İnsanoğlu doğaya müdahaleyle doğanın yaratmadığı şeyleri yaratma duygusunu edinmiştir. Böylelikle “şeytan”ın gelip detaya yerleşmesinin önünü de açmıştır (!) O ki, açgözlülük ve şuursuzluk içindeki insanın “bir şey olmaz” diye kestiği beton kolonun boşluğunda acı acı güler. Sazlığa ev yapma, kekik görürsen yap diyen nenelerimiz, dedelerimiz de yok artık.

Denize doğru yollara düşen bir yoldaş olun, bu topraklarda.
Batı ve Güney sahilleri boyunca dizili antik dönem yerleşim alanlarından kalanları birazcık, ucundan merak etmediyseniz önemli bir bilgiyi ıskalamış olursunuz. Bu güzelim topraklarda bizden binlerce yıl önce yaşamışların yani akrabalarımızın geçirdiği zamanın her anında bildiği, ona göre davrandığı doğal bir durum günümüze kadar bellekte sisli, tozlu bir yer bile bırakamadı. Tarih muktedirler tarafından her defasında yeniden yazıldı, çünkü.
Ege ve Akdeniz kıyıları, Marmara denizinin içi ve dahi kıyıları, Anadolunun platoları, vadileri, ovaları, akan nehirlerin düzlediği alanlar, bozkırlar deprem nedeniyle yerleşim yerlerini terk etmiş ve başka tepelere doğru yeni yaşam alanları oluşturmuş eski medeniyetleri bağrında taşıyor. Doğulu atalarımız da binlerce yıldır beşik gibi sallanan bu topraklarda tutundu. Daha sonra doğanlar, yine akrabalarımızdı. Geçmişten kalanlara, bir öncekilerin yaşadığı yerdeki toprak katmanlarına dair bilgi ya muktedirlerin, elitlerin elinde oldu ve sadece çıkartılacak maden peşinde koştular ya da dünyayı umursamayacak kadar açgözlüydüler ve şeytanla anlaşma yapmışlardı.
Depremi 1999 yılında keşfettiydik. Yirmi beş yıl önce İzmit depremi yaşanınca Anadolu’da depremden özgür kılınmış bir kilometre karelik alan bile olmadığı gerçeği yeniden ortaya çıkmıştı. Tıpkı İstanbul’a ilk kar yağdığında kış koşullarının ağırlığını, kapanan yolları, yolda kalanları fark etmemiz gibi... Üzerinden geçen yirmi beş yılda, deprem vergisi adı altında toplanan parayla dirençli binalar yapılsaydı -ki süre yeterliydi- henüz bir yıl önce yaşanan ve bu defa Diyarbakır’ı, Maraş’ı, Hatay’ı, Gaziantep’i, Malatya’yı, Kilis’i, Adıyaman’ı, Urfa’yı, Adana’yı, Osmaniye’yi aynı gün içinde iki defa vuran büyük depremde on binlerce canın binalarla birlikte göçmesine engel olunurdu. 1999 İzmit depremi gibi 6 Şubat 2023 depremi de göz göre göre geldi, vurdu, yıktı, can aldı, sağ kalanları yaktı, gitti. Ta ki bir sonra ki gelişine kadar…
Başlangıçta doğa ile bir karşıtlık ilişkisi içinde olan insanın, doğanın kendisini yeniden üretme süreçlerini uzun ve sabırlı gözlemler sonucunda öğrenip, bu süreçlere müdahalede bulunacak yetkinliğe geldiği malum. Başlangıçta yiyebileceğinden fazla hayvan avlamamış, köklü bitkilerden ihtiyacından fazlasını toplayıp tüketmemiş olması insanın doğa ile ilişkisinde bir tür sevgi olduğunu varsaymamıza bir neden olabilir. Ya da akıl erdiremediği bir güç’ün karşısında ona yaranma, onunla dost geçinme anlayışında olduğunu da söylemek mümkündür. İnsanoğlu doğaya müdahaleyle doğanın yaratmadığı şeyleri yaratma duygusunu edinmiştir. Böylelikle “şeytan”ın gelip detaya yerleşmesinin önünü de açmıştır (!) O ki, açgözlülük ve şuursuzluk içindeki insanın “bir şey olmaz” diye kestiği beton kolonun boşluğunda acı acı güler. Sazlığa ev yapma, kekik görürsen yap diyen nenelerimiz, dedelerimiz de yok artık.
Depremde yıkıntıların içinde bile bulunamamış olan bedenler bir beton cumhuriyetinin erektil binalarında yaşamaya mecbur bırakılmış halkın ta kendisidir. Beton/demir karışımının çepeçevre sardığı kırılgan insan bedeni bir depremle betona sıvanmıştır, inşaat demirleri hoyrat ve acımasızdır.

