini de göstermiş oldu.
Orta Asya’dan geliş sürecinde “boş topraklar” imgesinin meşruiyet algısı olarak öne çıkarıldığına tanık oluruz. Sanki geldikleri yolda Kürtler, Ermeniler ve diğer halklar yaşamıyormuş gibi, at üstünde güle-oynaya Malazgirt’e kadar gelmişler. Aynı durum Yahudilikte “vaat edilmiş topraklar” söylemiyle karşımıza çıkar. Kim size vaat etmiş? Elbette Tanrı Yehova ve onun seçkin kıldığı Yahudilik.
Fanoncu söylemi akademik dile katık etmesi nedeniyle daha aktif, eleştirel ve sorgulayıcı bir okuma olanağı sağlıyor. Semavi dinler içerisinde en hümanist olduğu iddia edilen Hıristiyanlığı korkunç sömürgeci pratikleriyle gözler önüne seriyor. Mevcut Hıristiyanlığın Roma imparatorluğunun kolonyal perspektifiyle şekillenmiş bir din olduğunu unutmayalım. Hıristiyanlık esasen Aziz Pavlus’un, Kral Konstantin’in ve konsillerde yer alan yazarların ellerinde şekillenmiş bir dindir. Aynı şekilde yığınla İncil örnekleri arasında bugün resmi olarak kabul edilen 4 İncil’in Roma imparatorluğunun cevaz verdiği İnciller olduğunu da hatırlayalım. Bu İncillerden Luka, Roma İmparatorluğu görevlilerinden olan Teofilos için yazılmıştır. Neden bu dört İncil seçilir? Çünkü sömürgeciliğe, işgal ve kırımlara cevaz verirler. Örneğin Sezar’ın hakkı ile Allah’ın hakkının ayrı ayrı tanınması gerektiği Matta, Markos ve Luka İncillerinde açıkça yer alır. Nedir “Sezar’ın hakkı? İşgal, soykırım ve sömürgecilik hakkıdır.

Çalışmanın en verimli bulduğum yanlarından biri de sömürgeciliğin epistemolojisi ve semantik örtüsünün kaldırılarak, tedavüle sokulan terim ve tanımları ifşa edilmesidir. Resmi söylemin ürettiği bütün tarih ve coğrafya kitaplarında “Colomb’un Amerika’yı keşfi”, Macellan ve arkadaşlarının “dünyanın keşfi”ne çıktıkları biçiminde anlatılan epistomolojik örüntüsünün zihinleri kolonize etme amaçlı olduğunu ortaya koyar. Orada “keşif” imgesi burada “boş topraklar” imgesi olarak kaşımıza çıkar. Orta Asya’dan geliş sürecinde “boş topraklar” imgesinin meşruiyet algısı olarak öne çıkarıldığına tanık oluruz. Sanki geldikleri yolda Kürtler, Ermeniler ve diğer halklar yaşamıyormuş gibi, at üstünde güle-oynaya Malazgirt’e kadar gelmişler. Aynı durum Yahudilikte “vaat edilmiş topraklar” söylemiyle karşımıza çıkar. Kim size vaat etmiş? Elbette Tanrı Yehova ve onun seçkin kıldığı Yahudilik.
“Keşif”, “fetih”, boş topraklar” ya da “vaat edilmiş topraklar” nosyonlarının sömürgeci ya da yerleşimci ideolojilerde kullanıldığı ve işgal ettikleri yerlerde ilk icraatlarının kendi dillerinde adlar vermek olduğunu, bunun da Guattari’nin ifade ettiği bir tür “soylulaştırma” yoluyla kendinin kılma anlamına geldiğini biliyoruz. Orada yaşayanları da ya insan saymazlar ya da insanlaşmaları sömürgecinin diline ve dinine dahil olmak ile mümkün bir durum olarak dayatırlar.
Yazar bu hususları kitapta “Kayıp hazine”, “Define Avcıları” gibi filmlere kadar örneklerle, sömürgeciliğin sanatsal üretimlere varana dek, tüm alanları kendi zihniyetiyle konsolide edip insanları kendi alıştırdıkları çerçeve içinden bakmaya mecbur kıldığını ve Althusser’in “kültürel hegemonyası” gibi bütün alanların dominasyonu temelinde varlık bulduğunu ortaya koyar. Bu zihinsel kodlar sanat ürünlerinde, sosyalitede ve en sık da siyasal söylemde karşımıza çıkar. Örneğin Kıbrıs söz konusu olduğunda “iki devletli çözüm” için kıyamet koparırlar ama burada Kürtler en asgari kültürel hak talebinde bulunsa “maksimalist talepler” diye vaveyla koparırlar.
“…çalışmanın salt bir araştırma-inceleme değil, o temsilcinin aktardığı tarihsel ve siyasal hakikatin izini sürme çabasının ürünü olduğunu görüyoruz.”
Rojava’da DAİŞ ve artıkları Kürtlerin kafalarını kesip ölümlerine fetva çıkarırken, Kürtlerin halk olmaktan kaynaklı dil hakkı gibi en asgari talepleri gündeme geldiğinde, Türkiye’de başlatılan sürecin öncülüğünü yapan Bahçeli bile “resmi dil Arapça olmalıdır” diyerek dünyanın neresinde olursa olsun Kürde dönük yaklaşımın kolayca değişmeyeceğini ortaya koyuyor.
Çalışma, her ne kadar bir tarih ve din sosyolojisi çalışması olsa da analiz ve yorumların siyaset bilimi esaslarına göre yapıldığını ifade etmek isterim. Örneğin Edward Said’in sömürgecilik bahsinde kullandığı metotlarla analiz geliştirme, Fanoncu söylemin kılavuzluğunda yapılan tanımlamalar, yapılan mukayese ve benzetmeler (Örneğin Kültürel asimilasyonu Aristo’nun “doğal köle” tezine gönderme yaparak izahı, Dominikenleri ele alma biçimi vb.) gibi pek çok örnek verilebilir. Bu yöntemin de isabetli bir tercih olduğunu, çalışmayı akademik bakışın tarafsızlık, edilgenlik pozisyonundan çıkarıp siyasal bir perspektife yerleştirdiğini ve son derece öğretici bir çalışma haline getirdiğini düşünüyorum.
Yazarın sömürgecilik bahsinde deneyimli olması, böylesi zor bir konuyu ustaca serimleme imkanı vermiştir. Önsözde, bu çalışmayı kaleme alma kararının yalnızca akademik bir merakın ürünü olmadığını; Amerika ziyareti sırasında Yerli halkın bir temsilcisinden duyduğu sözlerin açtığı hakikat arayışının sonucu olarak ortaya çıktığını ifade ediyor. Dolayısıyla bu çalışmanın salt bir araştırma-inceleme değil, o temsilcinin aktardığı tarihsel ve siyasal hakikatin izini sürme çabasının ürünü olduğunu görüyoruz.
Fazla uzatmadan çalışmayı birlikte kaldığımız arkadaşlarla beğenerek okuduğumuzu, akademik alanda varlık gösteren ve çalışmasını toplumsal yarar sağlanabilecek hale getiren, siyasal mücadelesinin hizmetine sokmayı başaran bu türden arkadaşların varlığıyla gurur duyduğumuzu ve bu tür çalışmaların devamını dilediğimizi ifade edeyim.
Ramazan ÇEPER
Sincan 2 Nolu
Yüksek Güvenlikli Cezaevi
Yayın Tarihi: 27/12/2025