Bir bakmışsın bir arkadaşın düşmüş, yürüyemiyor. İşte o hal sana güç oluyor, o düşüş dizlerine derman oluyor. Kendinden, acından geçer; takatsizliğini unutur gidip onu sırtlarsın ya da omuz verir yürür, yürütürsün. Ona koltuk değneği olursun bir bakıma. Veya o takatsiz kalma halinde bir yoldaşın sana sıcak bir söz söyler, bırakalım sözü hafif bir gülümser, evet sadece hafif bir tebessüm eder ve sen canlanırsın, atlas gibi tutup dünyayı omuzlarsın. Ya da mumdan yapılmış bir tekneyle ateş nehirlerinde yol alacak cesaret ve dirayete kavuşursun.

Carle Hessay, Abstract No. 60 or Life Drawing, 1966
Egîd Yalçıner, 28 yılı aşkın bir süredir cezaevinde, şu an İzmir 4 Nolu T-Tipi’nde. 28 yıllık süre zarfında öykü, roman, anı ve şiir yazmaya devam etse de, kendine özgü bir külliyat oluştursa da okurların karşısına bir şiir kitabıyla çıkmayı tercih etti. “Akşam Kızıllığında Aldılar Onu” adlı kitabı J&J Yayınları’ndan çıktı. Biz de Egîd’e kitabına, şiire ve kendisine ilişkin sorularımızı yönettik.
Sizden başlayalım önce. Egîd kimdir, ne yer, ne içer, ne yazar?
(Gülümsüyor) En zor soru ilk soru oldu. Bildim bileli kendimi sözlü olarak anlatmayı beceremem. Kabaca söyleyecek olursam Varto’ya bağlı Înalî (Yılanlı) köyündenim. İlkokulu köyde, ortaokulu Varto’da okudum. Henüz çocuk yaşta üç arkadaşımla birlikte dağcı olduk. Üç yılı aşkın bir süre bir süre Bingöl ve kısmen Dersim’in o muhteşem manzaraya sahip asi-sarp dağlarında dolaştım. Ve ne yazık ki 21 Ekim 1995’te dağlarımdan koparılıp hapse atıldım. O gün bugündür içerideyim ve o zamandan beri dağ kokusundan mahrumum. Neden ‘koku?’ Çünkü dağın kokusu ruhudur ve o ruh insanı capcanlı, hayat dolu kılar. Bu noktaya dikkat çekmemin nedeni, dağa dair en çok yokluğunu çektiğim şey olmasıdır koku.
Şimdi gelelim ne yiyip ne içtiğine?
(Yine gülümsüyor. Hep yapar bunu.) Bu soruyu benim gibi ‘düz’ birine sormayacaktınız. Çünkü benim politik bir cevap vermeyeceğimi biliyorsunuz. Karavana yemekleri yerim, bol bol kuru fasulye, nohut, börülce (hem yeşilini ve hem kurusunu), kereviz, Brezilya (bezelyeye verdiğimiz ad), kara şimşek (yeşil mercimek) ve daha fazlası... Bezelye, kara şimşek ve kerevizi hiç yemem. Tabi hakkını yememek lazım, İzmir cezaevlerinin yemekleri daha önce kaldığım yerlerin yemeklerinden daha zengin çeşitlilik ve kalitede. İçmeye gelince; su içerim (gülüyor), ara sıra kola, haftada bir veya iki kez kahve içerim. Çünkü kahve lüks bizim için. Çay en güzeli ve en çok içileni. Günde ortalama altı kez çay içeriz. Ayrıca çayın gerçek tadı, şekersiz içildiğinde alınır.
Peki neler yaparsın?
Buna da şöyle bir yanıt verebilirim; hapishane yaşamlarının rutini neyse ben de onu yaparım. Yani genel, kimi çalışmaların yanında okumaya çalışırım, zaman bulursam ya da havamdaysam yazarım. Mümkün oldukça spor yapıyorum. Futbol takımı çıktığında ara sıra top oynarız. Takımdan kasıt iki kişiden oluşan takımlardır. Zindan koşulları…
Kitapla birlikte bir rahatlama yaşadım tabii. Çünkü ortada hayatımın en anlamlı ve değerli birkaç yılının çok kısa bir özeti vardı. Bunun insanlara ulaşması bir görev gibiydi. Rahatlama sadece bunun gerçekleşmesiyle ilgili.
