Bugün bütün esaretler, kuru ve tozlu yollar kadınların ve çocukların kaderi hâline getirilmiş durumda. Bunun en son ve en trajik örneklerinden biri, Bilge Zerdüşt’ün kavminden olan kadim Êzîdî Kürtlerinin yaşadıkları Şengal’de, DAİŞ adlı örgütün saldırısıyla ortaya çıkan vahşetti. Binlerce Kürt kadın esir alınıp köle pazarlarında cariye olarak satılırken on binlercesi de kuru ve tozlu yollarda göçe mecbur bırakıldı. Modern zamanın bu hazin soykırımını sessizce izlemekle yetindi dünya. Göç olgusunun iç yüzü nedir? Neden bir halk kendi toprağından göç ettirilir?

“Yeryüzünün kendini en kederli hissettiği yerlerden biri kadınların ve çocukların esarete, kuru, tozlu yollara zorlandıkları ve ağlama seslerinin yükseldiği yerdir”
Zerdüşt / Avesta
Göç olayının insan hayatıyla ilgili iki özelliği dikkat çeker. Bunlardan birincisi göçün, toplum (ve hatta hayvanlar) için varoluşsal öneme sahip olmasıdır. İkincisi ise varlığa kitlesel düzeyde zulmetmesidir. Göçün bu iki özelliği birbiri ile çelişiyor gibi görünmektedir. Bu bakımdan göçü, doğal ve doğal olmayan göçler olarak iki ayrı başlık altında incelemek daha isabetli olacaktır.
Doğal göçler; bulundukları bölgelerde yaşamlarını zorlayan, olanaklarını kısıtlayan doğal olaylarla karşılaşmaları hâlinde, yaşayabilmek için daha elverişli bölgelere doğru toplumların yer değiştirmesidir. İklim olayları, nüfus artışı, av süreçleri vs. buna dahildir.
Bilebildiğimiz kadarıyla yaklaşık olarak 8-10 milyon yıl kadar önce, yer üst katmanının sıkışması sonucu Tanzanya, Kenya, Etiyopya hattından Kuzey Afrika’ya doğru uzanan derin bir fay kırılması yaşandı. Bu derin kırılma, çok geniş bir alanda bitki örtüsünün değişmesine yol açtı. Öncesinde çoğunlukla sık ormanlardan oluşan bölge, fay kırılmasından sonra Savana bitki örtüsünün etkisine girmeye başladı. İklim ve bitki örtüsündeki bu değişim, tam da İbn-i Haldun’un “Coğrafya kaderdir” sözüyle ifade ettiği gibi, orada yaşayan canlıların yaşam tarzında da önemli değişimlere sebep oldu. Ağaçlarda yaşayan ve ormanların sık dokusu sayesinde çoğunlukla yere inme gereği duymadan ağaçtan ağaca geçme imkânına sahip olan canlılar, yer kırılmasından sonra şekillenen yeni bitki örtüsünde artık beslenmek için ağaçtan inmek ve dolaşmak zorundaydı. Günümüzden 7 milyon yıl önceye geldiğimizde Australopitekus, artık insan soyunu belirleyecek olan son hominid (insanımsı) halkası olarak tarih sahnesine çıktı. Australopitekus ağaçtan inip düz arazide yürürken, belli aralıklarla arka ayaklarının üzerine dikilip uzak alanları görmeye çalışıyordu. Doğal koşullarda her varlık, hem av hem de avcıdır. Hâl böyleyken mümkün olduğunca geniş bir mesafeyi görmek; hem kendi avını görebilmek hem de başkasına av olmamak için hayati bir öneme sahiptir. Bu davranışın Australopitekus’ta (ve muhtemelen ağaçtan inen başka canlı türlerinde) görülmesine rağmen aynı zaman ve mekânda yaşayıp da öteden beri hep yerde kalan diğer canlı türlerinde görülmemesinin nedeni, kültürel bir davranışın