Film Siverek’te geçiyor. Şehrin neredeyse tamamı Kürt ama filmde tek bir Kürtçe kelime yok. Kazayla da olsa sokaktan Kürtçe bir kelime, Kürtçe bir nida karışmaz mı hikayeye? Karışmamış. Bu otosansürü ilk defa görmüyoruz Kürt yönetmenlerde.

Yıllar önce Rojhilatlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi’nin Gergedan Mevsimi isimli filmini izlerken müthiş bir malzemenin ziyan edildiğini düşünmüştüm. Sarhoş Atlar Zamanı ve Kaplumbağalar da Uçar filmlerinin katı gerçekçiliği beni sarsmış; Gergedan Mevsimi’ni ise gerçek bir olaya dayandığı halde çok fazla metaforik oluşu, aşırı şiirselliği, hatalı olduğunu düşündüğüm bazı oyuncu seçimleri gibi sebeplerden bir türlü benimseyememiştim. Aradan uzun yıllar geçti, dönüp tekrar izlesem aynı şeyi düşünür müyüm, bilmiyorum ama yönetmenliğini Murat Fıratoğlu’nun yaptığı Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri filmini izlerken de aynı hisse kapıldım.
Filmin ismine ve afişine bayılmıştım. 2024 yapımı olan filmi gösterime girdikten bir yıl sonra, benim gibi fanilerin de ulaşabildiği bir platforma gelince izleyebildim ancak ve ne yazık ki sağlam bir malzemeyle yola çıkıp yolda nasıl parça parça döküldüğünü üzülerek gördüm.
81. Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü, 31. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü kazandı. Yönetmen Murat Fıratoğlu’nun uzun metrajlı ilk filmi. İlk film için büyük bir başarı bu önemli ödüller. Fıratoğlu filmin sadece yönetmeni değil, aynı zamanda senaryo yazarı ve ana karakter Eyüp’ü oynayan kişidir. Jenerikten anladığım kadarıyla oyuncuların çoğu -yaşlı adamı oynayan kişi dahil- yakın akrabası ve haliyle hepsi amatör oyuncu. Tek başına oldukça zor bir işe soyunmuş.
Murat Fıratoğlu Siverek’te doğmuş, sonradan Diyarbekir’e gitmiş, oradan da İzmir’e yerleşmiş, asıl mesleği avukatlık olan bir yönetmen. Esas söylemek istediğimle yakın bağlantılı olduğu için bu detayı verdim ve esas söylemek istediğimi de en sonda söyleyeceğim.
Eyüp’ün bir gününe odaklanıyor film. Siverek’te, yazın o cehennem sıcağında domates kurutma işinde çalışan mevsimlik bir işçidir Eyüp. Tarlada, İzmirli diye hitap ederler, ama aslında İzmir’e sonradan yerleşmiştir. Borçlarından dolayı icralık olunca Siverek’e geri döner. Müzmin bir olduramayan olduğu buradan anlaşılıyor. İzmir, İstanbul gibi metropoller Kürtlerin özellikle 90’lı yıllarda mecburen göç ettikleri şehirlerdir, orada çiçeklerle karşılanmadıkları, el üstünde tutulmadıkları hepimizin malumu. Kahramanımız Eyüp geri dönüp tarlada çalışmaya başladığına göre dibin dibini görmüş olmalı. Burada da başı ustabaşı Hemme ile derttedir. Hemme on beş gündür işçilerin yevmiyelerini vermediği gibi daha fazla çalışmaları için onları zorlar. Hemme’nin de hayatı öyle güllük, gülistanlık değil hani. Tam üç gündür kendisine musallat olan bir sinek yüzünden uyumamıştır. Öyle; Nemrud’a, İo’ya musallat olan metaforik bir sinek değil ya da Yunus Emre’nin şiirinde geçen “Bir sinek bir kartalı/ Salladı vurdu yere” cinsinden bir sinek de değil. Dümdüz bir sinek. Dört bir cephede, yıllardır yaşamla mücadele eden Eyüp’ün öfkesi ve üç gündür sinek yüzünden uyuyamayan Hemme’nin öfkesi çarpışır.