“Akşam Kızıllığında Aldılar Onu” adlı kitabınız yayımlandı. Buğusu üstünde değil artık, farkındayım. Ama geri dönüşleri merak ediyorum. Ne hissettirdi geri dönüşler? İlk kitapla birlikte rahatladınız mı yoksa omuzlarınıza bir ağırlık çöktüğünü mü hissettiniz?
Evet kitap çıktı. Bu da kitabın teşekkür bölümünde adını andığım sevgili değerli insan Sebahat Altıparmakoğlu’nun emek ve çabaları sonucu oldu. Öte yandan, şiirlerime hem Kürtçe hem Türkçe bir değer atfedip beni cesaretlendiren sen (“siz” demeye gerek yok), Murat Türk, Ahmet Başboğa, Abdullah Öngüllü ve Veysel Yakar arkadaşlarıma da bu vesileyle teşekkür borçlu olduğumu söylemeliyim. Geri dönüşler olumlu ve pozitif oldu. Dönüşlerin yazılı kısmı içerideki arkadaşların yorum ve değerlendirmeleridir. Dışarıdaki okurların aile aracılığıyla sözlü dönüşleri oldu. Kitabın dağıtım işi ailemin üzerine kaldığı için epey sorun yaşadık, yaşıyoruz. Hala istenen düzeyde bir dağıtım sağlanamadı. Doğrusunu söylemek gerekirse ilk geri dönüşleri alıncaya kadar korkuyordum. İlk değerlendirme ve yorumları alınca güç-moral buldum. Bu vesileyle okuyup yorum-eleştirilerini ileten herkese çok teşekkür ederim.
Kitapla birlikte bir rahatlama yaşadım tabii. Çünkü ortada hayatımın en anlamlı ve değerli birkaç yılının çok kısa bir özeti vardı. Bunun insanlara ulaşması bir görev gibiydi. Rahatlama sadece bunun gerçekleşmesiyle ilgili. Diğer yandan senin de dediğin gibi omuzlarıma ciddi bir ağırlığın çöktüğünü hissettim, hissediyorum. Çünkü anlatı, bir sorumluluk yüklüyor insana. En basitinden bu röportajı talep etmeniz dahi sorumluluğumu tekrar hatırlattı.
Mesela kimi zaman öyle bir olursun ki adım atacak takat kalmamıştır dizlerinde. Bir bakmışsın bir arkadaşın düşmüş, yürüyemiyor. İşte o hal sana güç oluyor, o düşüş dizlerine derman oluyor. Kendinden, acından geçer; takatsizliğini unutur gidip onu sırtlarsın ya da omuz verir yürür, yürütürsün.
Şiirleriniz kendini yeterince ifade ediyor. Ne içinini soralım; Niçin şiir?
Genelde edebiyat, özelde şiir yaşadıklarıma katlanma güç ve iradesini sağlamanın yanında, yaşananları anlamlı da kılıyor. Çünkü çocuk yaşta karşılaştığım gerçekler öyle normal, olağan şeyler değildi. Her anında ölüm-kalım mücadelesi içindesin. Açsın, susuzsun, yeri gelmiş soğukta donmuş, sıcakta kavrulmuşsun. Ama dayandığın bir odak noktan var ve seni ayakta tutar. Çok ilginçtir en çok korktuğun şey yanı başındaki birine bir şey olmasıdır. Bu durumu tehlike anlarında hep yaşarsın. Mesela kimi zaman öyle bir olursun ki adım atacak takat kalmamıştır dizlerinde. Bir bakmışsın bir arkadaşın düşmüş, yürüyemiyor. İşte o hal sana güç oluyor, o düşüş dizlerine derman oluyor. Kendinden, acından geçer; takatsizliğini unutur gidip onu sırtlarsın ya da omuz verir yürür, yürütürsün. Ona koltuk değneği olursun bir bakıma. Veya o takatsiz kalma halinde bir yoldaşın sana sıcak bir söz söyler, bırakalım sözü hafif bir gülümser, evet sadece hafif bir tebessüm eder ve sen canlanırsın, atlas gibi tutup dünyayı omuzlarsın. Ya da mumdan yapılmış bir tekneyle ateş nehirlerinde yol alacak cesaret ve dirayete kavuşursun.