yapısal bir alışkanlığa dönüşmesindendir. Ancak fizyolojinin yeni duruma göre şekil alması, kültürel evrenin doğası gereği uzun bir zaman alır. Australopitekus’tan sonra ilk insan atamız olan Homo Habilis’in (yetenekli insan) Afrika’nın kuzeyine ve güneyine doğru bazı göçler yaptığı görülür. Günümüzden 3 milyon yıl önceye gelindiğinde bu göçler artık çok yoğun bir hâl alır. Afrika’nın kuzeyine varan göçler iki kola ayrılır. Bunlardan birinin Cebelitarık boğazından İberik yarımadasına geçtiği ve oradan Avrupa’ya yayıldığı; öbür kolun ise Kuzeydoğu Mısır üzerinden Verimli Hilal’in merkezine doğru yol aldıkları biliniyor. İkinci kolun, günümüzden bir milyon yıl önce Mezopotamya’ya vardığı tahmin ediliyor. Rif vadisinden yola çıkan tür Homo Habilis olsa da Verimli Hilal’e vardığında o artık Homo Erektus yani “dikilen insan”dır. Göç yolunda mucizevi bir doğum gerçekleşmiş, Erektus dünyanın yeni kâşifi olarak henüz Mezopotamya’ya varmadan bayrağı Habilis’ten devralmıştır. Habilis, belki de görevini tamamlamış olmanın içsel huzuruyla yavaş yavaş tarih sahnesinden çekilmiştir.
Acaba Erektus’un doğumuna sebep olan şey “Büyük Göç” müydü? Yoksa göç olmasa bile bu doğuş kaçınılmaz mıydı? Her iki durumda da aynı sonucun doğması pek olası görünmüyor. Muhtemelen Büyük Göç gerçekleşmemiş olsaydı yani Habilis Rif vadisinden hiç çıkmamış olsaydı Erektus doğmayacaktı. Bu, Habilis hiç evrim geçirmedi demek değildir. Ancak “Büyük Göç olmasaydı da Habilis’in evrimi yine de Erektuslaşma ile sonuçlanırdı” demek de evrim sürecinin iklim koşullarıyla, bitki örtüsüyle, coğrafya yapısıyla ve hatta hafıza ve anılarla hiçbir bağlantısı olmadığını söylemek olur. Bu da âdeta “İnsan, dünyanın bir parçası değildir” demek kadar saçma bir söylem olur. Bu durumda doğal göçlerin, insan yaşamı üzerinde yalnızca kültürel değil, temel yapısal bir etkide bulunduğunu da görüyoruz.
Doğal göçler insana yalnızca rahat bir yaşama alanı bulmakla kalmaz, ayrıca zengin bir toplumsal hafıza kazanmasını ve çok çeşitli sesler tanımasını da beraberinde getirir. Bu sayede insanda hem düşünme hem de konuşma yetisi gelişerek nitelik kazanır. Bunun yanı sıra insanlık tarihi boyunca yaşanan bu göçlerin insandaki “keşfetme dürtüsü”yle de bir bağlantısı olsa gerek. Merak ve keşfetme arzusu insan tabiatına ait en belirgin özelliklerdendirler. Keşfetme arzusu umuttan doğar. İnsan doğasında, hep daha iyiyi, daha güzeli, daha özgürleştirici olanı arama özelliği vardır. Bu özellik insanda; uzaklarda bir yerde, mesela uzaktaki dağların ardında, o da olmazsa onların ardındaki dağların ardında, nehrin öbür yakasında, denizin ya da çölün ötesinde neler olduğuna dair derin bir merak uyandırır. Tabii cenneti ararken insan bazen kendini çöllerin ortasında veya kutupların buzullarında da buluverebilir ama yine de yolun sonuna dek gitmek ister. Bu arayış hâli, insan soyunun bütün yer küreyi dolaşmasını olanaklı kıldı. Bununla da yetinmeyip uzayın, evrenin yollarını zorlamaya başlamasını sağladı.
