PolitikART
Portre

Geride genç ölüm kalır

Sayı: 350
Erkan Gülbahçe
Yeter Gültekin ile bu söyleşi ölümünden kısa bir süre önce yapıldı. PolitikArt’ın bu sayısını birlikte yapmayı planlamıştık. Ancak yarım kaldı. Bu söyleşi yalnızca Hasret’in hikayesi değil aynı zamanda katillerin peşine düşen Yeter Gültekin’in mücadelesinin de hikayesi. Yeter Gültekin ile Hasret’i, Sivas katliamını, Hasret’in yarım kalan projelerini, katliamın ardından yürütülen adalet mücadelesini konuştuk. Şimdi sözü Yeter Gültekin’e bırakıyoruz…

Hasret, 22 yıllık kısacık ömrüne, kuşaklar boyu sürecek bir müzikal miras sığdırdı. Bağlamasıyla, diliyle, derlediği şarkılarla ve besteleriyle yalnızca bir sanatçı değildi, halkının sesi, belleği, direnişi oldu. Onun için müzik, kimlik, adalet ve özgürlük mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıydı.

Sanatsal yolculuğunun en önemli duraklarından biri, Türkiye’de ilk defa yasal olarak yayımlanan Kürtçe kaset olan Newroz serisine imza atmasıydı. Bu yalnızca bir albüm değil, Kürtler için tarihi bir adımdı. Hasret, bu çalışmayla yasaklı bir dili müziğin kanatlarında yeniden topluma taşıdı. Aynı zamanda özellikle Koçgiri Kürtlerinin unutulmaya yüz tutmuş müzikal eserlerini derleyerek yeniden hayat verdi.

Ne var ki bu büyük yolculuk, 2 Temmuz 1993’te Madımak Oteli’nde, Uğur Kaynar’dan Metin Altıok’a, Muhlis Akarsu’dan Nesimi Çimen’e kadar 33 canla birlikte vahşetin ateşiyle yarıda kesildi.

Hasret’in “Genç Ölüm” şiirinde söylediği gibi: “Yakılır dizelerim, kurutulur gözlerim, geride genç ölüm kalır.”

Bu dizeyi, katledilmesinden üç yıl önce, henüz 19 yaşındayken yazmıştı. Metin Altıok’un “Oyulmuş Bir Fotoğrafta Kalırım” ve “Kavaklar”ı, Uğur Kaynar’ın “Doğduğum Şehir’e gidiyorum” dizesi, Muhlis Akarsu’nun “Kül Olup Kavrulsam Da”sı … Bunlar ölümlerinden hemen önce yaratılmış, büyük bir sanat ve ağır bir hakikatin ürünleridir.

Yeter Gültekin ile bu söyleşi ölümünden kısa bir süre önce yapıldı. PolitikArt’ın bu sayısını birlikte yapmayı planlamıştık. Ancak yarım kaldı. Bu söyleşi yalnızca Hasret’in hikayesi değil aynı zamanda katillerin peşine düşen Yeter Gültekin’in mücadelesinin de hikayesi. Yeter Gültekin ile Hasret’i, Sivas katliamını, Hasret’in yarım kalan projelerini, katliamın ardından yürütülen adalet mücadelesini konuştuk. Şimdi sözü Yeter Gültekin’e bırakıyoruz

“Geride genç ölüm kalır” dizelerini henüz 19 yaşındayken yazmıştı. Hayatının baharında bu kadar sık ölümden bahsetmesini hala tam olarak anlayabilmiş değilim.

Hasret’in çocukluk yıllarına dair hem kendi anlattıklarından hem de ailesinden dinlediklerinizden yola çıkarak; doğduğu köy, ailesinin göç hikâyesi, iki dilli büyümesi, köyle bağı ve küçük yaşta ortaya çıkan müzik merakı hakkında neler söylemek istersiniz?

Sivas İmranlı’ya bağlı Kılıçköy’ün Han mezrasında doğmuş. Doğduğunda babası Almanya’daymış. Yani ailede hem köylülük hem işçilik hali iç içe. Hasret, annesi ve ablalarıyla birlikte köyde büyüyor. Daha sekiz aylıkken, babası izne geldiğinde koşulların zorluğu nedeniyle çocukları İstanbul’a götürmeye karar veriyor. Ablalardan biri okul çağında, küçük çocuklar var, köy hayatı zor. Böylece Hasret bebekken ailece İstanbul’a taşınıyorlar.

Tabii göçün de bir mantığı oluyor. İnsan şehirde de yine kendi gibi olan insanların arasına yerleşiyor. Onlar da Bahçelievler’e, Koçgiri’den göç etmiş akrabalarının bulunduğu mahalleye taşınıyorlar. Hasret orada büyüyor ama her yaz mutlaka köye gidiliyor. Bu, hem aile geleneği hem de Hasret’in gönül bağıyla ilgili bir şey. Köyde babaannesi, kuzenleri, bir amcası daha var. Hasret’in hayatı boyunca ayağının biri hep Handa kaldı.

Babaannesini 2006’da kaybettik. Çok güçlü, erdemli bir kadındı. Türkçeyi pek bilmezdi. Bizimle Kürtçe konuşurdu, biz anlamaya çalışırdık. O da bizim söylediklerimizi çözmeye çalışırdı. Hasret için çok kıymetliydi, hayatını etkileyen figürlerden biriydi. Zaten evde de İstanbul’da Kürtçe konuşuluyordu. Hasret küçük yaşta Kürtçeyi öğrenmişti. Bu çok önemli, çünkü başka ailelerde, özellikle şehirde, dil kayboluyor. Hasret’in kimliği daha müziğe başlamadan önce, dil üzerinden şekillenmişti.

Köyünü, toprağını çok seviyordu. Geçmişe, tarihe, edebiyata büyük ilgisi vardı. Sadece bilgi olarak değil, duygusal olarak da bağlıydı. Sivas’ın ozanlık geleneği çok güçlüdür. Hasret’in köyünde de bu gelenek canlıydı. Çocukken köyde tanıdığı isimlerden biri Haydar Acar’dı. 90 yaşını geçmişti. İstanbul’da yaşıyordu Hasret onunla tanışma fırsatı bulmuş ve kendisine çok etkilenmiş.

