Her çalışmada estetik duyarlılığın, kaygının yansıması gerektiğini düşünmekle birlikte, merkeze alınması konusunda bazı çekincelerim var çünkü demokratik komünal bir topluluğun harcı ahlak ve politikadır. Estetik bu harcın, yani içeriğin, varlık biçimini ifade ediyor. Kuşkusuz varlık formsuz gerçekleşmez ama amorf sosyolojiyi de eleştiriyoruz. Peki bu amorf hali güzel bir forma nasıl kavuşturacağız?
Zindanlar, aynı zamanda birer okuldur. Kürt Özgürlük Hareketi de zindanları, akademi mantığıyla düşünce üretim mekanlarına dönüştürmüştür. PKK’li tutsaklar, yoğunlaştıkları disiplin ve alanlarda düşünsel üretimin en yoğun mesaisine tabi tutuyorlar kendilerini. Bu sayede Kürt Özgürlük Hareketi, entelektüel birikimi bakımından dünyanın en donanımlı hareketleri arasına yerleşiyor. İşte Ezgi Amargi de Şakran Kadın Kapalı Cezaevi’nde böylesi bir motivasyon ve düşünceyle üretiyor. Amargi’nin estetik üzerine yayıma hazırladığı bir kitap çalışması ve makaleleri mevcut. Biz de Ezgi Amargi’yle mektuplar yoluyla estetik üzerine yazıştık.

Bir mektubunda “Modern Batı geleneğinde belirleyici olan estetik özerkliğin bizim sosyo-kültürel gerçekliğimizde anlamlı bir karşılığı yoktur” şeklinde bir ifade kullanmıştın. Bu ifadeyi biraz açar mısın? Modern Batı geleneğindeki estetik özerklik neye tekabül eder ve bizde karşılığı olmamasının nedenleri neler?
Avrupa’da 18. yüzyıldan itibaren modernleşme sürecinin bir parçası olarak disiplinler ayrışmaya başladı. “İşlevsel farklılaşma”ya göre bilim, felsefe, sanat, siyaset, din vs. kendi yetkinlik alanlarının sınırlarını belirleyen kurumsal yapılar olarak örgütlendirildiler. Söz konusu ayrışma sürecinde estetik özerklik, modernleşmenin olumsuz etkilerini telafi edici bir rol üstlendi. Oysa “nesnel bir bilim”, “evrensel bir ahlak” ve “özerk bir sanat” moderniteye özgü bir toplumsal modeldir. Hem modernleşmenin özüyle ilgili olarak hem de modernleşmeyi telafi edici bir misyonla arzu etmek, estetik özerkliğin temel paradoksunu teşkil ediyor. Nitekim batı modernitesi söz konusu ayrımlarıyla birlikte bir bütünlük arz etmektedir. Tarihsel arka planında, kapitalist modernitenin ışığında toplumsal sistemin yeni anlamsallıklarla yeniden yapılandırılması yatmaktadır. İşte bu büyük modernite anlatısı bizim hikayemiz değildir. Bu hikayenin bir yerinde yankılandığımızı iddia edenler varsa, olsa olsa bir “öteki” olarak var olmaktan söz edebilir. Çünkü “biz” duygusunun kurgulanışında “öteki” imgesi modern anlatının vazgeçilmez bir unsurudur.
