PolitikART
Toplum-Politika

Geri dönen gerçeklik – Bumerang

PolitikART Özel
Eylem Özbuğanlı
Selçuk Tepeli’nin itiraz ettiği “Mandela yaratma” söylemi, benzetme özelindeki bir hatadan çok, tarihsel bir korkunun açıkça ifadesidir. Nelson Mandela da uzun yıllar boyunca “gayrimeşru” olarak tanımlanmış, hapse atılmış ve siyasal muhataplığı reddedilmiş bir liderdir. Onu tarihsel figür yapan şeylerden biri çatışma sonrası kurucu rolüdür. Kemalist tedrisat aklının “Mandela yaratma” itirazı, tekil bir gazetecilik çıkışı olmaktan çok Türkiye’de belirli bir siyasal terbiyenin otomatik refleksidir.

“Tarihin sürekliliği yoktur; bastırılmış olan, en beklenmedik anda geri döner.”

                                                                       Walter Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine


Bu yazı birazdan bahsedeceğim refleksinin kendisini -ne söylediğinden çok, neden böyle söylediğini- anlamaya yönelik bir deneme olarak okunmalıdır. Bugün izlediğim ana haber bülteninde, (04.02.2026, Now TV, Selçuk Tepeli) Bahçeli’nin dün yaptığı açıklamayı yeniden gündeme getirip ardından “Öcalan tarihin çöplüğüne gönderilmelidir, ondan bir Mandela yaratma çabasını bırakın” dendi. Tepeli’nin ifadesinden anlayacağımız odur ki, Öcalan hakkında konuşmanın kendisi sürekli yanıp sönen kırmızı bir alarm gibi. Bu alarm şu refleksle çalışır: “Anılıyorsa, meşrulaştırma vardır.”

Oysa siyasal analiz, etik refleksle değil gerçeklik testiyle yapılır. Bir aktörün kimilerince “gayrimeşru” olması, onun dile getirdiği tezlerin otomatik olarak yanlış olduğu anlamına gelmez. Aksi hâlde siyaset, ahlaki bir slogan üretimine indirgenmiş olur. Tarihsel ve siyasal düşünce ise tam da bu indirgemeye direndiği ölçüde anlam kazanır. Bu nedenle Öcalan’ın 1990’lardan itibaren ortaya koyduğu çözümlemelerin, Orta Doğu’nun somut gelişmeleriyle hangi noktalarda örtüştüğünü incelemek isterim naçizane.

Öcalan’ın 1990’ların ortasından itibaren –özellikle uluslararası komplodan sonra– geliştirdiği düşünsel çerçeve üç ana eksende toplanır: 1) Ulus-devlet modelinin Orta Doğu’da kriz üretici olduğu. 2) Kürt meselesinin yalnızca bir “etnik sorun” değil, bölgesel bir yönetim krizi olduğu. 3) Silahlı çatışmanın tarihsel olarak tıkanma ürettiği ve siyasal çözüme evrilmek zorunda olduğu.

Öcalan’ın erken dönemden itibaren dile getirdiği temel iddia şudur: Orta Doğu’da ithal ulus-devlet modeli, toplumsal dokuyla uyumsuzdur ve süreklilik arz eden krizler üretir. Bugün Irak, Suriye, Lübnan ve hatta Türkiye’de yaşanan siyasal istikrarsızlıklar, bu tespitin yalnızca teorik olmadığını göstermektedir.

Bu tezler, İmralı savunmalarında (1999–2004), daha sonra yayımlanan Bir Halkı Savunmak, Demokratik Uygarlık Manifestosu adlı kitaplarda ve avukatları aracılığıyla kamuoyuna yansıyan mektuplarda sistematik biçimde dile getirilmiştir. Özellikle dikkat çekici olan, bu metinlerde bağımsız devlet hedefinin terk edilmesi ve yerine “demokratik siyaset”, “yerel özerklik” ve “çoğulcu birlik” kavramlarının ikame edilmesidir. Bu yönelim, ulus-devlet merkezli anlayışın tarihsel sınırına işaret eden bir pozisyon üretimidir.

Öcalan’ın erken dönemden itibaren dile getirdiği temel iddia şudur: Orta Doğu’da ithal ulus-devlet modeli, toplumsal dokuyla uyumsuzdur ve süreklilik arz eden krizler üretir. Bugün Irak, Suriye, Lübnan ve hatta Türkiye’de yaşanan siyasal istikrarsızlıklar, bu tespitin yalnızca teorik olmadığını göstermektedir. Arap Baharı sonrası çöken devlet yapıları, merkezî egemenliğin fiilen parçalanması ve yerel güçlerin öne çıkması, bu krizin somut göstergeleridir. Bu teşhis “artık” ana akım akademik literatürde de kabul görmektedir.