İlkokula başlamadan önce daha çocukken İstanbul’daki evlerinin kömürlüğünde kırık bir bağlama bulmuş. İlle yukarı çıkaralım diye annesine yalvarmış. Annesi “kırık, ne yapacaksın” demiş ama Hasret ısrar etmiş. Kendi taşıyamadığı için annesi çıkarmış yukarı. Babası tekrar izine geldiğinde bu kez ona bir bağlama alıyor. Daha okula bile başlamadan bağlaması oluyor.

Ben de Sivaslıyım. Bizim ailemiz de çiftçilikten işçiliğe geçmiş bir aile ama bazı farklılıklar var. Biz Kangal’ın bir köyündendik, Hasret Koçgiri’den. Bizim köy de Alevi köyüydü ama ailede Kürtçe bilen yoktu.

Koçgiri ise daha içine dönüktü. Alişan Bey’den sonra yaşananlar da bunda etkili. Alişan Bey kayınvalidemin dedesidir. 1911’de Londra’da hukuk okumuş, Mustafa Kemal ile mektuplaşmış, mebusluk önerilmiş biri. Koçgiri İsyanı’ndan sonra yaşanan kıyım o kadar ağır ki, aileler mecburen içlerine kapanmışlar.

 

İstanbul’da içe kapanma durumu devam etti mi?

İstanbul’a gelince de bu çevre pek değişmiyor. Aile yine kendi içinde, kendi akrabalarıyla bir yaşam kuruyor. Ben Hasret’ten sonra tanıdım Koçgirilileri. Ben bizim aileyle kıyaslayarak anlatıyorum. Biz evde Türkçe konuştuğumuz için çocukken başka bir kültüre ait olduğumuzu pek fark etmiyorduk. Oysa Hasret çocuk yaşta iki dilli büyümüştü. Hem dili hem kökü, her şeyle çok bağlıydı.Hasret’in toprağına, diline, tarihine olan bağlılığı onu sadece bir müzisyen değil, aynı zamanda derinlikli bir insan yaptı. Bu yönleri daha çocukken şekillenmişti.

Müzikal yeteneği elbette bambaşkaydı ama dünyayı anlamaya, geçmişi öğrenmeye, derinleşmeye olan ilgisi ayrı bir özelliğiydi. Bu iki yön bir araya geldiğinde, işte o zaman Hasret Gültekin ortaya çıkıyor.

 

 

Ne zaman tanıştınız?

Aralık 1989’da tanıştık biz. Yanılmıyorsam ya Sendika Gecesi’ydi ya da Yılmaz Güney’i Anma Gecesi, Almanya Leonberg’de. Ben o yıllarda Köln’de hem Öğrenci Derneği’nin kurucu üyesiydim hem de Öğretmenler Derneği’nde aktiftim. Üniversitede okurken öğretmenliğe başlamıştım. Fakir Baykurt’tan Mevlüt Asar’a, Kemal Yalçın’dan başka pek çok yazarın üyesi olduğu bir yerdi.

DSB’den Derya, “Köln’de Hasret diye bir müzisyen var, arabayla gelirken onu da alır mısın?” dedi. Ben şaka yollu “Tanıdığım türkücüler bana yetiyor, bir tane daha başıma sarmayın” dedim. “Biletini ödeyeyim, trenle gelsin” diye ekledim. Sonuçta ben Perşembe gittim, Hasret Cumartesi geldi. Kuliste tanıştık. Orada Abuzer Karakoç, Hasret, Muzaffer Oruçoğlu, Arif Sağ, Cüneyt Canver, Nülüfer Akbal gibi birçok sanatçı vardı.

Ondan sonra Köln’e gelindi. Köln’de ortak birçok arkadaşımız vardı, görüştük. 3-4 ay sonra bana evlenme teklif etti.

Hasret 20 yaşında Türkiye’de ilk yasal Kürtçe albümü çıkarma cesaretini gösterdi. Newroz albümünü yaparken “Sen yanmasan, ben yanmasam…” diyerek bedelini ödemeye hazır olduğunu söylüyordu. Sonra, “Babaannemin türkülerini kaydediyorum, kimseden izin almam” demişti.

Asimilasyonun yoğun yaşandığı, Kürtçe müziğin yasaklı olduğu bir dönemde Hasret Gültekin’in bu kadar genç yaşta Kürt kimliğini sahiplenip ilk yasal Kürtçe albümü yapma cesaretini göstermesini sağlayan etkenler nelerdi?

Hasret, vizyonu geniş, çalışkan, bazen saplantı derecesinde bir şeylerin peşine düşen ve çok aceleci biriydi. Onun temposuna yetişmek zordu. Sürekli yeni projeler peşindeydi.

1989’dan sonra Kürt meselesine dair bilinçli bir duruşu vardı.

1990’da, köyümüzde tanımadığı bir müzisyen olan Gani’nin Jiyan albümünü, bir ortak arkadaşımızın ricasıyla yaptı. Türkiye’de bunun yapılması o dönem mümkün değildi. 1991’de ise Şivan’ın Krivo albümünün enstrümantal gibi çıkmasına ön ayak oldu. Sözler çıkarılmıştı ama müziğin Şivan’a ait olduğu biliniyordu. Bazı bölümlerde Şivan’ın arajnamesi vardı, Hasret sözleri anlaşılmaz hale getirmişti. Böylece albüm, doğrudan söz içermeden yayımlandı.

Bu süreçte Hasret’in aklında şu fikir oluştu: “Newroz’u enstrümantal yaparım. Söz yasaksa, sözsüz yayınlanabilir.” Kayıtları yaptı, bitirdi. O sırada danışmanlık yaptığı NEPA firması solo albüm istiyordu. Hasret, “Size Türkçe bir solo albüm yaparım ama Newroz enstrümantalini de yayımlarsanız” dedi. NEPA, Kürt meselesiyle ilgisi olmayan ama demokrat çizgide, Ruhi Su serisini yayınlayan, Raks’la ortak ve mali gücü yerinde bir firmaydı. Firma, doğrudan kendi adıyla yayınlamak yerine, iflas etmiş Modern Plak’ın işletme belgesini kullanarak albümü çıkardı. Resmiyette Modern Plak, gerçekte NEPA tarafından yayımlandı.