Kürtlerin modernite ile karşılaşması; sömürge, asimilasyon ve soykırım gibi trajik-travmatik deneyimlere tekabül etmektedir. Modern çağda devletleşme deneyimi yaşayamamış devlet dışı özyönetim-özerklik gibi toplumsal yönetim biçimlerini kurumsallaştıramamış ve sanatsal-edebi anlatısında ulusal birliği imgesel düzeyde başarıyla kurgulayamamış bir toplumda estetik özerklik hiçbir şeyi telafi edemediği gibi toplumsal parçalanmanın ve yabancılaşmanın daha da derinleşmesine katkı sunar. Kürt toplumunda modernleşme sosyo-kültürel ve ekonomik alt yapısı olan içsel bir olgu olarak gelişmedi; tamamen verili, yabancı bir olgu olduğu için çarpık bir modernleşme deneyimlendi. Kaldı ki estetik özerklik, doğuş mekanı olan Avrupa’da dahi modernleşmenin yol açtığı olumsuzlukları telafi edemedi, dahası sistemin tahkimatını güçlendiren bir işlev gördü. Dolayısıyla sanat eserinin tamamen kendisi için var olduğunu, eserin “içsel değeri” ile alımlanması gerektiğini savunan estetik, iddia edildiği kadar da özerk değildir. Bilakis iktidarın “estetik haz politikası”nı görünmez kılarak apolitik bir toplumun gelişmesinde iktidarın zor gücünden daha fazla etkili olmuştur. Böylece toplumsal pratikten soyutlanan ve yüksek sanat kurumlarına tecrit edilen özerk sanat, toplumsal hakikati ifade eden bir alan olmaktan çıktı. Sanatçının hayal gücünün, izlenimlerinin ve yaratıcılığının bir ürünü olan sanat eserinin “kendinde amaç olması” değil, toplumsal hakikatten aldığı payı içerik ve biçimiyle doğru orantılı bir bütünlükle sunmasıdır. Biz estetiği salt güzel sanatlar bağlamında, sanat eserini yargılama yetisi olarak algılamıyoruz. 18. yüzyıla gelene kadar Batı’da da estetik; ahlaki iyi politika ve toplumsal davranışlar bağlamında değerlendirilirdi. Güzel sanatlarla sınırlandırılan estetik, tarih boyunca kapsamı geniş olan güzellik ideasının da alanını daralttı.
Biz Kürtlerin beğeni yargısında “iyi olan güzeldir, güzel olan da iyi olmalıdır.” İçerikten yoksun, soyut, biçimsel bir estetiği –ki kusursuz bir güzellik vadediyor– kusurlu buluyorum. Estetiği felsefi, etik ve sosyolojik bağlamlarıyla yeniden buluşturan bir algıyla inşa düşüncesine dahil etmek, tarihsel geleneğimizle uyumlu Kurdî bir çıkış olacaktır. Yoksa Batı’da sanatsal alanda gelişen klasisizm, romantizm, realizm, sürrealizm vb. aşamaları deneyimlemeden “gecikmişlik” duygusuyla Batı taklitçiliğine yönelmek, zengin ve dinamik potansiyelimizi heba edecektir.
Estetik özerkliği eleştirmekle birlikte, tamamen siyasete angaje bir sanatın da sanatsal değerini yitirdiğini düşünüyorum. Birbirine karşıtmış gibi görünen bu iki uç yaklaşım da sanatın eleştirel, özgürlükçü hakikatini yaralıyor, toplumsal işlevini dumura uğratıyor. Sistemin baskılama, temellük etme müdahalelerine karşı her zaman sanatın içinden karşı-direnç gösteren çıkışlar olmuştur. Bu sanatsal hakikati savunmak gerekiyor. Kürtlerin daha fazla parçalayıcı değil hakikatini güzel ve anlamlı bir bütünlük içinde anlatan hikayelere ihtiyacı var. Bizim hikayemiz, tarih boyunca insanlığa hayat vermiş olan görkemli nehirlerimiz gibi, kıyı boyunca dereleri içine katarak kendi yatağında akmalıdır.
İnkar ve asimilasyon baskısı altında varlığını açığa çıkarmanın biricik yolu olan direniş, yarım asra varan özgürlük mücadelemizin estetiği olarak Kürtlerin beğenisini kazandı. Bu durumda açığa çıkan varlığın biçimi yani estetiği direniş oluyor. Buna karşın ihanet ve işbirlikçilik gibi fiiller de kötü ve çirkin olarak algılanıyor.
Öyleyse estetiğin, daha doğrusu estetik alımlamanın birey ve toplumun geçmişi, şimdisi ve geleceğiyle ilgisini nasıl kavramak gerek? Estetik, tarih bilinci ve yaşamsal inşa süreçlerinde nasıl rol oynar?
Bireyin beğeni yargısı kendiliğinden gelişen bir yeti değildir, topluluğun değerler sistemine göre şekillenir. İçine doğup, büyüdüğümüz toplumsal gelenek, kültür ve eğitim sistemi bir duruş ve eylemi güzel ya da çirkin olarak yargılamamızı belirliyor. Her halkın kendine özgü iyi-kötü, güzel-çirkin anlayışı vardır. Söz konusu değerler sistemi, o topluluğun tarihsel sürekliliği içinde özümsenerek kültürel davranış kodlarına dönüşür. Sözgelimi Kürtler, direnen savaşçı kadınları bir kutsallık halesi içinde beğenir. Peki Kürtler neden direnişi iyi ve güzel olarak algılıyor? Soykırım kıskacında yaşayan bir halkın kolektif bilincinde direniş, Heidegger’ci anlamda “varlık’ın hakikatidir.” İnkar ve asimilasyon baskısı altında varlığını açığa çıkarmanın biricik yolu olan direniş, yarım asra varan özgürlük mücadelemizin estetiği olarak Kürtlerin beğenisini kazandı. Bu durumda açığa çıkan varlığın biçimi yani estetiği direniş oluyor. Buna karşın ihanet ve işbirlikçilik gibi fiiller de kötü ve çirkin olarak algılanıyor.
