PolitikART
Toplum-Politika

Hakikatin Kapısına Kilit Vurulur Mu?

Sayı: 348
Onur Can Aykut
Türkiye’de basın özgürlüğü tartışmaları artık "gerileme" aşamasını çoktan geçti. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, sistematik bir tasfiye ve yeni bir hakikat rejimi inşasıdır. Yayın yasakları rutinleşiyor, haber sitelerine getirilen erişim engelleri bir devlet refleksi haline geliyor, gazeteciler şafak operasyonlarıyla gözaltına alınıyor ve tutuklanıyor. Bu baskı sarmalı, iktidarın sadece muhalifleri susturma isteğinden ibaret değil. Asıl mesele, toplumun neyi bilip neyi bilmeyeceğine, hangi sözün "meşru" hangisinin "suç" sayılacağına tek başına karar verme arzusudur. Peki, gerçekten hakikatin kapısına kilit vurulur mu?

Meseleye Michel Foucault’nun kavramlarıyla bakarsak, burada bir "hakikat rejimi" inşası söz konusudur. Türkiye’de iktidar/lar, ezelden beridir hukuk, medya ve güvenlik aygıtları üzerinden neyin "gerçek" sayılacağına dair bir tekel kurmaya çalışmaktadır. Bu tekelin en çok zorlandığı, en çok çatlak verdiği yer ise tarihsel olarak Kürt basınıdır. Çünkü Kürt basını, tarihsel serüveni boyunca kilitli kapıların ardında duvar çatlaklarından, anahtar deliklerinden ve parmaklıklar ardından bile; hatta gerçek uğruna katledilip gömüldüğü mezarından dahi gerçeği sızdırabilecek araçlar geliştirip yöntemleştirebildiler.

Dördüncü Güç: Kağıt Üstündeki Hayalden Sahadaki Gerçeğe  
Klasik demokrasi teorisinde basın yasama, yürütme ve yargıyı denetleyen dördüncü güç olarak tanımlanır. Ancak Türkiye’de bu güçler arasındaki sınırların silikleştiği; yargının, yürütmenin bir aparatına dönüştüğü bir dönemden geçiyoruz. Böyle bir tabloda basının denetleme işlevi, iktidar bloğu için doğrudan bir "güvenlik tehdidi" olarak kodlanıyor. Dördüncü güç, iktidarın kendi kendine kurduğu o kapalı devre sistemi bozan, dışarıdan içeriye ışık sızdıran bir güç.  
Fakat hatırlamak gerekir ki; güçler ayrılığı hiçbir zaman anayasal bir lütuf olarak yukarıdan aşağıya bahşedilmedi. Bu denge, tarih boyunca toplumsal mücadelelerin, itirazların ve hakikat ısrarının sonucunda, aşağıdan yukarıya doğru kazanıldı. Kürt basını ise, bu coğrafyada bahsedilen tarihsel mirası bugün en çıplak haliyle sırtlayan özne. Onlar için dördüncü güç olmak, konforlu bir plazada köşe yazısı yazmak değil; adliye koridorlarında ve hücrelerde, hatta kimi zaman savaş alanlarında hakikati göstermek, duyurmak anlamına geliyor. “Hakikatin kapısına vurulmak istenen kilit”,aslında tam da bu mücadele geleneğinin kapısına vurulmak istenen kilittir. 
  
İktidarın "Görülmesin" Dediği Yerde Durmak  

İktidarların en temel reflekslerinden biri, kendi iktidar ilişki ve pratikleri görünmez kılmaktır. Bu nedenle sansür herhangi bir haberi engellemenin ötesinde, belirli gerçeklik alanlarını kamusal gözden uzak tutma çabasıdır. Özgür basının rolü ise tam da bu noktada belirginleşir. İktidarın “görülmesin” dediği yerde durmak, onun görünmesini istemediklerini göstermek. Çatışma alanlarında, cezaevlerinde, hak ihlallerinin yaşandığı yerlerde ya da yayın yasaklarının devreye girdiği anlarda gazeteciliğin anlamı somutlaşır. Kürt basınının tarihsel pratiği de tam olarak burada kendini gösterir; Kürt halkının varlığını inkar eden bir rejimin içerisinde nefes alıp vermeye çalışırken bu rejimin karşısında durmak; yasaklanan, bastırılan ve karartılmak istenen gerçekliğin tanıklığını üstlenmek ve onu kamuoyuna ulaştırmak. Bu nedenle onun gazeteciliği yalnızca haber üretmek değil, aynı zamanda iktidarın görünmez kılmak istediği gerçekliğe karşı ontolojik bir görünürlük mücadelesidir de.  