Yaşanan bu tarihsel hakikatler, insanın doğasında, mutlak ve ilelebet sınır anlayışlarına yer olmadığının da kanıtıdır. Başlı başına bu durum bile Max Weber’in “Demirden Kafes” olarak tanımladığı ulus devletin, insan doğasına ne denli aykırı olduğunu gözler önüne sermeye yeterlidir. Elbette klan/kabile döneminde toplulukların belli bir zaman diliminde “kendi bölgeleri” olarak gördükleri alanlar olmuştur. Bu bölgeler kendileri için yaşam alanı olmuştur. Nihayetinde varoluş için zaman ve mekâna ihtiyaç vardır. Ancak varoluş tek seferde olup biten bir şey değildir. Her varoluş bir zaman ve mekâna ihtiyaç duysa da bu, bir varlığın bütün varoluş süreçlerinin tek bir zaman ve mekânda gerçekleştiği anlamına da gelmez. Aksi hâlde farklılaşma, çeşitlenme, nitelik kazanma mümkün olamazdı. Hâliyle toplulukların ihtiyaç duydukları şey, varoluşlarını mümkün kılacak bir zaman ve mekândır; etrafı demir kafesle çevrilmiş ve ilelebet kendilerini hapsedecekleri bir açık hava zindanı (yani ulus-devlet) değildir.
Doğal göçlerin, insanın kültür havuzunu zenginleştiren bir yanı da vardır. Göç boyunca birçok farklı kültürle karşılaşılır. Farklı yaşam, inanç, dil ve düşünüş biçimlerine tanıklık edilir. Bu durum yalnızca bir kültürel zenginleşmeyi ve kültürel hoşgörüyü doğurmakla kalmaz, zekâyı esnekleştirip bilgiye tek boyutlu yaklaşma biçimlerini de silikleştirir.
Buraya kadar doğal göçlerin yapısını ve topluma etkilerini biraz açıklamaya çalıştık. Ancak uygarlık tarihiyle beraber artık doğal olmayan göçlerin trajik gerçekliğiyle karşılaşmaya başlarız. Sürgün olarak tanımlayabileceğimiz, zamana yayılmış ölüm olarak okunabilen zoraki göçlerin çağı başlar artık. Keşfetme arzusu, yerini meçhulün ıstıraplı korkusuna bırakır.
Yüksek olasılıkla toplumsal formlar büyüyüp nitelik değiştirdikçe göç aralıkları uzamaya, bir bölgede sabit kalma süreleri artmaya başladı. Kabile sürecinden kavim sürecine evrilen zamanla beraber, toprağa bir aidiyet ve bağlılık duygusunun geliştiğini tahmin ediyoruz. Muhtemelen yurt kavramının gelişimi buraya dayanır. Artık topluluk formundan çıkılıp toplum aşamasının gerçekleşme süresi, kaçınılmaz olarak öncekilerden daha uzun olacaktır. Bu dönüşüm, sosyolojide “Temel Kültürel Evre” ile ifade edilir. İnsanın mekânla ilişkisi artık daha köklüdür.
Merkezî iktidar, yayılmacı karaktere sahip olduğundan çevreye doğru ilerleyip istilaya yeltenir ve toplumlar da yurtlarını savunmayı bir varoluş meselesi olarak görüp direnir. Denilebilir ki uygarlık tarihi bir saldırı-direniş veya varlık-yokluk diyalektiği üzerinde şekillenmiştir. Merkezî uygarlık toplumlara üç seçenek bırakmıştır: biat, göç, yok oluş. Toplumların kendi tercihleri çoğunlukla direniş olmuşsa da bu direnişlerde yenilip soykırımdan kurtulabilenler belirsizliğe doğru hazin bir göç yolculuğuna başlamıştır. Tamara’nın hikâyesi gibi…
Merkezî uygarlık, insan emeğinin sömürüsü üzerinde varlığını sürdürebildiği için her zaman çok sayıda köleye ihtiyaç duymuştur. Hâliyle işgal edilen yurtlarda kendileri için ganimet yalnızca değerli eşyalar ve ürünler olmayıp köle ve cariyeler de en değerli ganimetlerden sayılır. Sümer, Akad, Babil, Asur, Mısır, Pers, Roma tarihleri, bu trajik gerçekliğin vahşi uygulamalarının tarihinden başka nedir ki?