Toplumsal inşa süreçlerinde salt estetiğe öncü-kurucu bir rol biçilmesi fikrine mesafeli duruyorum. Her çalışmada estetik duyarlılığın, kaygının yansıması gerektiğini düşünmekle birlikte, merkeze alınması konusunda bazı çekincelerim var çünkü demokratik komünal bir topluluğun harcı ahlak ve politikadır. Estetik bu harcın, yani içeriğin, varlık biçimini ifade ediyor. Kuşkusuz varlık formsuz gerçekleşmez ama amorf sosyolojiyi de eleştiriyoruz. Peki bu amorf hali güzel bir forma nasıl kavuşturacağız? Düzeltmeye biçimden başlanılması etik yaralara yol açacaktır. Biçim, her halükarda bir yansımadır. Başka bir ifadeyle amorfluk, bozulan özün göstergesidir. Söz gelimi, içten çürüyen meyvenin içini göremeyiz ama buruşmuş, deforme olmuş kabuğundan içinin çürüdüğünü anlarız.
Barthes’ın deyişiyle bir “göstergeler imparatorluğu” olan Japonya, yaşamın her anını seremonik kurallarla kuşatan biçimsel bir estetiğin en “muhteşem” örneğini sunmaktadır. Japonlar özden-biçime değil, biçimden-öze gitmenin yolunu estetize etmişler. Japon estetiği kaybedilmiş bir içseli, anlamdan ve derinlikten yoksun bir biçimcilik ile telafi etme yaklaşımıdır. Aslında öz-biçim ilişkisi düşünüldüğü kadar keskin ayrışımlar içermiyor. Öz biçimi etkilediği gibi, biçim de özü etkileyebiliyor. Bununla birlikte söz konusu etkileşimde esas olan özdür. Ama günümüzde biçimden öze doğru bir yol izleniyor. Biçim aracılığıyla özü değiştirmek insan doğasını ters yüz etmektir. Böyle bir estetizm tarihsel ve kültürel dokumuzla uyuşmuyor. Biz Kürtler etik ve politik bir içeriğin doğru orantılı biçimi olarak bir estetik alımlamayla özgürleşme hikayemizi güzelleştirmeyi başarabiliriz.
Özgürlüğü, estetik varlık koşulu olarak tarif edebiliriz, çünkü bir estetik algıya sahip olabilmek için özgürlüğü deneyimlemiş olmak gerekiyor. Köle olmak; ezilen, sömürülen olmak, kötülüğe ve çirkinliğe mahkum olmak demektir. Estetik, özgürlüğünü yitiren bir ülkeyi terk eder.
Estetik genel hatlarıyla sanat felsefesinin konusudur. Diğer yandan estetik alımlamanın özgür düşünceyle de ilişkisini kuruyoruz. Buradan estetik ve özgürlüğün doğal bir ilişkisi olduğu sonucuna varsak da bu ikisini aynı anda nasıl bulabileceğimizin yol ve yöntemlerini ayrıştırabiliyoruz. Sana göre estetik arayışı ile özgürlük arayışının ortaklaştığı hususlar neler?
Estetik ne zamandan beri sanatın başat konusunu temsil ediyor? İlk soruya yanıtımda biraz açıklamaya çalışmıştım bunu. İnsanlığın beğeni algısının kaba taslak bir tarihlendirmesine gidecek olursak, 30.000 yıl öncesine, Paleolitik döneme kadar geriye gidebiliriz. Buna karşın beğeninin estetiğe dönüşmesi, akabinde sanatın zanaatten ayrışarak estetik özerkliğin egemenliğine girmesi 300 yıl gibi kısa bir geçmişe tekabül ediyor. Fakat bu mikro tarih algı dünyamıza ve alımlama biçimimize öyle yoğun nüfuz etmiş ki, bu ilişki sanki binlerce yıldır böyle olagelmiş, sanki bir varoluş biçimiymiş gibi algılanıyor.