  

Hakikat Mühendisliğine Karşı Hakikat Emekçiliği   

Bugün Türkiye’de uygulanan erişim engelleri ve yayın yasakları, dijital bir panoptikon işlevi görüyor. İktidar, dijital alanı bir denetim sahasına çevirerek, aykırı seslerin dolaşımını engellemeye çalışıyor. Bir patlama, bir yolsuzluk dosyası ya da bir hak ihlal haberi çıktığı anda devreye giren yasaklar, esasında toplumun kolektif algısını yönetme çabasıdır. Bu dahakikatin kapısına vurulan dijital kilidin bizler açısından tanımlanmasını kolaylaştırıyor.  
İşte Kürt basını, hakikate dönük bu dijital kuşatma ve hapsetme niyetini hem faş eden hem de ona itiraz geliştirebilen; ona karşı duruşu bir mücadele pratiği içerisinde örgütleyebilen en dinamik kurum. Yeni Özgür Politika’nın bir çeşit motto sayılabilecek “Gerçekte ısrar…” şiarı, Mezopotamya Ajansı’ndan Yeni Yaşam’a, Medya Haber’den ANF’ye, özgür basın geleneğine yaslanan tüm medya platformlarının, her kapatma kararından sonra yeni bir isimle, yeni bir kanalla hakikati ulaştırmaya devam etmesi, söz konusu dinamizmin en karakteristik davranışı olarak ifade edilebilir. Bu inat ve ısrar, dördüncü gücün sadece bir statü değil, aynı zamanda bir direniş biçimi olduğunun da en somut göstergesidir. Bu davranış ve eylemlilik hali, iktidarların hakikat mühendisliğine karşı hakikat emekçiliği ile yanıt vermeye tekabül eder. Böylece bir kapı kilitlendiğinde hakikat bacalardan, duvarlardan, anahtar deliklerinden sızar.

Demokratik Bir Kaldıraç  
Yazının başında sorduğumuz soruya geri dönelim: Hakikatin kapısına kilit vurulur mu? Eğer o kapıyı bekleyenler sadece yasalar ve kağıt üzerindeki haklarsa evet, vurulur; kolayca vurulabilir. Ama eğer o kapının önünde bir mücadele geleneği varsa, kilit her zaman kırılmaya mahkumdur.  

Kürt basını, maruz kaldığı tüm bu baskılara rağmen, Türkiye’de dördüncü gücü inşa eden/edegelen ve kurumsallaşan bir yapı. Bu kurum üç temel dayanaktan besleniyor denebilir:  
  
Tarihsel Deneyim: 90’lı yılların karanlığından; gazete binalarının bombalandığı, sokak ortasında gazetecilerin katledildiği günlerden gelen bir gelenek, bugünün yargısal ve dijital baskılarını göğüsleme tecrübesine sahiptir. Bu gelenek, kilit kırmayı iyi bilir.  
              

Toplumsal Bağ: Kürt basını, sadece bir haber kaynağı değil, aynı zamanda organik bir bağla hitap ettiği halkın hafızası olma niteliği de taşır. Kürt basınının toplumla karşılıklı olarak kurduğu bu organik bağ, basının iktidar karşısında yalnızlaşmasını engellemenin yanında ona toplumsal bir meşruiyet alanı da açıyor. Halkın hafızasına kilit vurmak ise tarih ve sosyolojinin ispatladığı üzere, imkansızdır. Bunun retorikten uzak, yadsınamaz ve tecrübe edilmiş bir gerçek olduğunu tarihi dede ve nenelerinden öğrenenler bilecektir.

 

Hakikat Israrı: Nazım Daştan, Cihan Bilgin ve arkadaşlarının inadı; en çetin koşullardaki gazetecilik ısrarları, mahkeme salonlarındaki dik duruşları ve toplumcu muhabere anlayışına dayanan hakikat aktarım yöntemleri,dördüncü gücün "itiraz eden" karakterini diri tutar nitelikte. Bu ısrar, iktidarın hakikat tekelinin her gün yeniden sarsılması demek.  
  
İşte Kürt basınının bu potansiyeli sadece Kürtler için değil, Türkiye’nin tamamı için bir demokratik kaldıraç olma niteliğini tam da buralardan alıyor. Çünkü şu bir gerçek ki hakikat rejimi en çok Kürt meselesinde sertleşiyor. Dolayısıyla bu alanda açılacak her gedik, hakikatler ve basın-hakikat ilişkisi bağlamında Türkiye’nin batısındaki sansür duvarlarını da sarsacak bir güç ve özellik kazanıyor. Bu da bize Kürt basını özgürleşmeden, genel olarak Türkiye basınının da dördüncü güç niteliği kazanmasının mümkün olmadığını söylüyor.  