Bandroller alındı, albüm hazırlandı. Ancak reklamlar konusunda sorun çıktı. Hasret, albüm kapağına yaşlı bir Kürt erkeğinin fotoğrafını koymuş ve ağzına, sözsüz olduğu için, beyaz bir şerit çekmişti. Normalde NEPA’nın reklam verdiği bazı gazeteler bu görsel nedeniyle ilanı basmadı.

Bu dönemde başka sanatçılar da Kürtçe müzik konusunda konuşmaya başladı. Hasret’e de bu konuda sorular geldi. Onun cevabı netti: “Eğer Kürtçe müzik yasağı kalktığında sadece kına gecesi oyun havaları söylenecekse, bu yasağın kalkmasının bir anlamı yok. Zaten bir Mumdur iki mumdur söyleniyor Asıl halkın türkülerini, acılarını, ağıtlarını, depremleri, yaşanmışlıkları anlatan örneğin Arix eserleri yayınlayamayacaksak, bunun bir anlamı yok.”

“Newroz’un sözlü versiyonunu yapacağım” dedi. O dönemde Hasan Saltık da NEPA’da çalışıyor ya da en azından destek veriyordu. Çevresinden “Henüz zamanı değil” gibi uyarılar gelse de Hasret ısrar etti.

Newroz Albümünü yapmaya başladığında 20 yaşındaydı bu cesaretle yola çıkması çok kıymetliydi. Ona göre devrim, tam da buydu. Başka isimler sonradan “İlk Kürtçe albümü ben yaptım” dese de, bu tarihin gerçeğini değiştirmez: Türkiye’de ilk yasal Kürtçe albümü çıkaran kişi Hasret Gültekin’di.

O dönem Hasret’e en çok sorulan soru, neden albümde kendi sesini kullanmadığıydı. Hasret, “Evet, ben Kürtçe bilirim, konuşurum. Bu albümü yapmaya cesaret ettiğime göre söylemeye de cesaret ederdim” diyordu. Ancak, “Ben asimilasyonun en ağır yaşandığı bölgelerden birinde yaşadım, Kürtçeyi öyle öğrendim. Benden daha iyi söyleyebilenler söylesin istedim.”

Hasret’in bu yaklaşımı, sanat dünyasında nadir görülen bir alçakgönüllülük örneğiydi. Bugün hala, “Benden daha iyi söyleyen söylesin” diyebilen sanatçı sayısı çok az… Üstelik bu sözü, yaşı 20 de olsa 70 de olsa aynı samimiyetle söyleyebilen neredeyse yok.

 

Bu süreçte Hasret ne tür zorluklar yaşadı?

O kayıtları yaparken bazı siyasi çevrelerden insanlar gelip, “Bizimle yapacaksın” ya da “Yaptırmayız” gibi sözler söylediler. Hasret, “Ben babaannemin türkülerini kaydediyorum. Bunun için kimseden izin almam. Kendi imkanlarımla yapıyorum. Başkaları da yapabilir. Bunun için izin almam gereken bir yer olduğunu düşünmüyorum” dedi. Bu süreçte “Kendini yakma” uyarıları yapanlar oldu. Hapis ya da işkence ihtimalini hatırlatan avukat arkadaşlarımız da vardı. Ama o, “Bunu yapacağım. Bekletmek bana yakışmaz. Diğer albümlerimde Unkapanı koşullarına göre hareket ettim, ama konserlerde daha özgür bağlama çalabiliyorum. Bu albüm de kendimi ifade etmemin başka bir yolu” dedi. Bedeli ne olursa olsun ödeyeceğini, “Sen yanmasan, ben yanmasam…” sözleriyle ifade etti.

Newroz’un yazılışı bile sorun oldu. Bir gazete, reklamı yayınlamak için Kürtçedeki “W” yerine Türkçedeki “V” harfiyle yazmayı teklif etti. Hasret, “Bu albüm Kürtçe, öyle yazılmak zorunda” diyerek taviz vermedi.

Müzikal tercihlerinde de aynı tavrı gösterdi. Uğur Işılak stüdyoya geldi, albüm istedi, yapmadı. Sabahattin Akkiraz da 1992’de iki kez gelip albüm teklif etti, yine kabul etmedi. O dönem bu işler, kendi kazanabileceğinin birkaç katı para getirebilirdi.

“Türküler Yalan Söylemez” albümünde yer alma sebebi Arif Sağ’la çalışmak değildi. Hasret, Emekçi'nin Türkiye’de dinlenebilmesi ve legalleşebilmesi için bu projeye girdi. Arif Sağ, “Emekçiyle albüm yapalım mı?” deyince, “Yapalım, Emekçi’ye destek oluruz” dedi.

Hasret’in gerçekleştiremediği, yayınlanmamış ya da çok az bilinen çalışmaları var mıydı?

Hasret’in yayınlanmamış şiirleri ve konser kayıtları vardı. Yapmak istediği pek çok proje vardı. Ortalıkta bu konuda çok yanlış bilgi dolaşıyor. “Enel Hak” adını vereceği bir albüm planlıyordu. Bu albümde Rubailer, İbreti’den eserler yer alacaktı. Bu konuyu Mazlum’la, Musa Eroğlu’yla ve samimiyetine güvendiği başka müzisyenlerle çok konuşmuştu. Henüz bu konuda yapılmış bir kayıt yok. Sonradan bazı denemeler oldu ama tamamlanmadı. Hayyam’a özel bir ilgisi vardı; onunla ilgili neler yapabileceğini Mazlum’la sıkça konuşurdu.

Bir başka projesi de “Lo” adını verdiği Kürtçe albümdü. Kürtçesini geliştirdikten ve diksiyonunu çalıştıktan sonra kendi söyleyebileceği türkülerden oluşan bir albüm yapmayı planlıyordu. Ancak bunları gerçekleştiremedi.