Daha yakın tarihe, kapitalist modernite çağına geldiğimizde köleleştirmede metodolojik bir değişim yapıldığını görüyoruz: Bir yurdu işgal edip insanları zincirleyerek köleleştirmek yerine, insanların “gönüllü” kölelik yapmak için akın akın koştukları bir sistem. Tabii DAİŞ benzeri uygulamalar da tümden terk edilmemiş ama mecbur kalınmadıkça kullanılmayan bir yöntem olarak cepte saklı tutulmuştur. Bu yeni metodun içte ve dışta (yerelde ve küresel çapta) uygulanan mikro ve makro hâlleri vardır. Doğu-Batı ikilemi üzerinden şekillendirilmiştir. Batı demek cazibe merkezi demektir. Bolluk, refah, özgürlük merkezidir. Doğu ise öcüdür. Savaş, yoksulluk, çoraklık ve esaret yurdudur. Her iki kavramın yüklendiği bu yeni anlamların hakikatle bağlarının olup olmadığının maalesef bir önemi yok. Zira çağımız, algı yönetimi çağı. Görsellik çağında olduğumuz söylense de gerçeklik hiç de öyle görünmüyor. Gerçekte yaşanan durum, herkesin aklının sistem yöneticilerinin, iktidar sahiplerinin elinde olduğudur. Hâliyle onlar nereye bakmamızı ve nasıl görmemizi istiyorlarsa bizler de oraya bakıyor ve öyle görüyoruz.
Dünya üzerinde şekillendirilen Doğu-Batı ikilemi ülkelerin içine de yansımıştır. Dikkat edilirse özellikle Orta Doğu, Asya ve Afrika’da ülkelerin doğusu ile batısı bu genel kurala göre şekillenmiştir. Küresel çapta nasıl ki Doğu sömürge yeri; Batı yatırım yeriyse her ulus devletin doğusu sömürge, batısı yatırım yeridir. Türkiye, İsrail, Suriye, İran, Suudi Arabistan, Lübnan bu gerçeğin Orta Doğu’daki açık örnekleridir. Kuveyt, Bahreyn, Katar ve BAE’deki istisna ise; bu devletlerin, Basra’nın batı yakasındaki kurulmuş olmasından ve Basra’ya bağlı olarak varlıklarını sürdürebilmelerinden gelir. Bunların içindeki Doğu-Batı ayırımı, işçiler üzerinden gerçekleştirilir. “Kaliteli” işçiler yani rahat, geliri yüksek işlerde çalıştırılan işçiler batıdan, ayak işleri işçileri ise doğudan alınır.
Ulus devletlerin içindeki Doğu-Batı ayrımını da aşan mikro ölçekteki durum ise; kentlerin de artık Doğu-Batı ayrımına göre yapılandırılmasıdır. Şehirlerin çoğunda “Batı Kent” diyebileceğimiz lüks semtler, siteler vs. oluşturulur. Kentin yatırımı, şatafatı, üniversitesi, hastanesi kentin batısına doğru kaydırılırken; doğusu kendi kaderine terk edilir. Bu nedenle her kentin doğusu, her ulus devletin doğusu ve dünyanın doğusu (Orta Doğu’yu özel olarak kastetmekteyiz) “varoştur”. Varoşlarda yaşayan insanlar da Batılılara göre “paryadır”. Herkes parya kimliğinden ve varoşların zorlu yaşam koşullarından kurtulmak için mümkünse dünyanın batısına (Avrupa, Amerika) veya o olmazsa bulunduğu ulus-devletin batısına, o da olmazsa bulunduğu kentin batısına kaçmak ister. İnsanlar, Batı’da bir yaşam imkânı bulmak için birbiriyle yarışır hâle getirilmiştir. Her üç katmanda da Batı; fabrikaların, şantiyelerin, yatırımların yani özcesi istihdam olanaklarının ultra düzeyde olduğu yerdir. Modern köle olan işçiye her daim ihtiyaç vardır. Egemenler, kurulan bu çarkla işçilerin koşa koşa kendi ayaklarına gelmesini sağlamışlardır. Bu onlara seçme şansı da veriyor. Ne hazindir ki pazardan domates seçer gibi insan seçiyorlar; tazeler sepete alınırken “çürükler” varoşlara geri gönderiliyor. Gönüllü köle sayısında bir düşüş görüldüğünde hemen Doğu’daki ülkelerden birinde derin bir kriz ya da bir savaş patlatılır. Kuşkusuz ki savaşların tek nedeni bu değildir ama söz konusu ülkelerin yer altı zenginliği, jeostratejik konumu ve politik tutumu kadar bu konu da savaşların belirleyici nedenlerindendir. İçte veya dışta savaş hâlinde olan tüm ülkelere baktığımızda insanların kafile kafile Batı’ya göç ettiklerini görüyoruz. Suriye, Irak, Afganistan, Sudan, Libya, Kurdistan ve hatta bugün Suriye, Ukrayna bu iddiamızın ayan beyan kanıtlarını ortaya koymaktadır.