Yüz yıldır sistematik bir şekilde uygulanan yok sayılmanın bizzat Kürtler tarafından sinema yoluyla sürdürülmesi çok acı. Oysa sinemayla ilgilenen Kürtlerin öncül bir Yılmaz’ı daha var. Halkın gönlünde taht kuran bir Yılmaz. Ve bu sevgi sadece çektiği filmlerle ilgili değil.
Eyüp’ün bütün öfkesine rağmen kavganın fitilini ateşleyen de Hemme olur. Gariptir; kavurucu sıcakta, güneşin altında çalışan kadın, erkek, çoluk, çocuk zor koşullara ve emek sömürüsüne ses çıkarmayıp gayet uysal çalışırken bir tek Eyüp karşı koyar. “İzmirli” oluşuyla ilgisi olabilir bunun.
Hemme’yle, Eyüp’ün kurutulmuş domateslerin üzerinde yaptıkları kavgayı diğer işçiler ayırır. Eyüp güçlükle çalıştırdığı ve yolda sürekli tekleyecek olan motosikletine atlayıp uzaklaşır. Kırmızı domateslerin arasından geçip sarı, çorak arazide ilerler. Bu görüntüye Kiyarüstemi filmlerinden fazlasıyla aşinayız. Zaten film boyunca Kiyarüstemi başta olmak üzere pek çok yönetmenin etkisini hissederiz. Hoş bir etki bana göre. Dünyanın bütün hikayeleri akrabadır nihayetinde. Bütün hikaye anlatıcıları da.
Kurutulmuş domateslerin o muhteşem görüntüsü, daracık yolun kenarındaki sararan kuru otlar, üst üste yığılmış taşlar yazın o kavurucu sıcağını iyice hissettirip öfkenin ve gerginliğin dozunu seyirciye de geçirir. Eyüp motosikletle ilerlerken izleyici onun nereye gideceğini, ne yapacağını merakla bekler. Bu hızlı ve öfkeli gidişin – ya da gidemeyişin- varacağı bir yer illa ki olmalı. Ve bu yer yenik, yılgın yüreklerimize bir damla su serpecekse ne ala.
Meğer evden silah alıp Hemme’yi öldürmekmiş niyeti, ama yolda absürd sebeplerle o kadar çok engellenir ki bir türlü ulaşamaz Hemme’ye. Yolda karşılaştığı kişilerden, Eyüp’ün kimseye hayır diyemeyen yumuşak başlı biri olduğunu da anlıyoruz. Aynı zamanda çocukluğunda çok yaramaz, şimdikinin aksine eğlenceli ve komik biri olduğunu öğreniyoruz. Bir yerde ciddi bir kırılma yaşanmıştır belli ki. Ve galiba bu yer, kırtasiyede karşılaştığı çocukluk arkadaşı Mevlide’den öğrendiğimiz kadarıyla babasının ölümüdür, çünkü “Ondan sonra okula dönmedin, döndün de, eskisi gibi değildin,” diyor Mevlide.
Eyüp her alıkonuluşunda amacından yavaş yavaş uzaklaşır. Öfke, yerini teslimiyete bırakır. En son, tarladan arkadaşı Ali’nin telefonuyla gardı iyice düşer. Ali ilk andan itibaren Eyüp ve Hemme arasında bir denge görevi görür. Eyüp’ü yumuşatmaya çalışırken “Ama anama küfretti,” der Eyüp. “Senin anan, benim anamdır,” diye karşılık verir Ali. Ortam yumuşamış, zaten ilk andan itibaren yıkıcı olmayan öfke dinmiştir.