Amsterdam’daki bir etnik müzik üniversitesinden ders vermesi için teklif almıştı. Yaşının genç olduğunu, önce bazı projelerini tamamlayıp sonra memur hayatına geçebileceğini söylerdi.  Ancak önce Newroz’lar gibi projelerini bitirmeyi, hatta gerekirse üniversitede müzik okuyup öyle ders vermeyi düşünüyordu.

Amsterdam’daki teklif, konservatuvar diploması şartı olmayan bir dersti. Yine de Köln Üniversitesi’ne başvurmuştu. Görüşme sonrası lise diploması olmadığı için dışarıdan bitirip 1994’te üniversiteye başlama planı yaptı.

Müzikal vizyonunda, bazı eserlerin senfonik düzenlemelerinin yapılması gerektiğini savunurdu. Kürt bölgelerinde çekilen filmlerin müziklerinin, o coğrafyayı tanımayan kişilerce yapılmasını anlamsız bulurdu. Arabeske dönüşme tehlikesinden hem enstrümantal hem söz anlamında korkardı.

 

Hem şiirlerinde hem de konuşmalarında erken yaşta ölüm temasına yer verdiğini görüyoruz. Hasret bu konuyu sıkça dile getirmesini nasıl açıklıyorsunuz?

Anadolu’da yaşayan, göz önünde olan ve bazı konularda cesur davranan bir insanın aklına böyle şeyler gelebilir elbette. “Geride genç ölüm kalır” ifadesi de bunun bir yansımasıydı. Bu, bir endişe olarak kabul edilebilir ama Hasret bunu sık sık dile getirdiğinde aramızda tartışmalar olurdu. Bu ruh halini bugün hala tam olarak anlayabilmiş değilim. Hayatının baharında, hayallerin kurulacağı bir yaşta ölüm düşüncesi bende hala soru işareti.

 

(Aziz Nesin Madımak Oteli'nde, önde Metin Altıok)

1993’te Pir Sultan Abdal Kültür Festivali’ne katılma kararını nasıl aldı? Gitmeden önceki ruh hali nasıldı? O günlere dair sizinle paylaştığı özel düşünceler, planlar veya endişeler var mıydı?

Hasret, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin düzenlediği anma ve festivallere her zaman katılırdı. 1988’de kurulan bu derneğin ismini çok kıymetli buluyordu.

Pir Sultan Abdal etkinliklerine gitmesi zaten tartışma konusu olmazdı, her zaman katıldığı bir etkinlikti. O yaz için de plan belliydi: Benim ders verme sürem Mayıs sonunda bitiyordu, yeni dönem Eylül ortasında başlıyordu. Haziran, Temmuz, Ağustos boyunca İstanbul’da olacaktık. Hasret yine Pir Sultan Abdal etkinliğine gidecekti. Hatta Hacı Bektaş’ta bir gençlik konseri için de söz vermişti.

Ama hayat farklı gelişti. Hiç hesapta yokken hamile kaldım ve hamilelik riskli geçti. Haziran’da düşük tehlikesiyle hastaneye yattım. Mayıs’ta biletlerimizi almıştık ama doktor uçağa binmemin mümkün olmadığını söyledi. Biletleri erteledik, ardından doğuma kadar yatmam gerektiği ortaya çıktı.

Hasret için Pir Sultan Abdal etkinliğine gitmek önemliydi.

Ben hastaneden çıkmıştım. Doktorlara, annem ve babam yanımda olacağı için evde yatabileceğimi, hastanede kalmak istemediğimi söyledim. Böylece Hasret rahat edebilir, aklı bende kalmazdı.

Planına göre Ankara’ya inecek, Musa Eroğlu ile Sivas’a gidecek, babaannesini bir gün ziyaret edecek, 3 Temmuz’da Banaz’daki konserini yapacak ve 4 Temmuz’da dönecekti.

Sonradan anladığım kadarıyla, Sivas’taki etkinliklerin oraya alınması konusunda bazı telefon görüşmeleri yapılmış. Ne kadar doğru, ne kadar değil, bilemiyorum. Ancak böyle bir vahşetin yaşanabileceği kimsenin aklında yoktu. Yıllardır söylüyorum, orada bir “devlet bilinci” eksikliği vardı. Pir Sultan Abdal’ın heykelinin yeniden Sivas’a dikilmesini tarihi olarak önemli görüyorduk ama koşulların güvenliğini, yerel halkın, emniyetin ve belediyenin tavrını yeterince düşünmemiştik.

30 Haziran akşamı konuştuk. Ankara’ya gitti, Musa Eroğlu ile buluştu ve birlikte Sivas’a geçtiler. 1 Temmuz akşamı beni aradı. 2 Temmuz günü ise aramadı, ne sabah ne de öğle. Bu durum içime ateş düşürdü, bir anormallik olduğunu hissettim.

1 Temmuz’da konuştuğumuzda ona, Aziz Nesin’e sözlü bir saldırı olduğunu, dikkat etmelerini, otelde kalmamalarını, herkesin aynı yerde bulunmamasını söyledim. Hasret ise, “Korkma” dedi. Şükrü Erbaş, Aziz Nesin ve diğerleri yolda yürürken sözlü bir tartışma olmuş ama fiziki saldırı olmamış.

O an ne düşünürsünüz? Hasret 22-23 yaşında. Yanında 50-70 yaşlarında, siyasi deneyimi ve etkinlik tecrübesi olan isimler var. 100’ün üzerinde sanatçı, yerelde destek veren birçok dernek ve insan bulunuyor. Böyle bir durumda ne yapılacağını bildiklerini düşünürsünüz. Ama sonradan gördük ki maalesef ne böyle bir öngörü var ne de tecrübeye dayalı bir hazırlık. Sadece Erdal Ayrancı gibi birkaç kişinin “barikat kuralım, giremesinler” ya da “şuradan şunu yapalım” şeklindeki önerileri dışında herkes tamamen hazırlıksız yakalanmıştı. Birileri “bekleyin” dediğinde beklediler. Bugün insan, o kadar saat beklemenin ne gereği vardı diye düşünüyor. Sonradan dinlediklerimle kesinleşen düşüncem, devlet bilincimizin bulanık olduğudur. Sorulması gereken sorular hala var. Bunun devletin parmağı olduğunu düşündüğümüz, organize bir katliam olduğuna inanıyoruz. Ama bence hala sorulmamış ve cevapsız kalmış başka sorular da var.