İşte benim şiir yazma niçinim bu duygularda saklıdır. Şiir benim en özgün yanımdır. Aynı zamanda kendimi en çok özgür hissettiğim alandır şiir. Yanlış değilsem Spinoza’nın olacak, çarpıcı bir belirlemesi var: “Eylemleri yalnızca kendisi tarafından belirlenen şey özgürdür ve bu insan olamaz. Olsa olsa Tanrı olabilir.” O halde şiirde de tanrısal bir özgürlük var diyebiliriz. Çünkü bana göre şiirin kendisi hem eylem hem de eylemleri kendisi tarafından belirlenen bir olgudur. Zorunlu olarak belirlenip açığa çıkmıyor, kendisi istediği anda, istediği şekilde kendisini açığa vurup özgürlüğe kavuşturur. Aynı zamanda yazarı da özgürleştirir.
Edebiyat dünyasında kuşaklar boyu ve akımlar düzeyindeki atışmalardan az çok haberdar olsam ve şiir temsillerine aşina olsam da onların içinde kendimi görmüyorum, göremem. Hadi çok zorlayıp görüyorum desem onlar beni, bizi görecekler mi? Bizim edebiyatımızı dahi kabul etmiyorlar.
Henüz şiir tanımında ortaklaşılamıyor ama her şairin kendine özgü bir tanımı var sanırım. Siz şiirle ilgili bu kadar net bir bağ kurmuşken sormak istiyorum şiirin sizin için ne olduğunu?
Şiir severlerin hemen hepsinin değişik ve çok güzel tanımları var. Herkesin kendine göre şiir tanımı var diye düşünüyorum. Bu da şiirin özgün ve özgür yanını gösterir. Bence şiir insanın metafizik yönünü en çok ifade eden olgudur, çünkü bazen kelimeler-dizeler kendi kendini yazıyor. El-göz o arada kağıt-kalem gibi araçsallaşıyor. İstesen de istemesen de o sözcükler kağıt üzerinde şekle bürünüp bir vücuda kavuşuyor. Bazen de gelen, belirlenen kelimeleri yazmadın mı, kafanda döner dururlar, asla rahat bırakmazlar ta ki sen kendini yazdırana kadar.

Şiir bir yerde de içimizi, içimizdekileri arındırıp, temizler. Buna ‘temize çekilmiş duygular’ da diyebiliriz. Şiir, hakikat ile hayalin incecik bir çizgide buluşmasıdır. Roman kahramanları yazar adına nasıl konuşuyorsa, şiir de şair adına duyguları ezgiye dönüştürerek dışa vurur. Bunu da en estetik biçime büründürerek yapar. Yaşadıklarımız tarafından inşa ediliyorken, şiir bunun estetiği oluyor. Ayrıca duygu dünyamızın temel yapısını da gösteren yine şiir oluyor. Yani nasıl bir inşa sürecinden geçtiğimizi gösterir. Bu anlamda şiirlerim inşa sürecimi -ruh dünyam da dahil- çok iyi hatta çoğu insanı rahatsız edecek şekilde anlatır. Çok fazla soyutlama yapamıyorum, eğretileme-metafor konusunda yetenekli değilim. Bu yüzden de yaşadıklarım kâğıda biraz da dolaysız yansıyor. Şiirlerimde öyle sevince, mutluluğa pek rastlanmaz. Acı, gözyaşı ve kan. Kimilerinde kasvet ve karamsarlık ön planda. Bunlar da okuyucularda “kör kör, parmağım gözüne!” gibi düşünce, yorum ve eleştirilerine neden oldu. Bu çok doğru ve yerinde bir tespit. İşte burada yukarıda belirttiğim ‘temize çekilmiş duygular’ ve şiirin estetik yanının zayıflığı, ortaya çıkmış oluyor şiirimde. Bu son belirttiğim eleştirilerin öz eleştirisidir. Bu soruya son olarak; şiir benim için ayrıca bir dilin sınırsız güzelliğidir.