Estetik ile özgürlüğü birbiri ile koşullayan bir bağlamın içinde kavramak konuyu daha açımlayıcı kılacaktır. Özgürlüğü, estetik varlık koşulu olarak tarif edebiliriz, çünkü bir estetik algıya sahip olabilmek için özgürlüğü deneyimlemiş olmak gerekiyor. Köle olmak; ezilen, sömürülen olmak, kötülüğe ve çirkinliğe mahkum olmak demektir. Estetik, özgürlüğünü yitiren bir ülkeyi terk eder. Ne zaman ki içimizde özgürlük arayışının ışığı parladı, işte o zaman güzelliği duyumsamaya başladık.
Sömürgecinin çirkinleştirdiğini özgürlük mücadelesiyle güzelleştiriyoruz. Rêbertî’nin dediği gibi, “insanlarımızı güzelleştiremeyeceksek savaşmamızın bir anlamı yok.” İyi düşünüp güzel eyleyen bir toplulukta insanlar gerçek özgürlüğü deneyimleyebilir. Biz “mücadele eden özgürleşir, özgürleşen güzelleşir, güzelleşen sevilir” ilkesi ile estetiği ve aşkı, özgürlük bilinci ve ahlakına bağladık. Bu ilkeye göre özgür olmamak köle olmakla, çirkin olmakla özdeştir. Dolayısıyla beğenilemez olandır. Özgürlük içi ve dışıyla bölünmez bir bütünlük arz eder. Devletli eril uygarlık, bu bütünlüğü birbirine karşıt konumlanan, birbirini absorbe eden parçalara böldü.
Özgürlük ve güzelliğin en ahenkli birlikteliğini doğada gözlemlemek mümkün. Ama biz doğadan uzaklaştıkça, içimizdeki iyi ve güzel de birbirine mesafe aldı. Peki bu mesafeyi nasıl kapatacağız? Özgürlük tahterevallisinin bir ucunda etik, diğer ucunda ise estetik duruyor. Birinin oyun dışına atılması, diğerinin dengesini bozar. Dolayısıyla oyunun kuralına göre, birlikte bir gerçeklik ortaya koymak zorundalar. Bu durumda özgürlük oyununda etik ve estetiği yeniden bir arada düşünmek ve duyumsamak gerekiyor.
Mektubumda sana cüzamlı çocuk* ve ortaklaşılmış estetik kriterler arasındaki dehşetli çatışmadan bahsetmiştim. Estetiğin güzeli sabitleme gücü var mıdır? Yani, herhangi bir kişi veya topluluğun estetik kriterleri bir şeyi güzel veya çirkin olarak sabitleyebilir mi?
Dolaysız bir cevap verecek olursam: güzellik sabitlenemez. Estetik kavramının kendisi dahi güzelliğin tarih boyunca geçirmiş olduğu değişim-dönüşüm evrelerinden birisinin kurumsallaştırılmasıdır. Sabit olmayan bir gösterge, sabit bir gösteren imgesi sunamaz. Bütün imgeler gibi güzellik imgesi de değişkendir. Estetik özerklik, sanat eserinde standartlaşmış sabit beğeni kriterlerini savunduğunu iddia etse de her şeyin hızla tüketildiği, eskidiği, dolayısıyla değersizleştiği bir piyasa ekonomisine tabi olduğu için sabitleme iddiasını gerçekleştirmekten uzak görünüyor.
İnsanların beğeni yargısı zaman içinde değişir. Taşa kazınmış bakış sabit olsa da ona bakan öznede uyandırdığı estetik haz değişkendir. “Ev Karadır” örneğinde de toplumsal yaşamdan yalıtılmış, özgür iradeye dayanmayan konjonktürel bir estetik algı kurgulanmıştır. Söz konusu örnekte de “güzel” keskin koşullara bağlı olarak belirli bir süre ve durum içinde sabitlenmiştir.
Birey veya topluluğun beğeni kriterleri inanç, kültür, ezcümle değer yargıları bağlamında bir eylem ve davranışı güzel ya da çirkin olarak o dönemin ruhuna özgü sabitleyebilir olsa da tarihsel olarak, toplulukların estetik kriterleri değişkenlik göstermiştir.