Göç politikasının başka bir yüzüne de dikkat çekmek gerek. Devletler çoğu zaman kendilerine muhalif ya da tehdit olarak gördükleri kesimleri; inanç, ideolojik ve etnik toplulukları tasfiye etmenin bir yolu olarak göçü kullanır. Bunu şöyle yaparlar: İçeride dehşetengiz bir baskı ortamı yaratıp insanları hareket edemez, nefes alamaz hâle getirirler. Bununla beraber gayriresmî şekilde oluşturdukları veya oluşumuna göz yumdukları insan taciri şebekeleriyle insanların, sözüm ona gizlice, yani kaçak olarak ülkeden kaçmalarını, Batı’ya göçmelerini sağlarlar. Bu bir soykırımdır! Soykırım kavramı sosyolojide bugüne kadar yalnızca kızıl soykırım (fiziksel imha) ve beyaz soykırım (kültürel imha-asimilasyon) olarak iki başlıkla ele alındı. Oysa buna artık üçüncü bir başlık da eklemek elzemdir: Gri Soykırım yani göç ettirerek yok etmek. İran, Afganistan, Pakistan, bir dönem Sudan bunu laik, seküler, sosyalist kesimlere karşı yaptı. İsrail Filistinlilere, Suriye (Hafız döneminde) Kürtlere karşı yaptı. Sovyetler Laçin Kürtlerine aynısını yaptı. Çin Uygur Türklerine, Babiller (Nebukadnezar dönemi) ve Romalılar (MS 100’ler) Yahudilere aynı şeyi uyguladı. 1915’te Ermenilere, 1920’lerde Rumlara yapılan da buydu. Tüm bunların adı gri soykırımdır.
Dünya tarihinde gri soykırıma karşı durabilen bildiğimiz iki önemli örnek vardır: Çingeneler ve Yahudiler. Büyük bedel ve eziyetlere rağmen bu iki toplum da gri soykırımın yok oluşu dayatan çarkından kurtulmayı (hem de iki bin yıla varan uzun bir zaman dilimine rağmen) nasıl başarmışlardır? Bu sorunun cevabını aradığımızda karşımıza iki temel kavram çıkar: getto ve kültür. Her iki toplum da dünya geneline dağılmak üzere yurtlarından göç ettirilmiştir. Ancak her iki toplum da gri soykırıma karşı öz savunma olarak (kendilerini ve sosyal benliklerini savunarak) gittikleri yerlerde gettolar hâlinde bir arada yaşamayı seçmişlerdir. Toplumlarını koruma bilinci onları, yalnızca fiziken bir arada kalmaya değil, kültürlerini ve sosyal benliklerini korumaya, ona sıkı sıkıya bağlı olmaya da zorlamıştır.
Yok oluş yalnızca fiziksel ölümle gerçekleşmiyor. Benlik yitimi de bir tür yok oluştur. Zorunlu göçü gri soykırım olarak adlandırmamızın nedeni; insanların belirsizlik içinde bir yok oluşa sürüklenmeleridir. Kimisi denizlerde boğularak, sınırlarda donarak, tozlu yollarda açlıktan ve susuzluktan kırılarak yok olurken kimisi de gittiği yerlerde dilini, kültürünü, toplumunu unutarak, sosyal benliğini yitirerek yok olur. Oysa yola çıkarken kimse kendini neyin beklediğini bilmez. Gri soykırım, belirsizlik ikliminde gerçekleşir.

