Bu kitap Kürtçe yazıldıysa, neden çeviri olduğuna dair bir şey yok. Eğer hem Kürtçe hem de Türkçe yazıldıysa, anadile dönüşü tam olarak nerede? Ki Türkçe yazmayı bırakıp, Kürtçe yazmaya devam ettiğini kendisi söylüyor. En azından birkaç ay bu kitap Türkçe basılmasaydı ne olurdu?
Kendinize ait olmayan bir dilde yazmanın bazı zorlukları vardır. Bu öncelikle ruhsal olarak baş gösterir. Anadilinizle aranızda bir engel varken başka bir dile hâkim olmak içten içe bir şeylerin hakimiyetini kaybettiğinizi hatırlatır. Dilin kaybı, ülkesizleşmektir. Dil, düşünmeyle gelişir ve dil geliştikçe düşünce yapısı da gelişir. Agota Kristof sonradan öğrendiği ve metinlerini yazdığı Fransızcayı düşman dili olarak niteler. Bunun birçok sebebi vardır. Kendisini dayatması ve anadilini yasaklaması en başlıca nedenlerdendir. Anadilini konuşman, hâkim olan dil için bir sorun yaratıyorsa bu senin varlığınla alakalı bir sorundur. Fransızca için, bu dil yavaş yavaş anadilimi öldürüyor[1], der Kristof. Dilini konuşamayan bir halkın tarihi de yoktur. Acılarını dinletemez. Çünkü “Bir dilin ruhu aynı zamanda bir milletin edebiyatının da ruhudur.”[2] Anadilini yasaklayan, konuşması önünde engel olan sisteme karşı düşman dilinde yazarak karşı koymak anlaşılmayacak bir durum değil. Dilimi konuşamıyorsam, susarım, demek bir çıkış yolu yaratmaz. Dilini konuşamıyorsan, başka bir dilde bunu anlatmak zorunluluğu doğar. Düşman olan dilin kendisi, kelimeler değildir. Düşman olan dili zorbalık için kullanan ağızlardır.
Hayatın hakikatlerini göz ardı ettiğimizde ancak birbirimizin kulağına fısıldayan konumda kalabiliyoruz. Peki fısıldamaların bir çığlığa dönüşmesi ancak düşman dil üzerinden mi mümkündür? Değildir, ama önce yan komşunuz sizi anlasın istersiniz.
Yaşar Kemal’in Türkçe yazması ama Kürtlerin acılarından ve coğrafyasından bahsetmesi, Kürt destan ve masallarıyla metnini zenginleştirmesi, dengbêj kültüründen faydalanması buna örnektir. Eğitim dili olmayan ve üzerinde her türlü baskının meşru olduğu bir zamanda Türkçe yazmak derdini anlatmak, tanıtmak için daha kolay bir seçenekti. Metinlerinin tanınması, Kürtçe yazmasından daha mı önemliydi? Hayır. Ancak şart ve koşullar göz önüne alındığında, var olan baskıyı aşmanın, yaşananları anlatmanın, duyurmanın bir yolu olmalı. Yazmamak olanaksızdır, çünkü ulusal bilinç, ister belirsiz olsun ister baskı altında, zorunlu olarak edebiyattan geçer.[3] Bugün Yaşar Kemal’in yazdıklarını Kürt olmasından, Kürt hikâyelerini canlandırmasından bağımsız tutabilir miyiz? Yılmaz Güney’in ortaya koyduklarının yine Kurdistani bir histen kopuk olduğunu savunabilir miyiz? Ortaya çok fazla Kürtçe nitelikli eserin çıkmaması veya Kürt yazarların Türkçe yazması dilin zayıflığından değil uzun yıllardır eğitim dili olmamasından kaynaklanıyor. Özgür bir ortamda olmayan bir dil kan kaybeder. Motivasyonu daha düşüktür. Yazdığınız metni okutacak insan bulmak zorlaşır. Daha çok kişiye ulaşmak istiyorsanız, anlatınızı sadece baskıya uğrayan dille sınırlamak kendi kabuğunun içerisinde kalmak demektir. Ki var olan koşullar bunu yapmanıza izin vermez. Hayatın hakikatlerini göz ardı ettiğimizde ancak birbirimizin kulağına fısıldayan konumda kalabiliyoruz. Peki fısıldamaların bir çığlığa dönüşmesi ancak düşman dil üzerinden mi mümkündür? Değildir, ama önce yan komşunuz sizi anlasın istersiniz.
Başka bir dilde konuşmak, yazmak bir zaman sonra yetersiz kalacaktır. Başka bir dilde konuşmak, yazmak, yaşamak size ait olmayan bir hayatı zorla sürdürmeye benzer. Komşunuza kendinizi anlattıktan sonra o size, sizin dilinizde “merhaba” dahi diyemiyorsa, bu komşuluğu sürdürmenin pek bir anlamı kalmaz. Siz de artık ona onun dilinde selam vermek zorunda değilsinizdir. Hiç zorunda kalmamanız gerekirdi.