  

Kilidi Kıracak Olan Hakikat Israrıdır  

Basın üzerindeki baskı yalnızca gazetecilerin çalışma özgürlüğü meselesi değildir. Aynı zamanda toplumun kendi gerçeğiyle yüzleşme hakkına yönelik iktidarların bir karşı girişimidir. Bir toplumun kendi gerçekliğiyle yüzleşebilmesi, onun geleceğini inşa edebilme kapasitesiyle doğrudan bağlantılıdır. Çünkü bir gelecek tasavvuru olmayan toplum yoktur. Bugün, gelecek hayaliyle dünde kurulmuştur ve bugünü yaşamak, yarını inşa etmenin başat zorunluluğudur. Geleceği kurmanın imkânları bugünün içinde vardır ve bu koşullar yalnızca ve yalnızca gerçeklikten beslenir: Kargadan şahin olmaz. Yanlış yöntemlerle doğru bir sonuca ulaşılamaz. Nitekim, Adorno’nun başka bir bağlamdan kurduğu ifadesiyle yanlış hayatın doğru yaşanamayacağı gibi hakikatten yoksun bir zeminde gerçekçi bir yaşamın ve sağlam bir gelecek inşasının mümkün olması da düşünülemez. Bu nedenle doğru, iyi, güvenilir ve güvenli bir gelecek için bugünün gerçekliğiyle tüm çıplaklığıyla yüzleşmek, toplum açısından kaçınılmaz bir gerekliliktir. Basına yönelik baskı ve sansür politikalarını bu nedenle yalnızca ifade özgürlüğüne dönük ihlaller olarak değil, aynı zamanda toplumun geleceğinin elinden çalınması olarak değerlendirmek gerekir. Özgür basının kamerasını karartmak ve kalemini kırmak isteyen irade, gerçekte toplumun gözlerini bağlamayı ve hakikatin kapısına kilit vurmayı amaçlamaktadır. Böylece toplumun kendi geleceğini inşa edebilme kapasitesini de ortadan kaldırmak istemektedir. 
Fakat Foucault’nun hatırlattığı gibi, iktidarın olduğu her yerde direniş de vardır. Kürt basını, daha genelde de özgür basın, bugün bu direnişin en ön safıdır.  Dördüncü gücün işlevsel hale gelmesi, güçler ayrılığının kağıt üzerindeki bir hayal olmaktan çıkıp gerçek bir denetim mekanizmasına dönüşmesi, ancak ve ancak bu hakikat ısrarının sahiplenilmesi, yaygınlaşması ve desteklenmesiyle mümkündür.

 

Yayın yasaklarına, erişim engellerine ve tutuklamalara karşı verilecek en güçlü cevap, Nazım’ların gösterdiğinebakmak, Cihan’ların yazdığını okumaktır. Hakikat, ancak onu savunanlar geri adım atmadığında bir güç haline gelebilir ve Kürt basını, bir asrı aşan geleneğinin tecrübesiyle, dördüncü gücün nasıl inşa edileceğine dair tüm Türkiye’ye ve hatta dünyaya bir yol gösterici konumuna geldi, geliyor. Geldi; çünkü aktardığı toplumsal gerçekliğin organik bir parçası. Geliyor; çünkü kendi hakikatinin içerisinde devinerek hukuki, siyasal ve ulusal geleceğini inşa etmenin olanaklarını yaratmaya çalışıyor. Onun en büyük gücü, kendisine ve topluma yönelen baskı ve saldırıların mesleki kategorizasyondan öte bir egemenlik saldırısı olduğunu görebilmesindedir. Baskıların aktarımcılıkla mükellef mağduru olarak Kürt basınının hakikatle kurduğu ilişkinin çıktısı şöyle formüle edilebilir: “Tanıklık ediyorum – görmeye çağırıyorum – göstermeye teşvik ediyorum.” Daha genel bir formülasyon ile “Bak, Alışma, Alıştırma.” Kürt basının doğal olarak kendini içinde bulduğu, kendini içinde bulduktan sonra da her pratiğiyle yeniden kurduğu bu denklemin kendisi bile “Gerçekte ısrar…” mücadelesinin temelden ne kadar sağlam olduğunu gösteriyor.   

Sonuç olarak evet, hakikatin kapısına kilit vurulabilir; sansürle, erişim engelleriyle, yargısal baskılarla ve çeşitli idari müdahalelerle bu kapı geçici olarak kapatılabilir. Ancak o kilidin yerinde kalabilmesi yalnızca baskı aygıtlarının gücüne değil, aynı zamanda toplumun sessizliğine de bağlıdır. Türkiye’de özellikle Kürt basınının tarihsel deneyimi, bu sessizliğin mutlak olmadığını ve hakikatin dolaşımının bütünüyle durdurulamayacağını göstermektedir. Çünkü hakikatin peşinden gitme ısrarı, kapatılan her kapının ardından yeni mecralar, yeni anlatım biçimleri ve yeni tanıklık pratikleri üretir. Bu nedenle mesele yalnızca basın özgürlüğünün sınırlandırılması değil, aynı zamanda hakikatin kamusal dolaşımını denetim altına alma girişimidir. Ne var ki tarihsel deneyim, hakikatin bütünüyle bastırılmasının mümkün olmadığını da ortaya koymaktadır. Binlerce isimsiz gazeteci ve hakikat takipçisinin inadı sürdükçe, kapatılan kapılar her defasında yeniden açılmanın yollarını bulacaktır. Dolayısıyla hakikatin kapısına kilit vurulabilir; fakat onu sonsuza kadar kapalı tutacak bir sessizliğin varlığından söz etmek mümkün değildir. Çünkü hakikat, yapısı gereği kilit tutmaz.

 

Yayın Tarihi: 21/03/2026