 

 

O gün otelde çocukları sakinleştirmeye çalışıyordu. Bir yandan da Asaf’ı dışarı çıkarmaya uğraşıyordu. Koridorda gençleri teskin ederken gördük onu son fotoğraflarda.

Nedir bu sorular?

Fikri Sağlar heykel gönderdi, kendisi neden gelmedi? İnönü, Başbakan yardımcısıydı ama “sözümün bir ağırlığı yoktu” dedi. O zaman bunu telefonda insanlara söyleyip “başınızın çaresine bakın” diyebilirdi. Bekleyin demek yerine böyle bir uyarı yapmalıydı. Valiye gelince, adı üzerinde vali; hiçbir şey yapamıyorsa bile bir kişiyi dışarı çıkarabilseydi marifetti. Murtaza Demir defalarca kültür bürosuna gidip geldi. Vali, her girip çıktığında iki genci çıkarıp “otele dönmeyin” diyebilirdi. Neden illa ateşin atılmasını beklediler?

Arif Sağ bugüne kadar hep konuşur, ama bir duruşmaya katılmadı, bir sanatçı dostuyla ilgili doğru bir cümle kurmadı. Bana göre bunlar tarihin sorumluluklarıdır. Arif Sağ röportajlarda “Bir Büyük Birlik Partili’yi donmaktan kurtardığım için o da bizi kurtardı” diyor. Bu cümleyi kuramazsınız. Siz o yüzden kurtarılmadınız. Otel yanıp kül olduktan ve yangın neredeyse bitmek üzereyken, Büyük Birlik Partisi’ne yukarıdan direktif geldi. Yoksa oradaki il yöneticisi sizin donmaktan kurtardığınız kişi olduğunu bile bilmiyor olabilir. Mehtap Yücel’in tanıklığı var; atlamak istediklerinde sopalarla bacaklarına vurulduğunu, küfredildiğini anlatıyor. Peki aynı kişiler 1-2 saat sonra niye atlamalarına izin verdi? Çünkü yaşatılması istenen vahşet yaşatıldı. Bundan sonra da kurtarıcı rolüne bürünmek istediler.

Büyük Birlik Partisi’nin girmek istediği kılıf bu. Böyle bir hakkınız yok. Ya davaya müdahil olursunuz, mücadelenin parçası olursunuz ya da sonsuza kadar susarsınız. Göz tanıklığınız, tarihi tanıklığınız, davanın hem mahkeme hem de toplumsal vicdan önündeki sorumluluğu önemlidir. Bildiklerinizi ve gördüklerinizi gerçekliğiyle anlatmıyorsanız, sonsuza kadar susmanız gerekir.

Hepimizin insanlığa karşı bir sorumluluğu var. Hasret’in eşi olmamdan, Ronî’yi babasız büyüten anne olmamdan bağımsız olarak söylüyorum: Büyük Birlik Partisi’ni aklayamazsınız. İki çocuğunu kaybetmiş bir anneye rağmen bunu yapamazsınız. Sanatçılığı, müzikal emeği, kültüre hizmeti ayrı bir konu ama Sivas Katliamı’yla ilgili herkes cümle kuramaz. Mağdur olan, o çocukların anneleri, babasız ve anasız kalan çocuklardır.

Hasret son konuşmamızda bana “Korkma” demişti. Adalet duygum ancak gerçek suçlular ve siyasi sorumlular yargılandığında tatmin olacak. Siyasi sorumlular hesap vermedikçe gerçek adaleti sağlanmış olmayacak.

Madımak’ta yaşanan trajediye dair Hasret’in son anlarına ilişkin size aktarılmış bilgiler var mı?

O gün yanında olan ve sonrasında bir kazada kaybettiğimiz Kadir Karakoç’un anlattıkları var.

Hasret otelde değil, kitapçılık yapan bir arkadaşında kalıyor. Sabah geliyorlar, dışarıda kahvaltı yapıyorlar. Akşam olmadan babaannesine geçmeyi, bir gece orada kalıp üçüncü gün Banaz’a dönmeyi planlıyor.

İlk kültür merkezine saldırı olduğunda, Kadir’in anlattığına göre Hasret oturdukları yerden fırlayıp “Otele gitmemiz lazım, çocuklar ne yapacaklarını bilemez, yaşlılar akıl edemez” demiş. Hemen taksi çevirmiş. Kadir, “Gitme” diye ceketinden tutmuş ama Hasret gitmiş.

Bir başka tanıklıkta, Hasret tütün sarmış, birini kendine birini Arif Sağa vermiş ve “Son sigaramız olabilir” demiş. Serdar Doğan’ın anlattığına göre, bazı yaşlılar en üst kata çıkarılmış. Aziz Nesin de en üst kattaymış, camlarda görünmemeleri için. Taşlanan binada daha çok kargaşa çıkmasın diye görünmemeye çalışıyorlarmış. Erdal Ayrancı ve bazı gençler barikat kurmayı düşünmüş, ateş ise kimsenin aklında yokmuş.

Fotoğraflardan ve Mehtap Yücel’in tanıklığından, Hasret’in koridorda özellikle çocukları sakinleştirmeye çalıştığı biliniyor. Bir yandan Asaf’ı kaçırmaya uğraşıyor, bir yandan da gençleri teskin ediyorlarmış. Bir başka anlatıma göre, ilk taşlama anında Hasret birinci kattan görüntü almaya çalışmış. Kendi kamerası büyük olduğu için getirmemişti, muhtemelen oradakilerden birinin kamerasıydı.

Ben ise sabahtan endişelenmeye başlamıştım. Normalde Hasret, özellikle uzak olduğunda, benim özel durumumu da bilerek sabah-akşam arardı. O gün aramayınca, akşama doğru saat 6-7 civarında hala telefon gelmeyince içime bir ateş düştü. Adını koyamıyordum ama yerimde duramıyordum.