Dışsal egemen bir dayatma olan asimilasyonun içselleştirilerek oto-asimilasyona dönüşmesi varlık evimizi harabeye çevirdi. Yabancılaşmış bir tinselliğin ikamet ettiği bu harabede “sömürge hüznü” yankılanmaktadır. Sanırım her Kürt, dil yarasının ruhsal gerilimini içsel barışını yitirmek gibi yıkıcı bir duygu olarak deneyimlemektedir.
Aristoteles “Bir şey söz kullanılmadan görünmesi gerektiği gibi görünür kılınabilseydi konuşanın ne işlevi kalırdı?” diye sorar. Yine Heidegger’in “Dil varlığın evidir” şeklindeki meşhur ifadesi var. Her ikisi de esasında dili varlığın koşulu haline getirir ve alımlama/algılamanın merkezine koyar. Sen bu bağlamdan estetik ve dil üzerine ne söylersin?
Bir göstergeler sistemi olarak dil, kendini ve dünyayı algılama biçimimizi resmediyor. Basit bir iletişimin aracı olmanın ötesinde, bir topluluğun tarihsel ve kültürel sürekliliğini sağlayan en canlı öğesidir. İnsan duygulanımlarını, düşüncelerini, hayallerini en güzel, anadiliyle ifade eder. Ama dünyayı anadiliyle anlamlandırma yetisi asimilasyon değirmeninde öğütülmüş her birey, ruhunun derinliklerinde yankılanan armonik huzursuzluğu tüm yaşamı boyunca hisseder. Bu, dinlemekten zevk alınan güzel bir tını değildir. Anlamsız, uyumsuz ve “anlaşılmayan” seslerin hayaleti peşimizi bırakmaz. Hem sömürgenin hem de sömürgecinin ruhuna musallat olur.
İnsanlar, özgür tercihleriyle beğendikleri farklı dillerle konuşabilir, okuyup yazabilirler. Bu anlam dünyalarını zenginleştiren bir deneyim olur. Fakat mevzubahis ezilen, sömürülen halklar olduğunda, dil politikası tamamen kültürel hegemonya kapsamında bir işlevsellik görür. Dışsal egemen bir dayatma olan asimilasyonun içselleştirilerek oto-asimilasyona dönüşmesi varlık evimizi harabeye çevirdi. Yabancılaşmış bir tinselliğin ikamet ettiği bu harabede “sömürge hüznü” yankılanmaktadır. Sanırım her Kürt, dil yarasının ruhsal gerilimini içsel barışını yitirmek gibi yıkıcı bir duygu olarak deneyimlemektedir. Dilimizde yaşanan derin tahribatlar, güzellik algımızdan tutalım da gündelik yaşam iletişimimize ve edebi anlatıya kadar geniş bir söylem alanında hakikat yitimini izlemektedir. Kürtçenin jestlerini, vurgularını, tonunu, ruhunu ve ritmini kalp atışlarımızda hissettiğimiz zaman, dünyaya yeni bir gerçekliğin şarkısını söyleyebiliriz.
Peki edebi estetik ile varlığın kendini tanımlayabilmesi, akabinde gerçekleştirebilmesi arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? Söz gelimi varlık (birey, toplum, kadın, çocuk, savaşçı, köle vs.), kendi gerçekliğini kurarken neden edebi estetiğe ihtiyaç duyar?
Dilin olanaklarıyla yeni bir gerçeklik inşa etmenin en etkili yolu edebiyattır çünkü. Gerçeklik, öncelikle hayalde, imgesel bir düzlemde deneyimlenir. Tarih boyunca birey ve toplumların kendilik tanımlamalarında, kolektif kimlik inşalarında sözlü ve yazılı edebiyat, kültürel geleneğe süreklilik sağlayan en canlı, en dinamik halkalarından birini ifade etmiştir. Özellikle ulus devletler, kuruluş aşamalarında, ideolojik amaçlarına uygun olarak ulusal bilinç, aidiyet ve biz duygusunu yeniden anlamlandıran edebiyata kurucu bir işlev yüklediler. Nitekim modern ulusal edebiyat, sözlü edebi geleneğe ait zengin mirası ulus devletin milliyetçilik ideolojisi doğrultusunda yeniden kurgulayarak ulus fikrinin imgesel düzeyde özümsenip beğeni kazanmasında etkili oldu.