Bu bana göre elde kalan son parçanın da düşüşü oldu. Bunca olaydan sonra öfkenin tutunacağı tek yer erkeklik olmamalıydı. Hemme’ye bilenen bıçak; onun ötesindeki kan emicilere, emek sömürücü düzene ulaşmadığı gibi Hemme’ye de ulaşmaz. Ve finalde Hemme’yle Eyüp’ü kol kola halay çekerken görürüz. Böylece, filmin başındaki alakasız bulduğumuz halay sahnesi de yerini bulmuş olur.
Eyüp gibi emeği sömürülen milyonlar var. Belki onlar da Hemme’yi öldüremedi ama kol kola halaya durmadıklarını umuyorum en azından. Zaten Eyüp’ten beklenen fiziksel bir öldürme değil, sermayenin Eyüp’e uzanan son ayağı Hemme üzerinden sermaye ile hesaplaşma. Uzlaşmama asla. Çünkü Eyüp’ün çocukluğundan beri oradan oraya savruluşu, belini bir türlü doğrultamaması bir hesaplaşmayı zorunlu kılıyor.

Yazının sonuna doğru gelmişken esas söylemek istediğimi de söyleyip bitireyim: Film Siverek’te geçiyor. Şehrin neredeyse tamamı Kürt -Aslında aynı zamanda kadim bir Ermeni şehriydi de, Ermeniler malumunuz- ama filmde tek bir Kürtçe kelime yok. Yönetmenin filmini Türkçe yapması anlaşılabilir bir durum, yalnız kazayla da olsa sokaktan Kürtçe bir kelime, Kürtçe bir nida karışmaz mı hikayeye?
Karışmamış. Bu ancak özel bir uğraşla mümkün olabilirdi sanırım. Daracık küçede karpuzuyla bırakılan geleneksel kıyafetli, iki büklüm yaşlı adam hep mi Türkçe konuşur? Çocukların hala fi tarihinde kalan al satarım oyunu oynadıkları, evlerde döşek ve yorganların üst üste dizildiği yüklüklerin olduğu; iki kişinin zor sığdığı, rafları boş bakkalların olduğu; yoksulluğun, sefaletin sokaklardan taşıp izleyiciye kadar ulaştığı bir Kürt şehrinde hiç mi Kürtçe bir sözcük yankılanmaz. Hikayesi anlatılan kişilerin yaşamı, egemenin dili uyuşuyor mu?
Oysa yönetmen de çok iyi bilir ki Eyüp’ün sıkışmışlığını, çaresizliğini ifade eden o küçelerin dili Kürtçedir -Daha geriye gidersek Ermenicedir- Ucuz iş gücü görülüp her türlü sömürüye maruz kalan çoluk, çocuk tüm aile mevsimlik işçi olan o insanların dili Kürtçedir. O yoksulluğun, geri bırakmışlığın, yok sayılmışlığın dili Kürtçedir. Sebebi Kürtçedir.
Bu otosansürü ilk defa görmüyoruz Kürt yönetmenlerde. Yılmaz Erdoğan da 80 öncesi Hakkari’yi anlattığı meşhur filmlerinde Kürtçeye hiç yer vermemişti. Kürtçe düşünen, Kürtçe yaşayan karakterlerin Türkçe konuşturulması, onların bir karikatürden öteye geçmesine izin vermiyordu. Vermez de. Böylece yaşamlarımız, kültürümüz sinemada bir güldürü öğesi olmaya devam edecekti.
Yüz yıldır sistematik bir şekilde uygulanan yok sayılmanın bizzat Kürtler tarafından sinema yoluyla sürdürülmesi çok acı. Oysa sinemayla ilgilenen Kürtlerin öncül bir Yılmaz’ı daha var. Halkın gönlünde taht kuran bir Yılmaz. Ve bu sevgi sadece çektiği filmlerle ilgili değil.
Yayın Tarihi: 30/05/2025