Kürtçe adıyla Evîndarên Franz K. yazılmaya Türkçe başlanıp, Kürtçe devam edilen bir roman. Kendisi bunu dile getiriyor ve asıl orada Kürtçe yazmaya tam anlamıyla karar verdiğini belirtiyor. O zaman Kürtlerin acılarını değil, dillerini görmelerini arzuladığını dile getirmiş olması bir bakımdan boşlukta kalıyor.
Bu bir çıkmazdır. Dil sorunu yüzyıllardır süren, egemenlerin azınlıklar üzerinde hakimiyet kurmak için ilk başvurdukları yöntemlerden biridir. Dilini yasaklamak, kendi dilini dayatmak. Ne umabiliriz o halde?
Burhan Sönmez 50 dile çevrilen bir yazar olarak artık kitapları çevrildiğinde “Kürtçeden çeviri” yazmasını istediğini söylüyor bir röportajında. Türkçe romanlarında Kürtlerin acılarını anlattığı için romanlarının çevrildiği ülkelerde insanların Sönmez’e Kürtlerin acılarını sorduğunu lâkin artık Kürtlerin acılarını değil, dillerini görmelerini arzuladığını dile getiriyor. Çünkü diye devam ediyor, biz sadece yarası olan insanlar değiliz aynı zamanda da yaratıcıyız, bunu dünyaya göstermeliyiz. Bunları dinleyince bu dileği çok yerinde ve anlamlı buldum. Kürtçe hâlâ bazı zorbalık ve engellemelere maruz kalmasına rağmen kendi gücünü, zenginliğini kanıtlayan ve kendine alan açan bir dil. Tüm olumsuzluklar karşısında hâlâ canlı ve gelişiyor. Lâkin dilin gelişmesi, kendine alan yaratması sorunların çözüldüğü anlamına gelmez.

Kürtçe, Kürtlerin derdini anlatmak yerine önceliğini nereye verecek? Kürtlerin acıları, Kürtçe okuma ve yazma konusunda gelişme kaydedince bir anda yok mu oldu? Hayır. Bu, sadece Kürtlerin dertlerine odaklı bir edebiyatı dayatmak değil. Elbette Kürtçe metinler çok farklı kurgulara da yer verecek, kendini değiştirip, dönüştürüp geliştirecek. Bir dilin sorunu, edebiyatın, toplumun sorunudur. Bütün olarak bakmak, ele almak gerekiyor. Almanca yazan Kafka yazdığı metinlerde bu toplumsal sorunları ele almıyor muydu? Yabancılaşmaya karşı duruşunu anlattıkları üzerinden gösteriyordu.
İlk Kürtçe Romanında kendisi gibi anadilinde yazamamış bir yazar olan Kafka’yı seçmesi önemlidir. İhaneti Brod üzerinden dile getirmesi bize neyi anlatır? Burada yine dil sorunu ortaya çıkar.
Ancak Burhan Sönmez ilk Kürtçe kitabıyla, anadiline dönüş yaptığını bizlere söylerken, eylemleri neyi söylüyor? Anadiliyle yazarak Kürtçe edebiyata, tarihe, yurda sahip mi çıkıyor? Tanınmış bir yazar olarak, Kürtçeyi uluslararası bir alana mı taşıyor? Kürtçe adıyla Evîndarên Franz K. yazılmaya Türkçe başlanıp, Kürtçe devam edilen bir roman. Kendisi bunu dile getiriyor ve asıl orada Kürtçe yazmaya tam anlamıyla karar verdiğini belirtiyor. O zaman Kürtlerin acılarını değil, dillerini görmelerini arzuladığını dile getirmiş olması bir bakımdan boşlukta kalıyor. Türkçe başladığı bu kitabı yazarken, Kürtçenin zenginliğini ortaya koymayı amaçlamıyordu sanırım. Kitap çıktıktan ve artık kitaplarında “Kürtçeden Çeviri” yazısını görmek istediğini söyledikten bir hafta sonra aynı kitap Türkçe olarak yayınlandı. Künyede “Kürtçeden Çeviren” ibaresi yoktu. Kitap “Türkçe Edebiyat” olarak belirtilmişti. Bu da Sönmez’in, insanların Kürtlerin dilini, yaratıcılığını görme kaygısını taşımadığını gösteriyor. Bu kitap Kürtçe yazıldıysa, neden çeviri olduğuna dair bir şey yok. Eğer hem Kürtçe hem de Türkçe yazıldıysa, anadile dönüşü tam olarak nerede? Ki Türkçe yazmayı bırakıp, Kürtçe yazmaya devam ettiğini kendisi söylüyor. En azından birkaç ay bu kitap Türkçe basılmasaydı ne olurdu? Bu romanın Kürtçesi daha çok kişiye ulaşabilir, Türk okurlarını da Kürtçe edebiyat üzerine düşünmeye sevk edebilirdi. Çünkü komşularımıza kendimizi anlatmamız gerekmiyor artık, komşularımızın bizi anlamak için çaba göstermesi gerekiyor. Ancak şu an ki durumda Kürtçe baskısı sadece bir reklam aracına dönüştü. Peki Sönmez, neden bir hafta içinde anadile dönüş, “Kürtçeden çeviri” gibi söylemleri unuttu ya da unuttu mu? Franz K’nın Âşıkları neden Kürt değil? Burada söylemek istediğim metnin içindeki karakterlerin Kürt olup olmamasıyla alakalı bir durum da değil. Kitabın Kürtçe yazılmış olmasına dair yarattığı şüphedir. Bir milletin edebiyat ruhunu, Kürtçeyi sadece reklam aracı olarak kullanmasıdır. Metnin ruhunun Kürtçeden koparılmasıdır.