Toplumsal varlık olarak insan, ait olduğu topluluğun mitolojisiyle, hikayeleriyle, masallarıyla, müzik ve diliyle kurduğu anlam örgüsü içinde kendisini oluşturur. Andre Gide’'in de dediği gibi, “ağaca biçim veren ormandır.” Toplumsal varlık bu kültürel birleşmenin malzemeleri ile kendi gerçekliğini yeniden kurarken edebiyatın yaratıcı, dönüştürücü olanaklarından yararlanır. Nasıl ki edebi estetik dediğimiz şey içerik ve biçimin ahenkli ve tutarlı bütünlüğünden oluşuyorsa, varlık da kendi gerçekliğini kurarken, hayatı anlamlandırma arayışına ilham veren edebi imgeleri takip eder.
Kürt toplumuna, özelde de Bakur’da işleyen sanat ve siyaset ilişkisine baktığımızda, pek ilham verici bir izlenim edinemiyoruz. “İyi sanat iyi siyaseti destekler, kötü siyaset kötü sanat yapar” cümlesinin ikinci kısmı Bakur’un sanat-siyaset ilişkisini resmeden bir tanımlama gibi duruyor.
Kapitalist modernite kıskacında, popüler kültürün saldırısı altında, günümüz edebiyat algısı ve edebi estetik kriterlerin tasarımında birey ve toplumun karşı karşıya olduğu tehlikeler ve bunlarla mücade etmenin, onlardan kurtulmanın yolları hakkında ne söyleyebiliriz?
Günümüzde toplumun tüm üretim etkinliği kapitalist piyasanın meta-ekonomisine tabi kılındığı gibi sanat da “kültür endüstrisi” ile söz konusu pazar ve temellük etme sürecine entegre edilmiş durumda. Piyasa kurallarının sanat, siyaset, ekonomi ve tüm toplumsal alanlara hakim olması, gerçek anlamıyla özerkliğin hiçbir alanda geçerli olmadığının da göstergesidir. Teknoloji ve piyasanın kuralları dahilinde tüketim toplumu, baş döndürücü bir hızla kendisi de dahil her şeyi tüketme yolunda manipülatif algıyı her an yeniden üretiyor. Tarihin hiçbir döneminde güzellik algısı bu denli içerikten yoksun, hiçbir şey anlatmayan, anlık tüketim hazzına koşullanmamıştı. Bir “estetik anestezi” etkisinde toplumun yargı yetisi uyuşturulmuş; neyin güzel ya da çirkin olduğuna meta piyasası, moda sektörü ve akıllı teknolojiler karar veriyor. Böyle bir sistemde özgür iradeye yer yoktur. Ama insanlar kendilerine sunulan seçenekler arasından birisini seçmeyi bir özgürlük yanılsaması içinde deneyimlemektedir.
Kapitalist modernitenin çok yönlü saldırılarına karşı halkımızın savunması zorlaşmışsa bunda -dışsal etkenler olmakla birlikte- toplumun maddi ve manevi değerlerini koruyup örgütlemekle yükümlü olan kurumsal yapılarımızın sorumluluğu büyüktür. Bir toplum, başına gelen bütün felaketleri ve sosyolojik dönüşümlerini sadece dış faktörlerle ifade edemez, bu toplumsal doğaya aykırı bir yaklaşımdır. Kürt toplumuna, özelde de Bakur’da işleyen sanat ve siyaset ilişkisine baktığımızda, pek ilham verici bir izlenim edinemiyoruz. “İyi sanat iyi siyaseti destekler, kötü siyaset kötü sanat yapar” cümlesinin ikinci kısmı Bakur’un sanat-siyaset ilişkisini resmeden bir tanımlama gibi duruyor. Bakur’da siyaset çözüm üreten, işlevsel ve özgürlüğü örgütleyen bireylerin praxis alanı olarak yapılanmadığı için kendisi dışındaki tüm üretim ve etkinlik alanlarını absorbe etti. Bunun içsel ve dışsal sebepleri çeşitlidir ama konumuz bağlamında sanat ve siyaset ilişkisiyle sınırlı değerlendireceğim. Sanat ve edebiyat, siyasete fazlasıyla angaje edildiği için kendi alanlarında özgün bir söylem ve eylem üretemediler. Kürt sanatı veya Kürt beğenisi olarak tanımlayabileceğimiz bir sanat ve estetik pratiğinden ne düzeyde söz edebiliriz? Bu yöndeki arayış ve girişimler çeşitli sebeplerle başarılar olmadılar, marjinal kaldılar. Sanat ve siyaset ortak mekânı paylaşan bir gerçekliğin iki biçimi olarak birbirinden tamamen bağımsız olamazlar, ama Bakur’da söz konusu olan kısır bir ilişkiselliktir. Toplumsal hakikati ifade eden tüm alanların kendisine angaje edildiği siyaset, tıkandığında -ki on yılı aşkındır bu durumda- sonuç kültürel hegemonyanın geniş bir etkinlik alanı kazanması oldu. Sanat, tarihsel toplumsal sorumluluktan uzak, günübirlik, yüzeysel planlamalara göre araçsallaştırılmamış olsaydı, siyasetin tıkanmasını telafi eden bir işlev görürdü ve dolayısıyla popüler kültür bu denli yaygınlaşamazdı. Bu, iktidara mesafe almayla ilgili bir meseledir, başka bir deyişle demokratik toplum zihniyetini bir kültür olarak özümsememekten ötürü ortaya çıkan bir sorundur.