Tam o sırada Köln radyosunda “Sivas’ta bir olay çıktı” cümlesini duydum. Endişeleniyordum ama başkalarını da telaşlandırmak istemediğim için İstanbul’u aramadım. Dayanamayınca annemi, ablalarımı aradım. “Belki İstanbul’u aramıştır” diye düşündüm. Ablam, “Bir sıkıntı yok” dedi ama içimdeki huzursuzluk geçmedi.

Hasret’in böyle bir durumda mutlaka beni arayacağını ya da arkadaşına beni de aratacağını düşündüğüm için, söylenenler bana inandırıcı gelmedi. Bir anda beklenmedik bir şey oldu. Hafta içi bir gündü, normalde Almanya’da akşam saatlerinde misafir gelmezken eve insanlar gelmeye başladı. “Yeter, rahatsız” diyorlardı ama bir anormallik olduğu belliydi. Hollanda’dan akrabalarımız gelmişti. Onları görünce artık kötü bir şey olduğundan emin oldum.

Almanya saatiyle 21.00 civarında, haberi bir Türk televizyonunda duydum. Hemen ardından otelin yandığı haberi geldi. Zaten ilk sayılan isimler arasında Hasret vardı. O anda tek düşündüğüm, yola çıkmam gerektiğiydi. Görmeden inanmam, mutlaka gitmem lazım diyordum.

Gece saat 1:00’de tanıdıklar aracılığıyla Ankara’ya dört kişilik uçak bileti alabildik, annem, babam, kardeşim ve ben. Ayakta duramıyordum, küçük erkek kardeşim beni kucağında taşıyordu. Eve gelen kalabalıkla birlikte havaalanına gittik. Sürekli “Kimlikler karışmıştır” deniyordu ama aklımıza önce Hasret geldi. Diğerlerinin hepsi de tanıdığımız, sevdiğimiz insanlar. Zaten vicdan sahibi biriyseniz, tanımasanız bile aynı acıyı hissedersiniz.

3 Temmuz sabahı Ankara’ya indik, oradan Sivas’a geçmek istedik ama doğrudan geçemedik. Valiliğe götürüldük, “Niye geldiniz, ne yapıyorsunuz?” diye saatlerce sorgulandık. Ardından köye geçmek için ticari araç bulamadık. Köyümüzden bir abi, “Ben götürürüm” diyerek bizi aldı. Bu sırada Hasret’in, İmranlı’daki amcası tarafından köye götürüldüğünü öğrendim. Köyden yola çıkmadan önce telefonla konuşuldu ve Hasret’in Han’a defnedilmesine karar verildi. Bu, onun her zaman söylediği bir istekti: “Başıma nerede ne gelirse gelsin, beni Han’a götüreceksiniz.”

Arif Sağ bugüne kadar hep konuşur ama Sivas Katliamı’yla ilgili bir duruşmaya katılmadı, bir sanatçı dostu için doğru düzgün bir cümle kurmadı. Bana göre bunlar tarihin sorumluluklarıdır.

4 Temmuz’da defnettik. O gece hem psikolojik hem de fiziksel olarak çok kötüleştim, sürekli kan kaybediyordum. Bebeği kaybetme ihtimali vardı. Bir yandan sokağa çıkma yasağı vardı, bir yandan da doktorlara güvenemiyordum.

O andan sonra tek odağım çocuğu kurtarmaktı. Kayınvalidem ve kayınbabam da “Derhal götürün” dedi. Ambulans bulmaya çalıştık, Ankara’dan arkadaşlar da uğraşıyordu. Ambulans veya helikopter bulmak çok zordu, yakın şehirlerden de gelmedi. En sonunda Sivas Devlet Hastanesi’nden, köylülerimizin aracılığıyla bir ambulans geldi. Devlet hastanesine ait olmasına rağmen parasını aldılar. Ücretini ödediğimiz bu ambulans, normalde 8 saatte gidilecek yolu 13 saatte gitti.

Hastanedeyken avukatlarla görüşerek cumhurbaşkanı, başbakan, başbakan yardımcısı ve genelkurmay başkanı hakkında “Neden seyirci kaldılar?” diye dava açılması fikrini ortaya attım. Bu süreçte Nesimi Çimen’in cenazesinin unutulduğunu da öğrendik. Cenazeleri almaya gelen uçaktaki bazı CHP’liler, hangi kravatın daha iyi fotoğraf vereceğini düşünürken, ölenlerin sayısını ve kim olduğunu tam olarak hesaplayamamış, uçağa hepsini alamamışlardı. Nesimi’nin cenazesi morgdaydı, Mazlum onu almak ve İstanbul’a götürmek zorunda kaldı.

Bu sadece bir siyasi partiye yönelik bir eleştiri değil. O uçağı onlar organize ettiği için söylüyorum ama sözüm bütün kurum temsilcilerine, Aziz Nesin’den Arif Sağ’a kadar herkese. Siz nasıl insanlarsınız? 33 kişi katledilmiş, köylerine götürülenlerin isimleri belli. Nesimi Çimen, kimilerinin “baba” dediği, kimilerinin “abi” dediği, kimilerinin “kardeşim” dediği bir adam; onun cenazesi eksik. Ve siz 5 Temmuz’da hala bunun farkında değilsiniz.

Sonunda 13 saatlik yolculukla Ankara’ya ulaştık. Hamile olduğum için uçağa almadılar. Oysa 4 gün önce aynı şirketle Ankara’ya gelmiştim. O gece Ankara’da kaldık. 6 Temmuz’da tekrar uçağa binmek istedik. “Havaalanındaki doktorun raporu lazım” dediler. Saatlerce doktor aradık, kimse yoktu. Bir güvenlik görevlisi, “Bu havaalanında hiç doktor olmadı” dedi. Sonunda zorla bindik ve Köln’e gittik.

Hastaneye yattım. Doktor, “Artık akli melekelerin yerinde değil” diyerek bebeği almak istediğini söyledi. Erken doğum bölümü olan başka bir hastaneye geçtim. İki doktoru ikna eden kardeşim, ambulansla beni aldı.