İlk Kürtçe Romanında kendisi gibi anadilinde yazamamış bir yazar olan Kafka’yı seçmesi önemlidir. İhaneti Brod üzerinden dile getirmesi bize neyi anlatır? Burada yine dil sorunu ortaya çıkar. Romanın sadece Brod’un Kafka’nın metinlerini yayınlamış olmasını konu etmesi bize gösterilense, asıl amaç Kafka’nın anadilinde yazmadığı bu metinlerin yok edilme arzusu olamaz mı? Romanda bir dergi üzerinden örgütlenen bir grubun yaptığı “Max Brod bedel ödemeli mi?” anketi, 1946’da Action dergisinin yapmış olduğu “Kafka’yı yakmalı mıyız?” anketine bir göndermedir. Belki de kendisini Franz K. Aşığı olarak tanımlayan Ferdy’nin derdi Franz Kafka’ya ihanet eden Brod değil, bu metinlerin gün yüzüne çıkmış olmasıdır. Ferdy’nin kendisi de kimliği oturmamış bir karakterdir. Türklük ve Almanlık arasında bocalar.
Ferdy’nin Brod yerine “yanlışlıkla” Ernst Fischer’i öldürmesi gözden kaçırabileceğimiz bir eylem değil. Franz Kafka üzerine yazmış ve onu incelemiş birinin romanda öldürülmesi, Kafka’yla alakalı bir şeyler ortaya koyan herkesin tehlike de olduğunu mu söyler? Goldstücker şunları söyler: “Ernst Fischer’i ve beni, işçi sınıfının simgesi olan Goethe’nin Faust’unu sosyalist insanların zihninden kovarak, yerine, Kafka’nın hüzün verici kahramanını, bokböceğine dönüşen Gregor Samsa’yı koymak istemekle suçluyorlardı.”[4]
Mekânın mahkeme salonu olması Dava romanına bir göndermedir. Çünkü burada da dava belirsizdir. Taşlar yerine oturdukça, duvar yıkılır. Taşların yerine oturması, sağlam bir temeli olduğu anlamına gelmez. Diyaloglar üzerine kurulu bu romanın bizi şaşırtacak, içine çekecek bir kurgusu yok. Burhan Sönmez’in diğer romanlarının yanında çok sıradan kalıyor bu metin.
Bu sefer davalı değil, hâkim ve savcı tüm yaşananlara yabancıdır. Ferdy’nin anne ve babasının Nazi üyesi olmalarının romandaki tek işlevi davalının üzerindeki şüpheyi arttırmaktır. Ferdy’nin söylemlerindeki belirsizlik, yersiz bir özgüvenin dışavurumudur. Verdiği cevaplar bunu gösterir. Net değildir. Kelime oyunlarına başvurarak her şeyi muğlaklaştırır. Oysa yaptığı eylemin anlaşılması için daha net ve güçlü ifadeler kullanması gerekmez mi? Karakterimiz kendi içinde bir kararsızlığı yaşar. Bu eylemin tek sebebi Brod’un Kafka’ya ihaneti olmadığı açıktır. Brod üzerinden Kafka öldürülmek istenir. Brod’un bedel ödemesi gerektiği üzerine yazılar yazıp, insanları azmettiren yine Brod’un kendisidir. Brod vicdanını rahatlatmak isterken, Ferdy kendi boşluktaki ruhunu bir davayla anlamlandırmak ister.
Yerinden yurdundan edilen ve anadilinde yazamamış bir yazar, onun eserlerini insanlara armağan eden bir dost, yeri yurdu olmayan, şehirler arasında savrulan bir katil, dile ve kendine yabancılaşma iç içe geçer.
Türkçe kitaplarındaki siyasallığını Kürtçede başka mesele üzerinden terk eder Sönmez. Bunu bize Kürtlerin yaratıcılığını göstermek için yazdığını söyleyip, Kürtçe yazmış olsa da, Deleuze ve Guattari’nin sorduğu gibi sorarsak, İnsan nasıl kendi öz dilinin göçebesi, göçmeni ve çingenesi olur?[5]
[1] Agota Kristof – Okumaz Yazmaz, Can Yayınları
[2] Gregory Jusdanis, Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür, Metis Yayınları
[3] Gilles Deleuze, Felix Guattari , Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin, Sel Yayıncılık
[4] Gilles Deleuze, Felix Guattari , Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin, Sel Yayıncılık
[5] Gilles Deleuze, Felix Guattari , Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin, Sel Yayıncılık
Yayın Tarihi: 11/07/2024