Sanat alanı popüler kültürün etkisinde, orijinallikten uzak, özentili bir eğilim gösteriyor. Öte yandan edebiyatımız kaydetme aşamasını henüz geçebilmiş değil. Sömürgenin elinden kurtarılanı kaydetme kaygısı çok değerlidir ve belli bir düzeye kadar da başarılı çalışmalar ortaya çıktı. Ama artık o noktada değiliz. Edebiyatın önemli işlevlerinden biri de gerçek kaybedileni düş gücüyle imgesel düzlemde yeniden kazanmaktır. Ama biz, yitirilen özgür ülke hayalini edebiyatın imgesel gücüyle değil, silahlı mücadeleyle geri aldık. Kürtlerde toplumsal dinamikler doğru orantılı gerçekleşmiyor. Hiçbir şey yerli yerinde, olması gerektiği gibi değil. Bir eğretilemedir almış başını gidiyor, böyle bir estetik olamaz.
Aslında şimdi de hissedilen gerçeklik kaybı ve boşluk duygusu edebiyat için elverişli bir zemin sunuyor. Kürt edebiyatı bugün baharın eşiğinde, bu eşiği aşacak bir sıçramaya ihtiyacımız var. Peki nasıl bir sıçrama? Zeminini kapitalist modernitenin popüler kültüründe kuran bir sıçrama yapmaya kalkarsak yüzükoyun yere düşme olasılığımız yüksek. Bakışımızı dışarıdan içe döndürerek, yani Kürt halkının kültürel otantikliğinde derinleştirerek gerçekçi bir sıçrama yapabiliriz. Bizde evrenselleşme, tersinden bir yaklaşımla kendinden kaçış şeklinde algılanıyor, oysa evrenselleşmenin yolu “xwebûn”dan [Xwebûn, Kürt Özgürlük Hareketi literatüründe, varlığını ahlaki ve politik ilkelerle yapılandırmış bireyin kendi toplumsal varlığını kurma halidir. Bu inşa, bireyin kendini gerçekleştirme sürecini başlatır. Literatür, özgürlüğün ilk aşamasını ‘xwebûn’da tanımlar.] geçiyor. Xwebûn’un üstünden, sağından, solundan atlayarak evrensel bir söylem kuramayız.
Edebiyatta yenilik, gelenek ile yaratıcı, dinamik bir ilişkisellik içinde gerçekleşir. İçsel yolculuk tarzında geçmişin saklı hazinelerini, estetik duyarlılıkla, bugünün arayış ve ihtiyaçlarıyla buluşturan bir tavrı öncelemeliyiz. Edebi geleneğimizin sürekliliği belli aralıklarla kesintiye uğramış olsa da klasik edebiyatımızın sağlam sütunları şimdinin kuraklığını çiçeklendirme gücüne sahiptir. Aynı zamanda “gecikmişlik” duygusunu telafi edebilir mi? Bu biraz da imgesel gücümüzün yaratıcılığına ve Kürtçeyi hissetme düzeyimize göre şekillenecektir. Sömürgeciliğin deformasyona uğrattığı bir içerik ve biçimle karşı karşıyayız. Kültürel soykırım kapsamında sanat-estetik adı altında sunulan çirkinlikle, ucubelikle hesaplaşmadan, Kürt özgülünde bir edebi estetik kriter söz konusu olamaz. Devletin organize ettiği o gösterişli kültür festivalleri ile kültürümüz yozlaştırılarak pazara sunulmaktadır. Tarih boyunca topluma ait olan, birer direniş öğesi olarak kültür-sanatı devletin etkinlik alanları dışında toplumun içinde üreterek örgütlemek demokratik toplum inşasında önemli bir harç işlevi görecektir. Halktan kopuk sanatın yaratıcılığı körelir, o nedenle ilham kaynağından, yani halktan uzaklaşmamalıdır.