Yeni hastanede 4 hafta kaldım ve Ronî burada doğdu. Bu süre boyunca erken doğumda yapılması gerekenleri araştırdım. Kortizon tedavisi, oksijen çadırı riskleri gibi konularla uğraşıyordum. Aynı zamanda Türkiye’deki gelişmeleri takip etmek istiyor, ailem ise bana gazete getirilmesini engellemeye çalışıyordu.

Hastanede genç bir doktor terapi denemesi yaptı. Ben ağlıyordum, o da ağladı. “Keşke gitseydim, ya beraber ölseydik ya da hayatta kalsaydık” dedim. O ise “Şimdi böyle düşünüyorsunuz ama beş yıl sonra gitmediğiniz için memnun olacaksınız” dedi. Bu görüşmeden sonra bir daha psikolojik tedavi almadım.

Bir akşam annemlerdeydik. Sazının tellerini değiştirip çalıyordu. Sohbet çocuk isimlerine gelince, ben espriyle “Hep kız ismi düşünüyoruz, ya çocuk erkek olursa? Hasret bana baktı, “Çok güzel bir isim var aklımda” dedi. Annemle babam da merakla dinliyordu. “Ne?” dedim. “Ronî” dedi. Ronahî’nin kısaltması, anlamı “aydınlık”. Annem hemen “Çok güzelmiş” dedi, ben de çok beğendim.

Sonra çocuk doğunca, ben kendimde değildim. Doktorlar “Ne isim yazalım?” diye sormuş, annem “Ronî Hasret yazın” demiş. Hasret’i annem ekletmiş.

Sivas Katliamı’nda siyasi sorumluluğu olanlar hesap vermeli. Fikri Sağlar da dahil, herkesin bu konuda duruşu net olmalı. Başbakan yardımcısı İnönü ile Fikri Sağlar’ın o dönemki tavırları hala aklımızda soru işareti bırakıyor.

Ronî, babasını hiç tanıyamadı. Ronî şimdi babasını nasıl tanıyor?

Ronî’nin babasından bahsederken, hem kendi ailemden hem de babasının ailesinden küçük yaşlarda katliamdan mümkün olduğunca söz etmemelerini rica ettim. Ona bu konuyu, ancak aklı yetip anlayabilecek yaşa geldiğinde anlatmamız gerektiğini söyledim. Babasından bahsederken de ağlamadan konuşmalarını istedim. Çünkü o yükü zaten ömrü boyunca taşıyacak, çocukken en azından bu ağırlığı sürekli hissetmesin istedim.

Ronî, babasıyla gurur duyuyor. Ona Hasret’le ilgili bütün gerçekleri, görüntüleri, yakın dostlarının tanıklıklarını anlattık. Ancak katliama gelinen süreci, Türkiye’de yaşamamış bir kuşağın anlaması kolay değil. Avrupa’da büyüyünce faşizmin her yerde aynı zihniyetle işlediğini görebiliyor ama diri diri insan yakmanın 20. yüzyılda nasıl mümkün olduğunu kavramak yine de çok zor. Ronî, anneanne, babaanne, dedeler, müzisyen dostlardan her yıl başka bir detay öğreniyor. Babasını bir insan olarak tanımamış olmak zaten acı, ama üstüne böyle bir katliam eklenince duygusal kopuşlar da yaşıyor.

Artık 32 yaşında bakış açısı farklı. Ronî, özellikle aydın dediğimiz, bu durumu kavrayabilecek ve muhalefet edebilecek kesimlere çok kızgın. Çünkü o insanların çoğu sanatçıydı, babasının birlikte müzik yaptığı kişilerdi. Akarsu’nun türkülerini söyleyenler hala bu mirası tüketiyor, ama 2 Temmuz’larda ya da yılın diğer günlerinde bu eserleri seslendirirken Akarsu’nun adını anmıyorlar. Bu, hem emeğe nankörlük hem de o şekilde katledilmiş insanlara ihanet diyor.

 

30 yılı aşkın süredir sürdürdüğünüz adalet mücadelesi hem bireysel hem de toplumsal bir iz taşıyor. Bu mücadelede sizi ayakta tutan neydi?

En zor günlerimde bile ayağa kalkmamı sağlayan hep Ronî oldu. Çünkü onu okula hazırlamam gerekiyordu, ya da başka bir şey olmasa bile onun için kalkmam lazımdı. İlk üç yıl anneanne ve dedesiyle yaşadık. O zamanlar monitöre bağlıydı. Sonra yalnız yaşamaya başladık ama yakınlarımız hep yanımızdaydı, yardım ettiler. Yine de onu büyütmek benim sorumluluğumdu. Buna ek olarak, babasının katillerinden hesap sormak gibi bir sorumluluğum vardı. Bu, ruhsal bir yükümlülüktü. Zaten 8 yaşında siyasileşmiş bir kuşağın insanıydım, kendime karşı da sorumluluğum vardı. O hesabı sormadan nefes almaya devam edemezdim.

Türkiye’deki aileler bazı şeylere cesaret edemeyebilirdi ama ben burada olduğum için avantajlıydım. Hem maddi hem de siyasi açıdan daha fazla imkana sahiptim. Bu yüzden daha çok cesaret etmem gerekiyordu. Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı hakkında dava açmak istemem de, başka kurumları harekete geçirmeye çalışmam da bundandı.

 

 

Madımak Katliamı’nı gerçekleştiren faillerden biriyle bir gün sokakta, günlük hayatın içinde karşılaşsanız…

Karşılaştım ve o ortamı terk ettim. O kişi benim kim olduğumu bilmiyordu ama ben onun kim olduğunu anladım ve ayrıldım.

O dönem Köln’de Volkshochschule’de çalışıyordum. Haftada iki gün seviye tespit testleri yapıyordum. Randevusuz gelenler oluyordu; bazen yüz, bazen yüz elli kişi. Kuyrukta bekleyenlere önce yazılı test veriyor, yarım saat sonra da sözlü görüşme yapıyorduk. Biraz Almanca bilenleri uygun sınıfa, hiç bilmeyenleri başlangıç seviyesine yönlendiriyorduk.