1990’larda Kürt meselesi Türkiye’nin “iç güvenlik sorunu” olarak ele alınırken, Kürt Halk Önderi Öcalan’ın metinlerinde bunun Irak, Suriye ve İran’la bağlantılı tarihsel bir mesele olduğu ısrarla vurgulanmıştır. Bugün Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin fiilî varlığı, Suriye’de Kürtlerin siyasal aktör hâline gelmesi ve bölgesel güçlerin bu alanı doğrudan müzakere konusu yapması, bu tespitin gerçekleştiğini göstermektedir. Bu durum tamamen olgunun kendisiyle ilgilidir.

Öcalan’ın uluslararası komplodan sonra en çok vurguladığı noktalardan biri, silahlı çatışmanın stratejik sınırına ulaştığı tezidir. 2013–2015 çözüm sürecinde devletin Öcalan’la yürüttüğü görüşmeler, bu tespitin yalnızca tek taraflı bir görüş olmadığını göstermektedir. İronik olan şudur: Bugün yüksek sesle reddedilen birçok öneri, geçmişte devletin kendisi tarafından masaya yatırılmıştır zaten.

Kemalist tedrisat, devleti tarihin öznesi, toplumu ise bu öznenin nesnesi olarak kurgular. Bu çerçevede tarih; çatışmaların ve kırılmaların alanı olarak değil, düşünsel bağlamını bizzat Kemalist tedrisatın kurduğu ve çizdiği sınırlar içinde süreklilik kazanan bir anlatı olarak sunulur. Bu anlatıda tarihsel ve siyasal aktörler anbean kriminalize edilir.

Gelelim, Selçuk Tepeli’nin itiraz ettiği “Mandela yaratma” söylemi, benzetme özelindeki bir hatadan çok, tarihsel bir korkunun açıkça ifadesidir. Nelson Mandela da uzun yıllar boyunca “gayrimeşru” olarak tanımlanmış, hapse atılmış ve siyasal muhataplığı reddedilmiş bir liderdir. Onu tarihsel figür yapan şeylerden biri çatışma sonrası kurucu rolüdür. Kemalist tedrisat aklının “Mandela yaratma” itirazı, tekil bir gazetecilik çıkışı olmaktan çok Türkiye’de belirli bir siyasal terbiyenin otomatik refleksidir. Bu refleks, kişisel kanaatten ziyade, bu aklın güncel tekrarını temsil etmektedir ve temel özelliği şudur: Siyasal sorunları tarihsel bağlamlarıyla değil, meşruiyet etiketleriyle okumak.  Bir aktör kodlandıysa, onun dile getirdiği her söz, önerdiği her çerçeve ve işaret ettiği her kriz, peşinen tartışma dışına itilir. Böylece analiz, yerini ahlaki pozisyon almaya bırakır ve onu konuşulamaz hâle getirir.

Kemalist tedrisat, devleti tarihin öznesi, toplumu ise bu öznenin nesnesi olarak kurgular. Bu çerçevede tarih; çatışmaların ve kırılmaların alanı olarak değil, düşünsel bağlamını bizzat Kemalist tedrisatın kurduğu ve çizdiği sınırlar içinde süreklilik kazanan bir anlatı olarak sunulur. Bu anlatıda tarihsel ve siyasal aktörler anbean kriminalize edilir; siyasal gerçeklik ise pedagojik bir disiplin aracılığıyla terbiye edilir. Tepeli’nin “itirazında” görülen tam da budur: Bir tarihsel figürü anlamaya çalışmak değil, onu ait olduğu yere “tarihin çöplüğüne” göndermek.

Ancak burada gözden kaçırılan nokta tarih, çöplük metaforuyla ilerlemediğidir. Bu akıl, bir aktörün dönüşüm ihtimalini kabul ettiğinde, kendi sabit meşruiyet haritasının da dönüşebileceğini fark eder. Asıl tehdit, Öcalan’ın kim olduğu değil; tarihin lineer, temiz ve kontrol edilebilir olmadığı gerçeğidir. Bu yüzden “Mandela” söylemi, bir analitik itirazdan çok, bir savunma mekanizmasıdır. Yani, bastırılan olasılığa karşı verilen refleksif bir alarm. Devletin fiilen muhatap aldığı, müzakere yürüttüğü ve siyasal çözüm aradığı bir aktörün yalnızca “herhangi bir etiket” olarak konuşulması, bastırma tarihinin sürekliliğini gösterir.

Walter Benjamin’in işaret ettiği gibi, bastırılan tarih geri döner; ama genellikle onu bastıranların istediği biçimde değil.

 

Yayın Tarihi: 07/02/2026