Ayrıca Türkçeye veda gibi bir şey de olamaz. Her iki dilde de yazmaya devam edeceğim. Fakat doğal olarak Kürtçe daha ağır basacak. Çünkü anadilimizin edebiyat dünyasında çoğalmasına çok ama çok ihtiyaç var. Yoksa Türkçe de güzel ve seviyorum, yazabiliyorum.
Edebiyat dünyasında kuşaklar, akımlar diyerek birbirine sataşanlar, sırnaşanlar, kaçanlar, ötelenenler, yok sayanlar var. Siz kendinizi nasıl bir edebi temsiliyette ifade edebilirsiniz?
Hiçbirinde. (Gülümsüyor.) Saydığınız hiçbir kuşak ya da akım içinde hissetmiyorum kendimi. Olsa olsa bizler ‘ötelenen’ -kelimenin gerçek anlamıyla-, ‘yok sayılanlar’ olarak tanımlanabiliriz. Edebiyat dünyasında kuşaklar boyu ve akımlar düzeyindeki atışmalardan az çok haberdar olsam ve şiir temsillerine aşina olsam da onların içinde kendimi görmüyorum, göremem. Hadi çok zorlayıp görüyorum desem onlar beni, bizi görecekler mi? Bizim edebiyatımızı dahi kabul etmiyorlar. Şiirlerimizi kimi çevrelere sunsak burun kıvırıp “Bunlar da ne?” derler ve şiirden bile saymazlar. Dolayısıyla şiirlerimde serbest hareket ederim. Elbette çok sevdiğim, ilham aldığım sayısız şair var gerek yabancı, gerek Türk, gerek Kürt.
Daha çok Kürtçe yazmanıza rağmen ilk kitabınızın dili Türkçeydi. Özel bir nedeni var mı? Türkçeye veda mı demeliyiz?
Evet, maalesef. Ana dilim Kürtçe ve Kürtçe yazmama rağmen yayınlatamadım. Şu an yayımlanmayı bekleyen Kürtçe şiir dosyalarım mevcut. Yıllar önce bir yayınevine iki şiir dosyamı yolladım, geri dönüşleri iki dosyadan bir dosya çıkarmak oldu. Derdim ille de bir kitabım olsun olmadığından, kendileriyle irtibatı kopardım. Çünkü en sevilen ve ödül almış şiirlerimin yanında, söz konusu yayınevinin çıkardığı dergide daha önce yayımladıkları şiirlerimin elenmesini doğru bulmadım. Kısacası bir yayınevi bulursam şiirlerimi kendilerine yollarım, gerisi onlara kalmış.
Yayımlanan Türkçe dosya ise tamamen sevgili Sebahat Altıparmakoğlu’nun duyarlılığı sayesinde oldu. Yani öyle özel bir nedeni yok. Ayrıca Türkçeye veda gibi bir şey de olamaz. Her iki dilde de yazmaya devam edeceğim. Fakat doğal olarak Kürtçe daha ağır basacak. Çünkü anadilimizin edebiyat dünyasında çoğalmasına çok ama çok ihtiyaç var. Yoksa Türkçe de güzel ve seviyorum, yazabiliyorum. Herkes Türkçe yazıyor, bu alanda binlerce yazar-şair var. Ben de daha çok Kürtçeyi geliştirip, taşımaya, omuz verdim, veriyorum.
Sormadığımız ve eklemek istediğimiz bir şey var mıydı?
Hayır, çok teşekkür ediyorum.
Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim. Bu fırsat ve imkânı sağladığınız için minnettar olduğumu belirtmeliyim. Bu konudaki duyarlılığınız takdire şayandır. Israrlarınız sonucu cesaret edip sorularınızı yanıtladım. Tekrardan size ve emeği geçen bütün çalışanlara teşekkürlerimi iletiyorum.
Yayın Tarihi: 20/07/2024