Hayat ne gizemlidir ne de görkemli… Basit ve anlaşılırdır.
Hayatın anlamı bir sorunun çözümünde olamaz, fikrimce. Ancak belli bir şekilde yaşama meselesi olabilir. İnsanın yetenek ve kapasitesinin özgürce gelişmesi yaşam kalitesini de belirler. İnsanın kendine uygun bir hayatla harmanlayabileceği tüm veriler zaten vardır, buradadır. Tüm mesele seçmesinde, seçtiklerini birbiriyle harmanlamasındadır. Hakkıyla elde edilmemiş para peşinde olan için, rant peşinde koşan için olanaklar dizisi sınırlıdır. Her imkân iktidar ve çevresine kümelenmiş çıkar gruplarının bir arada oluşundadır. İçinde akışkan dolaşan kapalı devre boru sistemi gibidir, bu gruplar. Ana beslenme yerini tıkarsanız beslenemezler.
Cumhuriyet Türkiye’sinin son 70 yılından bugününe kadar bize liderlik etsin, yönetsin diye oy verdiğimiz partilerin ister kâğıda basılı parti programlarında ister bilgisayar ortamında olsun “deprem bilinci”, “deprem politikamız”, “yıkılmayan kent projemiz”, “kentsel dönüşüm” gibi tozlanmış konuların bu ülkenin bir ve tek önemli konusu olduğunu onlara hatırlattık mı? Yapmadıklarının, unuttuklarının, harcadıklarının hesabını sorduk mu, gür ve tek sesle? Depremde yıkıntıların içinde bile bulunamamış olan bedenler bir beton cumhuriyetinin erektil binalarında yaşamaya mecbur bırakılmış halkın ta kendisidir. Beton/demir karışımının çepeçevre sardığı kırılgan insan bedeni bir depremle betona sıvanmıştır, inşaat demirleri hoyrat ve acımasızdır. Hepsine birden moloz dersek ve toplayıp dökersek, dökülen yerde binlerce insan olduğunu hatırlatmayacak mıyız? O bedenler şimdi sessiz. Dayanıksız beton kirişlerin arasından iki gelincik çiçeği, bir grup hanımeli, taşkesen otu, şifaotu, öksüzoğlan çiçeği, kuşlalesi olarak geri gelmelerindeki mantığı reddedip etmemek size kalmış. Yine de koparmayın…
Yaşam kalitesi dediğimiz şey toplumsaldır. Birbirimize örnek oluruz. Marx mealen diyordu ki, kendini gerçekleştirmek sözgelimi bir kuartet serisini dinlemeyi ya da bir şeftalinin tadını çıkartmayı da kapsar. Mutluluk bir kendini tatmin etme meselesidir. Şimdiye kadar olduğu gibi, “mutluluğu” tekelinde tutan muktedirler doğal afet sonucu yıkılan ve depreme uygun inşa edilmemiş evini kaybedeni arazi mülkiyetinden çıkarmak için yasal ya da değil tüm yolları deniyor. Yerinden edilecek olan halktır. Daha da yoksullaşacaktır.
Depremde hayatta kalmış olanlar coğrafi olarak oraya buraya dağılmıştır ama biliriz ki pek çoğu döner anıların üst üste derlendiği şehirlerine. Sevdiğim bir dostumun hatırlattığı gibi, “Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın, aynı mahallede kocayacaksın; aynı evlerde kır düşecek saçlarına…” Geçmişle aramızdaki bağların soluklaştığını söyleyene inanmamalı. Soluklaşan şimdiki zamandır. Uçucu, silik, temelsiz şimdiki zaman. Arkadan vuran ışık nedeniyle karanlıkta kalan şimdiki zaman. Dünyayla ilişkimize sızan bir acı, şimdiki zaman. Geçicidir. Unutmayız ama geçer. Yarın hava hafifler, hayat gençleşir. Kelimeler geri gelir. Dil zincirinden boşanır. Müzik sesi duyulur dört bir yandan. Ve biz sahip çıkarız, zaten bizim olana.
Tarihi yerlerin varlığı insanda arzu uyandırır. Yaşama arzusu, devam etme arzusu, örneğin. Antik sokaklar bizden önce üstünden geçmişlerin ne kadar erişilebilir ne kadar yakın olduklarını duyumsatır. Güveniveririz, dünyaya. Katacaklarımız vardır, daha. Yalnız değilizdir. Yüzlerce yıllık kahvehanenin önünde otururken yumuşacık bir şimdinin içinde kayarız. Tanrı hepimizi geçmişi olmayan bir şehre taşınmaktan korusun!
İzmir, 30 Ocak 2024.
Yayın Tarihi: 15/02/2024