…yüzyıllara varan kültürel soykırım rejimi ile tarihin ve zamanın dışına itilme durumu, Kürt’ün psikolojisinde çok katmanlı bir travmalar silsilesi oluşturmuş durumda. Dolayısıyla kaçınılmaz olarak dilde, siyasette, kültürde “toplumsal davranış estetiği”nde, ezcümle tüm toplumsal söylem ve eylem alanlarında yara izine rastlıyoruz.
Eagleton, “İsa’nın dirilen bedeni bile çarmıha gerilişinin izlerini taşır” der. Bu ifadeyi yorumlayarak; Yüzyıllardır sömürgeci tahakküm ve esaret altındaki toplumların dilleri de edebiyatları da kültürleri de yara izleriyle doludur. Kimi yaralar -belki de çirkin bir şekilde- kurtlanmıştır. Buna rağmen bir “güzel özgürlük” nasıl mümkün kılınabilir veya yaratılabilir?
Toplumsal kültürel travmalar tamamen iyileşemezler. Acının yoğunluğu zamanla hafifler, semptomlar da ortadan kalkabilir ama iz kalır. Kişinin birebir yaşaması veya tanıklık etmesi şart değil, kolektif hafıza yoluyla nesilden nesile aktarılır izler. Kürt özgülünde yorumlayacak olursak; yüzyıllara varan kültürel soykırım rejimi ile tarihin ve zamanın dışına itilme durumu, Kürt’ün psikolojisinde çok katmanlı bir travmalar silsilesi oluşturmuş durumda. Dolayısıyla kaçınılmaz olarak dilde, siyasette, kültürde “toplumsal davranış estetiği”nde, ezcümle tüm toplumsal söylem ve eylem alanlarında yara izine rastlıyoruz. Sömürgecilik ürününü vermiş; kendini egemenin perspektifinden görüp algılayan, etik-estetik yargısında öz tavrını yitirmiş, kendine güvensiz, egemenine öykünen ve kendi halkıyla ilişkisinde ezen-ezilen ilişkisini yeniden kuran sahte benlikler inşa edilmiş. Kendine yabancılaşmış, davranışsal bütünlüğü yitirmiş bir varlığın, bütün toplumsal aidiyetleriyle ilişkileri ve temas noktaları kriz üretir, problem artık içsel bir hal almıştır. Hayal gücüm yüksektir, ama bu patolojik manzaradan dünden bugüne “bir güzel özgürlüğün” gerçekleşeceğini düşünecek kadar da gerçek dışı değilim.
Yani esas sancılı süreç şimdi başlıyor, yaralarımız sanatsal güzellikle çiçeklenemezse o çirkin kurt, içten kemirmeye devam edecektir. Amma velakin kendine dönmekte ısrar eden, varlığını güzel bir özgürlükle gerçekleştirme arayışı içinde olan bir Kürtlük de direnişle yaratıldı. İşte bu karanlık tabloya akseden ışık, bugün ve geleceğe dair umut vaat eden bu Kürtlüktür.
Yara izlerinin tüm yaşam serüvenimize bir gölge gibi eşlik edeceğinin farkındayız, ama bu trajediyi bir yazgı gibi de kabullenmedik. Yaralarımızı unutturacak gerçeklikten kaçışı sağlayan bir alan olarak, soyut biçimsel bir estetizmin cezbedici kucağına da atmayacağız kendimizi. En büyük yarayı xwebûn bilincimiz aldı. Tam da bu nedenle xwebûn olan ‘hebûn’u (varoluş) beğenmeliyiz. Çünkü xwebûn anlam ve ilhamı bir bağlam içinde sunan güzelliktir. Xwebûn olan hebûn’da saklı güzelliği açığa çıkardıkça çirkinleşmiş yara izleri flulaşacak, acısı geçmiş bir ize dönüşecektir.
* Füruğ Ferruhzad’ın “Ev Karadır” adlı kısa filminden söz ediliyor.
Yayın Tarihi: 25/11/2025