(Buraya kadar dile getirdiğimiz hususlar kapsamında Kürtler ve göç konusuna biraz değinmek istiyorum. 1990’lardan bu yana çok ciddi bir Kürt nüfusu yurdundan göç ederek ya bulundukları ulus devletlerin ya da dünyanın batısına gitmek zorunda bırakıldı. “Enfal”, “Arap Kemeri”, “Denizi kurutup balığı yakalama” stratejileri Kürt gri soykırımı operasyonlarından yalnızca birkaçıdır. Kürtler, dünyaya en fazla dağılan halklardan biri hâline getirildi. Kürtlerde de getto kültürü olduğu hâlde Avrupa ve Amerika kıtasına gidenler ciddi bir dağılma yaşadı. Kürt diasporasının belli bir etkinliği olsa da Kürtleri bir arada tutma konusunda yeterli düzeyde bir başarı sağlayabildiği söylenemez. Hâliyle hem gri soykırımı boşa çıkarmada hem de güçlü bir diplomasi ile Kürt sorununun çözümüne etkili bir katkı sunmada beklenen düzeyde olmadığı görülmektedir.)
Çingeneler bir tepki olarak kendilerini dışa kapatıp korudu. Yahudiler ise gettonun yanı sıra entelektüel birikimlerini ve sermayelerini politika ve diplomasinin hizmetine koyarak bunu başardı. Yahudi diasporasının yakın tarihine damgasını vuran Haim Weisman, incelemeye değer bir diaspora ve diplomasi dehasıdır. 1897’de siyonist örgüt kurulduktan sonraki yıllarda Haim Weisman, örgütün Londra temsilcisi olarak atandı. Bahsettiğimiz yıllar Britanya’nın hegemonyayı elinde bulundurduğu yıllardır. Aynı yıllarda Yahudiler, Basel kongresinin temel kararlarından olan “Filistin’de bir Yahudi millî devleti kurma” kararını hayata geçirmeye çalışmakla ve dünya üzerinde dağılan Yahudilerin Filistin’e dönmelerinin önünü açmakla uğraşmaktaydı. Haim Weisman o süreçlerde tarihî bir rol oynadı. Londra’da faaliyet yürüttüğü yıllarda İngiliz kamarasındaki senatörlerin çoğunu kendine bağlamayı ve bu sayede kamaranın siyonistlerinin politik çıkarları temelinde hareket etmesini mümkün kıldı. Balfour deklarasyonunda onun dehası görülür. Gücünü entelektüel birikiminden, politik aklından, Yahudi sermayesinden, Yahudilerin diasporadaki güçlü örgütlülüğünden ve kendi istihbaratından almaktaydı. Her ne kadar siyonist gaye tartışılıp mahkum edilmesi gereken bir ülkü olarak önümüzde dursa da sayısız göç ve soykırıma karşı Yahudi toplumunun varlığını koruyabilmesi için Weisman’ın diasporal faaliyetlerinin yöntemi önemli rol oynuyordu.
Peki diasporadaki Kürtlerin kendi içlerinden Kürt Weismanlar çıkartmalarının önündeki engel nedir? Demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigma temelinde derin bir entelektüel birikim elde ederek; Kürt sermayesini oluşturarak; sosyal, kültürel ve siyasal açıdan Kürtleri örgütleyerek Kürt diasporası çok güçlü hâle getirilebilir. Bu diaspora eğitimden istihbarata, diplomasiden ekonomiye dek birçok faaliyeti aktifleştirdiğinde Kürt sorununun demokratik çözümüne etkili bir katkı sunabileceği gibi gri soykırımı da boşa çıkararak yurt dışına göçen Kürtlerin sosyal benlik yitimine uğramasını, beyaz soykırım tuzağına düşmesini engelleyebilir.
Yayın Tarihi: 03/02/2024