Bir gün, ismi tanıdık gelen biri geldi. Önce çıkaramadım; sabah derse girmiş, öğleden sonra bu testleri yapmaya başlamıştım. Zihnim yorgundu. Kendisiyle konuşurken, nereden tanıdığımı hatırlamaya çalışıyordum. Yanında bir tercüman vardı. Almanca bilip bilmediğini sordum. Tercüman “Biraz öğrenmiş olabilir, camide” dedi. “Nasıl bir cami?” diye sordum. Mülteci mi, iltica başvurusu mu diye merak ettim. “Yok” dedi, “özel bir durumdan dolayı oturmalı avukat.” Ardından Türkiye ile Almanya arasındaki 1957 tarihli bir anlaşmadan, paragraf numarasından, “askeri rejim, izinsiz gösteri” gibi ifadelerden bahsetti.

O anda, zihnimde fotoğraflar birleşti. Kimi gördüğümü anladım. Yan masada oturan, engelli bir Alman öğretmen arkadaş vardı. Ona “Benim acilen kalkmam lazım, burayı devralır mısın?” dedim. Tercümana da “Müdürle konuşmam gereken acil bir konu var” dedim. Müdürüme gidip durumu anlattım. O da “Çantanı al git, bugün burada kalma” dedi. Kayıt yapılmamasını, kursların dolu olduğu söylenmesini istedi.

Ama bu bana çözüm gibi gelmedi. Yanlış düşünüyor olabilirim diye, Şenal ablayı aradım. İsmi ve doğum tarihini verdim, “Dosyada var mı?” diye sordum. “Var” dedi. “Şu anda bizim binada, kurs kaydı için oturuyor” dedim. Kısa bir sessizlikten sonra, “Ne yapmayı düşünüyorsun?” dedi. “Bir şey yapmayacağım, öğretmen arkadaşıma bıraktım, müdürüme danıştım” dedim.

O andaki duygum şoktu. Sonra yerini, hissizlik diyebileceğim bir duruma bıraktı. Kendimden çok, onun kafasından ne geçtiğini düşündüm. Nasıl bir zihinsel haldir ki, o yürüyüşe katılır, o olaylara karışır? Hiçbir şey yapmadan oradan ayrıldım.

Başıma ne gelirse gelsin, beni Han’a götüreceksiniz” demişti. Hasret’in cenazesini Han mezrasına, babaannesinin yanına defnettik.  Son isteğini yerine getirdik.

Hasret’in hayatı zamanla sahnelere, belgesellere, oyunlara ve anma etkinliklerine taşındı. Sizce bu tür çalışmalar onun mirasını yaşatmada ne kadar etkili?

Hasret’le ya da Sivas Katliamı’yla ilgili pek çok müzik eseri yapıldı. Ancak izlediğim ve dinlediğim kadarıyla bunların önemli bir kısmı ucuz, arabesk ve ajitasyon dolu. Ne metnin altındaki anlamı yansıtıyorlar, ne resmi çizenin derdini, ne akan suyu, ne de Hasret’i ifade edebiliyorlar.

Yüzlerce, binlerce eseri derlemiş, yazmış, arşivine katmış bir adamı, ucuz dizelerle anacağınıza ya da popülist bir şekilde “Sivas, Sivas” diye haykıracağınıza, hiç yapmamanız daha iyi. Ben böyle düşünüyorum.

Mesela Alaaddin Uslu’nun sözleri ve bestesi, Edip Akbayram’ın seslendirdiği Sivas’ın Türküler Yanmaz eserini çok beğenirim. Çünkü edebi olarak da, müzikal olarak da bir değeri vardır.

Buna karşılık, “Kızılırmak boylarında bir şehir, 37 gülün yolundu” gibi dizeler bana çok ucuz gelir. Melodisi de özgün değil, bilinen bir eserin değiştirilmiş hali. Üstelik “37 gül” ifadesi de sorunlu çünkü iki kişi saldırgan, onları da güllerin arasına katmış oluyorsunuz. Ayrıca “Kızılırmak boylarında bir şehir” demek muğlak; adını koyun, Sivas deyin. Çünkü 50 yıl sonra bu eseri dinleyen biri, neyi, nereyi kastettiğinizi açıkça anlayabilmeli.

Sivas olayları” demek, bu gerçeği çarpıtmaktır. Belgeselde Arif Sağ’la röportaj yapılırken, kameranın arkasından “Sivas olaylarında siz de oradaydınız” deniyor. O cümle orada kaldığında, altına “Alevi Birlikleri Konfederasyonu” yazıldığında, 50 yıl sonra bile biri çıkıp “Aleviler de ‘olay’ diyor” diyecek. “Katliam” diyenleri ise “Yahudi zihniyetiyle Almanya’dan ithal etmek”le suçlayacaklar. Nitekim o yıllarda Ali Bulaç ve sözde bir Alevi dedesinin katıldığı TRT yayınında Sivas katliamı tartışılırken aynen bu söylendi. Bulaç, “Bu, Almanya’dakilerin istediği Madımak Otel’in müze olma isteğine ilişkin Yahudi mantığıdır” dedi. Burada direk beni hedef aldı.

Bundan önce de TRT’de Mümtazer Türköne ve Nazlı Ilıcak’ın sunduğu Faili Meçhul programında “Sivas olayları” işlendi. Oysa bu, faili meçhul değil. Faillerin fotoğrafları, video görüntüleri var. Bazıları içeride, bazıları “aranıyor” sözde. İnterpol’de kırmızı bültenle… Siz böyle bir olayı, 20. veya 30. yılında nasıl faili meçhul ilan edersiniz?

Elimizde ne var? Mahkeme tutanakları, belgeler, fotoğraflar… Ama hala bu gerçeği net biçimde anlatamıyoruz.

Benim adalet duygum ancak gerçek suçlular yargılandığında tatmin olur. Siyasi sorumlular hesap vermedikçe adalet olmaz.

Yayın Tarihi: 28/05/2026